Uzayan yaşam süresinden ve aynı anda doğurganlığın azalmasından dolayı ülkemizi karşılanması gereken pek çok sosyal sorun beklemektedir. Kadın başına 2,1 çocuk stabil demografik gelişme için gerekliyken, bugün Türkiye’de doğurganlık 1,4’e gerilemiştir. Böylece sayıları sürekli artan yaşlılar karşılık sayıları giderek azalan gençler denk gelmektedir. Şimdilik geçmişten kalan “genç nüfus” mirası sebebiyle nüfusumuz hala AB ülkelerine kıyasla daha genç görünse de aradaki fark giderek kapanacaktır. Nüfus yapısındaki genç-yaşlı kuşak arasındaki tezatlık, 1960’lı ve 1970’li yılların “babyboomer” olarak literatürde anılan, bol çocuk doğuran kuşağın emekli olmasıyla daha belirgin hale gelecektir.
Yaşlanma sürecinde beynimiz, bilişsel ve motorik performansımız değişir. Hastalıklı olmayan “normal” yaşlanma süreçlerinde beynin yapısı ve fonksiyonları değişerek bilişsel ve motorik performansımızda da farklılaşma yaratmaktadır. Beynimiz bu değişimlere re-organizasyon tepkisi verir; böylece tipik randıman kayıplarını mümkün mertebe bu yolla dengeler.
Tıp alanındaki gelişmeler ve yaşam biçimlerinin değişmesi, insanların ileri yaşlara erişmesini mümkün kılmaktadır. Tabii bunun sağlık sistemi açısından çeşitli sonuçları olmaktadır. Örneğin ameliyat sayıları artmakta, yaşlı nüfusun sağlık durumuna etki etmekte ve bakım ihtiyacında artış olmaktadır.
Yaşlıların nüfusta sayısının ve oranının sürekli yükselmesi sebebiyle yaşlılara yönelik açık düşmanlığın da yayılacağı iddiası gerçekleşmemiştir. Fakat bu her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmemektedir. Evlerde, gözlerden uzak ortamlarda, bakımevlerinde yaşlılara yönelik ihmal, şiddet ve suiistimallerin olmadığını söyleyemeyiz. Çünkü bu alanda güvenilir araştırmalar yoktur. Biz, kontrol edilmemiş olan bir durumu kafamızda “yaşlıya saygı” kavramıyla çizdiğimiz tozpembe resimle hayal etmeye devam ettiğimiz sürece, durum hakkında kör, sağır ve dilsizi oynamaya devam edeceğiz.
Alzheimer hastası yaşlılar da hızla çoğalıyorlar. Bunların da kesin sayısını bilmiyoruz. Tahminlerden hareket ediyoruz. Bugün Türkiye’de 1 milyon demans hastası olduğunu ve bunların yüzde 60’nın Alzheimer hastası olduğunu tahmin ediyoruz. Bu tahmini bir milyon demans hastasının bakımını da en az bir milyon aile üyesi üstlenmiştir. Bazen bu hastaların bakımını aile fertleri aralarında paylaşmaktadır. Ailelerin bedensel, ruhsal, sosyal ve ekonomik durumları sarsılmaktadır.
“Yaşlıya saygı”, bazen sanki sadece bizim kültürümüzün bir özeliği gibi anlatılsa da gerçekte neredeyse bütün kültürlerde buna rastlıyoruz. Yaşlılara saygı duymak, İnsanlığın ahlaki bir değeridir ve nesilden nesile aktarılmaktadır. Bu ahlaki kültürel değere, doğu ve batı kültürlerinde ta arkaik dönemlerden beri rastlanmaktadır. Bunun az da olsa kanıtlarına rastlanmıştır.
Ancak bu eski geleneğin aksine özellikle modern toplumlarda yaşlılara yönelik, daha ziyade gizli veya dolaylı olumsuz tutum ve davranışlara rastlıyoruz. Eskiden yaşlı biri otobüse bindiğinde yer verenler, şimdi kafasını öbür tarafa çevirip, yaşlıyı görmezden geliyor. Bazı otobüs şoförlerinin yaşlı yolculara olumsuz davranışlarda bulunduğu kulağımıza daha sık gelmeye başladı. Öncelikle bu olumsuz davranışlara hasta ve gelir durumu iyi olmayan yaşlıların maruz kaldığını düşünüyoruz ama elimizde bunu doğrulayacak kanıtlar yetersiz. Çünkü yaşlılara yönelik ihmal, şiddet ve suistimal çevreden gizleniyor.
Her hâlükârda önümüzdeki yıllarda yaşlılık politikaları daha da önem kazanacaktır. Bunun tek nedeni “yaşlıya saygı” duyan bir kültürden geldiğimiz için olmayacaktır, aynı zamanda yaşlı seçmenlerin çoğalması politik aktörlerin gözünden kaçmayacak, yaşlı seçmenin gönlünü kazanacak sosyal politikalara belirgin bir yönelme olacaktır. Bu konuda başka ülkelerden pek çok örnek gösterilebilir. Türk toplumu da yaşlandıkça sosyal politikaları da buna uyum sağlamak zorunda kalacaktır.
Türkiye git gide tipik bir endüstri olma yolunda hızlı adımlar atıyor ama çok daha hızlı değişimler demografik yaşlanma alanında gerçekleşiyor. Yaşlılık sorunlarını çözmek amacıyla 2009 yılından beri ülkemizde “gerontolog” yetiştiriyoruz, ama onları yeterli sayıda istihdam etmiyor, yaşlıları uzmanına değil, uzman olmayanların eline ve insafına bırakıyoruz. Bu tutum, bana göre “yaşlıya saygı” iddiasını çürüten bir gerekçedir. Bunun üzerine düşünülmesinde yarar görüyorum. Belki sizler de benimle aynı sonuca varacaksınız. Tabii ki “aklın yolu” kesinlikle “bir değildir”. Tersini iddia edenlerin bunun temelini neye dayandırdığını bilmiyorum. Aklın yolu bir olsaydı, bu kadar anlaşmazlık olur muydu? Öte yandan herkeste akıl var mı, bunun da kesin cevabını veremeyiz.
Böyle buyuruyor gerontoloji ve gerontologlar, bizden söylemesi...