Vicdanımla ilk tanışmam, bir bayram gününe rastlar. Ortaokula yeni başlamıştım; kızlara ilgim de yeni yeni uyanıyordu. Komşumuz Emine Hanım’ın iki kızı vardı ve biri bana ilgi duyuyordu. Bunu vesile ederek kızları apartmanımızın karşısındaki pastaneye davet ettim. Çaylar, pastalar geldi; gülüşüyor, konuşuyor, şakalaşıyorduk. Bir ara gözüm pastanenin kocaman camına takıldı. Beş-altı yaşlarında bir çocuk, burnunu cama yapıştırmış, masamızdaki pastalara gözlerini dikmiş, dudaklarını yalıyordu. O an içim cız etti. Hemen çocuğa doğru yürüdüm. Ancak geldiğimi görünce, kendisini azarlayacağımı zannedip kaçmaya başladı. Arkasından koştum, onu masamıza davet edecektim ama yetişemedim.
Aradan 50 yıldan fazla süre geçti... Ben o günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum. İçim hâlâ o günkü gibi sızlıyor, kendimi suçlu hissediyorum. O çocuk kim bilir şimdi nerede? Hayatta mı acaba? Yaşıyorsa, hayatı nasıl geçti? O beni çoktan unutmuştur kuşkusuz ama ben, onun o cama dayanan masum yüzünü hiç unutamadım.
“Bütün şehirlerden insanlar bir araya gelip etrafına toplandığında, onlara şu benzetmeyi anlattı: Bir çiftçi tohum ekmek için tarlaya çıktı. Tohumların çoğunu ektiğinde, bir kısmı yol kenarına düştü; ayaklar altında çiğnendi ve kuşlar yedi; bir kısmı kayalara düştü ve filizlendiğinde nem eksikliğinden kurudu; bir kısmı da dikenlerin arasına düştü ve dikenler tohumla birlikte büyüyerek onu boğdu. Bir kısmı da verimli toprağa düştü, filizlendi ve yüz kat meyve verdi. Hz. İsa bunu söyledikten sonra şöyle seslendi: “Kulakları olan işitsin!”
Havarileri ona bu benzetmenin ne anlama geldiğini sordular. Şöyle dedi: “Size Tanrı'nın krallığının sırlarını bilme yeteneği verilmiştir. Ama diğerlerine yalnızca benzetmelerle konuşuyor; çünkü onlar görecekler, ama duymayacaklar ve anlamayacaklar. Bu benzetmenin anlamı şudur: Tohum, Tanrı'nın sözüdür. Tohum, sözü işitenlerin arasına düşmüştür; fakat kalpleri şeytan tarafından parçalandığı için inanmazlar ve kurtulmazlar. Tohum, sözü işittiklerinde sevinçle kabul edenlerin arasına, kayalıkların üzerine düştü; fakat kök salmadılar. Onlar bir süre inanırlar, fakat imtihan zamanında yüz çevirirler. Tohum, sözü işitenlerin arasına, dikenlerin arasına düştü; fakat daha sonra hayatın kaygıları, zenginlikleri ve zevkleriyle boğulup giderler.
Bu yüzden meyveleri olgunlaşmaz. Tohum iyi toprağa, sözü iyi ve samimi bir yürekle dinleyen, ona sıkıca bağlı kalan ve azimle meyve verenlerin ellerine düştü” (Müjdeci Luka, M.S. 80; Hıristiyanlıkta Yeni Ahit'teki 4 kanonik İncil'den birini kaleme alan, Antakyalı olduğu bilinen hekim ve havari Paul’un takipçisidir).
“Bir insanın değerini belirleyen, sahip olduğuna inandığı hakikat değil, gerçeği ortaya çıkarmak için gösterdiği samimi çabadır. Zira onun gücü, sahip olmakla değil, hakikatin peşinde koşmakla artar; onun sürekli artan mükemmelliği de yalnızca bunda yatmaktadır. Sahip olunan şeyler insanı sakin, tembel ve gururlu yapar.” (Gothold Ephraim Lessing, “Suche nach der Wahrheit”, 1778).
“Bir felsefe profesörü Bay K.'ye gelip ona bilgeliğinden bahsetti. Bir süre sonra Bay K. ona, "Rahatsız edici oturuyorsun, rahatsız edici konuşuyorsun, rahatsız edici düşünüyorsun" dedi. Felsefe profesörü sinirlenerek, "Benim hakkımda değil, söylediklerimin içeriği hakkında bilgi edinmek istedim" dedi. Bay K. ise, "İçeriği yok," dedi. "Sakarca yürüdüğünü görüyorum ve yürürken ulaştığın bir hedef yok. Anlaşılmaz konuşuyorsun ve konuşurken netlik yaratmıyorsun. Tavrını görünce hedefinle ilgilenmiyorum" (Bertolt Brecht, “Bilgenin Bilgeliği Tavrındadır”, 1930).
“Ondan kendilerine gerçeği anlatmasını istediler. Şöminenin önünde duran kütüğü alıp, ‘Dün ağaçtı, bugün odun parçası, yarın kül olacak. Gerçek bu’ dedi. Kütüğü ateşe attı ve ızgaranın altından, çoktan soğumuş külleri kazıyarak, siyah, toz halindeki külleri kabul etmekte tereddüt eden soru sorana uzattı.
‘Dünün gerçeği bu’ dedi, küllerin düşmesine izin vererek, ‘Kimse onlarla bir şey yapamaz ve herkes kirlenmekten korkar. Küllerin iyi odun ve kullanılabilir olduğunu iddia etsem yalan olurdu.’ İçlerinden biri başını salladı: ‘Külleri tekrar şömineye koyarsan yalan olduğu hemen anlaşılır. Artık yanmaz.’ Yaşlı bilge gülümsemedi. ‘Yanılıyorsunuz’ dedi, "Hata sizde: siz onları yakamıyorsunuz!’ ‘Ama kimse yakamaz ki!’ diye haykırdı diğeri. Yaşlı bilge, hafifçe gülümseyerek şöyle dedi: ‘Dostum, bu yarının gerçeği.’ (Günter Kunert, “Das Holzscheit”, 1972).
Vicdan ve adalet, anlatılabilirler ama anlaşılamazlar; çünkü “Kişi sadece kendi yapabildiklerini anlayabilir ve sadece kendi üretebildiklerini kavrayabilir” (Johann Wolfgang von Goethe). Vicdan içimizden gelmelidir, adalet olarak dışa vurmalıdır. Bu konuda bazı eksikliklerimiz var.
Böyle düşünüyor Gerontoloji, bizden söylemesi...