Tarihimizin hiçbir döneminde yaşam süresi günümüzdeki kadar uzun olmamıştı. Üstelik yaşlanma süreci, bu sürecin toplumsal yansımaları ve yaşlılık dönemini kendi istediğimiz gibi şekillendirme yolları hakkında da, hiç bu denli kapsamlı ve çok boyutlu bilgilere sahip olmamıştık.
Yaşamın belirli bir evresi olarak tanımlanan yaşlılığın başlangıç noktası, psikososyal dinamikler ve sosyolojik dönüşümler nedeniyle kesin sınırlarla belirlenememektedir. Gerontolojik çalışmalarda genellikle 60-65 yaş sınır olarak kabul edilmekle birlikte, yaşlılık dönemi; 65'ten 105 yaş ve üzerine kadar uzanan, heterojen ve kendi içinde farklı alt kategorilere ayrılan karmaşık bir süreçtir.
Yaşlılığın, sosyal bilimsel bir kategori olmaktan ziyade, psikolojik yansımaları bulunan biyolojik bir olgu olup olmadığı tartışmaya açılabilir. Bu indirgemeci yaklaşıma göre; sosyal sınıflar, tabakalar ve kültürel koşullar, yalnızca bireysel biyolojik ve psikolojik süreçleri modifiye eden dışsal unsurlar olarak görülür. Ülkemizde bu bakış açısı, sadece bazı hekim ve psikologlar tarafından değil, kendisini 'Gerontolog' olarak tanımlayan belirli çevrelerce de savunulmaktadır.
Ancak bizim gerontolojik-teorik yaklaşımımız, bu anlayışın tam karşısında yer alır: Temel varsayımımız, Türk toplumunun üretim, yönelim ve anlam sistemlerinin, toplumsal iş bölümü doğrultusunda farklı yaş gruplarına özgün roller biçtiği ve onları yapılandırdığı yönündedir.
Bu doğrultuda; cinsiyet ve yaş ekseninde ayrışan kadın, erkek, genç ve yaşlı gibi farklı gruplara toplumsal sistem içinde dinamik işlevler yüklenir. Sonuç olarak yaşlılık; biyolojik yatkınlıkların sosyal bir kurgusu olarak tezahür eder ve iki ana düzlemde şekillenir: ekonomik üretim süreçlerindeki konumlanış ile yaşam tarzlarını yöneten toplumsal model ve normlar.
Öte yandan, yaşlanmanın son derece dinamik ve çok boyutlu bir panoramasını sunmamıza olanak tanıyan unsurlar; bilimsel bulgular ile bu bulguların yorumlanıp uygulanmasını sağlayan gelişmiş teorik çerçevelerdir. Bu panoramada yaşlanma; biyolojik, psikolojik, sosyal ve toplumsal analiz düzeylerinin tümünde heterojen ve çeşitlilik barındıran bir süreç olarak tezahür eder. Dolayısıyla, yaşlanmanın hem bilimsel, hem de toplumsal düzlemdeki en büyük düşmanı, onu indirgemeci bir basitlik içinde kavrama arayışıdır.
Ne yazık ki bu 'basitlik arayışı', ülkemizdeki Gerontoloji camiasına da sirayet etmiştir. Türkiye'de Gerontolojinin tarihsel başlangıcındaki kurucu değerlerinden sapanlar, yaşlılık ve yaşlanma olgusuna hekimlerle aynı pencereden bakmaya başlamışlardır. Bu durum, disiplinin kendi analiz araçlarıyla açıklayamadığı veya açıklamakta yetersiz kaldığı karmaşık yaşlanma süreçlerini, tıbbi bir kolaycılıkla 'hastalık ve sağlık' dikotomisine indirgemesine yol açmıştır.
Gerontoloji, bu indirgemecilikle aslında kendi varlık nedenini ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden Gerontologlar, mesleğe yönelik ilgisizlikten şikâyet etmek yerine, disiplinin kurucu ayarlarına ve teorik temellerine geri dönmelidir.
Günümüzdeki en büyük meydan okuma; mevcut veriler ışığında yaşlanmanın deneyimsel bilgi, öğrenme yetisinin korunması ve sağlık kayıplarının önlenmesi gibi güçlü yönlerini vurgularken, süreci tüm çıplaklığıyla kabul edebilmektir. Nitekim günümüzde ve gelecekte çok daha fazla insanın ulaşacağı 'ileri yaşlılık', kayıp olasılıklarının arttığı ve yaşamın 'sınır durumlarıyla' yüzleşildiği bir evredir.
Savunduğumuz perspektiften bu gerçeklik; yaşlı bireyler için kuşaklar arası etkileşim, sivil katılım ve yaşlanan işgücünün desteklenmesi gibi en uygun gelişimsel yapıların inşasını toplumsal bir zorunluluk kılmaktadır.
Eş zamanlı olarak bu yaklaşım, yaşlılığın getirdiği çok yönlü psikolojik ve bedensel kırılganlıklara karşı (örneğin bakım evlerindeki demans hastalarının yaşam kalitesini artırmak gibi) kurumsal ve toplumsal bir sorumluluk bilincini de beraberinde getirir.
Türkiye'de yaşlanma politikaları ile Gerontoloji arasındaki ilişki öteden beri gerilimli olmuştur. Günümüzde, uzmanlaşma ve teorik ilerlemeler sayesinde bu gerilimlerin çoktan aşılmış olması gerekirdi; fakat sorun hâlâ varlığını korumaktadır. Bunun temel sebebi, sosyal politika ile Gerontoloji entegrasyonunun, ortak ve sağlam bir teorik zemine oturtulamamış olmasıdır. Ve biz Gerontologlara düşen görev, bizden beklenen iş bu entegrasyonu, sağlam bir teorik zemine oturtmak için, kolları sıvamaktır…
Böyle düşünüyor Gerontoloji. Bizden söylemesi...