DERİN GÖZLEM

“NON OCCIDES” — ÖLDÜRMEYECEKSİN! לֹא תִרְצָח —

GAZZE’DE AKAN KANIN ARKASINDAKİ DÜZEN: “KATİL İSRAİL”, MAKTUL FİLİSTİN’İN ÇOCUKLARI VE ÇÖKEN KÜRESEL VİCDAN
“NON OCCIDES” — ÖLDÜRMEYECEKSİN! לֹא תִרְצָח —

| Araştırma – Analiz |

GAZZE'NİN ENKAZINDA YALNIZCA BİNALAR YOK

7 Ekim 2023 bir başlangıç değildi. Filistin meselesinin onlarca yıllık işgal, abluka, zorla yerinden edilme, yasa dışı yerleşimler ve sistemik siyonist gasp geçmişinde, tüm dünyayı geri dönülmez bir kırılma noktasına taşıyan tarihsel bir eşikti.

Savaşın ve katliamın dördüncü yılına girerken Gazze'de yaşanan insani trajedi karşısında artık diplomatik kelimelerin, birbirinin tekrarı kınama mesajlarının ve suya sabuna dokunmayan uluslararası toplantıların arkasına saklanma zamanı geride kalmıştır.

Çünkü Gazze'de yalnızca binalar, hastaneler, okullar, ibadethaneler, zeytin bahçeleri ve altyapı çökmedi. İnsanlığın İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük nutuklarla ilan ettiği “Bir daha asla” sözü, uluslararası hukukun caydırıcılığı, Birleşmiş Milletlerin sivilleri koruma masalı, basın özgürlüğünün anlamı ve Batı merkezli "kurallara dayalı dünya düzeni" illüzyonu da Gazze'nin enkazı altında can verdi.

10 Ekim 2025'te yürürlüğe giren ateşkes, savaşın en ağır dönemindeki çatışmaları azaltmış görünse de Gazze'de siyonist terör ve insani kriz hızı kesilmeden sürmektedir. 19 Ekim 2026 tarihli Reuters haberine göre Gazze'deki sağlık yetkilileri, ateşkesten sonraki dönemde İsrail ateşi sonucu en az 1.500 Filistinlinin katledildiğini bildiriyordu. İsrail ise aynı dönemde silahlı grupların saldırılarında dört askerinin öldüğünü belirterek ihlalleri karşı tarafa yüklüyordu.

Daha da vahşisi, savaşın en yoğun döneminde bir imha silahı olarak kullanılan açlık felaketi derinleşmektedir. 19 Ekim 2026'da Dünya Gıda Programının (WFP) finansman yetersizliği bahaneyle Gazze'de yaklaşık yarım milyon kişiye sağladığı gıda yardımını kestiği açıklandı. BM kuruluşunun yardım kapasitesi 1,6 milyon kişiden 1,1 milyona gerilerken, ateşkesin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen yüz binlerce masum insanın yaşamı doğrudan kurmaca bürokrasilerin eline terk edilmiş durumdadır.

Bu tablo karşısında lafı dolandırmadan, gerçeğin tam ortasından konuşacağız:

KATİL İSRAİL, MAKTUL FİLİSTİN’İN ÇOCUKLARI VE ÇÖKEN KÜRESEL DÜZEN.

Bir savaşın ve katliamın gerçek sorumluluk haritasını çıkarmak istiyorsak yalnızca tetiği çekene bakamayız. Tetiğin arkasındaki silahı, o silahı imal eden ve sağlayan müttefikleri, finansmanı sağlayan sermayeyi, siyasi kalkan oluşturan diplomatik vetoları, işgali besleyen ticari ilişkileri, gerçeği karartan medya dilini, dijital sansür mekanizmalarını ve uluslararası yargı kararlarını pasifize eden güç odaklarını da tek tek hesap masasına yatırmak zorundayız.

1. YÜZYILLIK GASP VE İŞGALİN TARİHSEL KRONOLOJİSİ: BALFOUR’DAN GAZZE ABLUKASINA

Filistin coğrafyasında yaşanan çatışmaları 7 Ekim 2023 sabahına indirgemek, İsrail propaganda makinesinin en büyük dezenformasyon stratejisidir. Gazze’deki enkazı anlamak için tarihsel hafızayı ve siyonist sömürgeciliğin adım adım işleyen takvimini kayda geçirmek zorundayız.

1917 Balfour Deklarasyonu

1917

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un siyonist harekete yazdığı mektupla, Filistin halkının rızası alınmadan Filistin topraklarında bir "Yahudi vatanı" kurulması uluslararası diplomasi masasına taşındı. Sömürgeci güçler, Filistin toprağını asıl sahiplerinden gasp etme sürecini resmen başlattı.

1948 Nakba (Büyük Felaket)

1948

İsrail devleti ilan edilirken 750 binden fazla Filistinli silah zoruyla yurtlarından sürüldü. 500’den fazla Filistin köyü haritadan silindi, binlerce sivil katledildi. Bugün küresel boyuta ulaşan Filistin mülteci krizinin ve ilhak rejiminin temeli Nakba ile atıldı.

1967 Altı Gün Savaşı ve İşgalin Genişlemesi

1967

İsrail; Gazze Şeridi, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası’nı işgal etti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararıyla İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi emredilse de siyonist yönetim bu kararı tanımayarak çiğnedi.

1987-1993 Birinci İntifada ve Oslo Tuzağı

1987- 1993

1987’de taşlarla başlayan kitlesel direniş (Birinci İntifada), Filistin halkının işgale teslim olmayacağını gösterdi. 1993 Oslo Anlaşmaları ise "iki devletli çözüm" vaadiyle Filistin siyasi iradesini pasifize etti. Oslo bahanesiyle Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimci nüfusu 100 binden 700 binin üzerine çıkarıldı ve Filistin toprakları fiilen dilimlenerek yutuldu.

2000 İkinci İntifada ve 2006-2007 Gazze Ablukası

2000- 2007

Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa kışkırtmasıyla başlayan İkinci İntifada sonrası İsrail, Gazze’den askerî çekilme tiyatrosu sahneledi. Ancak 2006 seçimlerini Hamas’ın kazanmasının ardından Gazze; karadan, denizden ve havadan kuşatılarak dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştürüldü.

2. SÖYLEMİN HUKUKİ VE AHLAKİ SINIRI

En başta çizgimizi diyalektik ve hukuki bir netlikle çekelim: Bu yazının Yahudilerle, Yahudilikle veya herhangi bir halkın inancıyla hesabı yoktur.

Bir devletin ordusunu, hükümetini, işgal politikalarını ve katliamlarını eleştirmek başka; bir dini veya bütün bir halkı toptan suçlamak bambaşka şeydir. Bizim karşı çıktığımız ne bir kan ne bir din ne de bir millettir. Karşı çıktığımız; organize bir suç şebekesine dönüşmüş kriminalize olmuş İsrail devlet mekanizması, siyonist işgal zihniyeti ve buna çanak tutan küresel güç odağıdır.

Aynı mantıkla, Filistin halkını veya Gazze’deki masum sivil nüfusu tek bir örgütsel yapıyla özdeşleştirmek de büyük bir safsatadır. Hamas'ın siyasi yöneticileri, askerî kadroları ve Gazze'de yaşayan masum siviller aynı hukuki kategoride değerlendirilemez. 7 Ekim 2023’te Hamas öncülüğündeki eylemlerde sivillerin öldürülmesi veya rehin alınması ağır uluslararası hukuk ihlalleridir ve meşru gösterilemez. Bizim ölçümüz failin veya kurbanın kimliği değildir:

  • İsrailli sivil de insandır.
  • Filistinli bebek de insandır.

Ancak bir suç, başka bir suçun ruhsatı olamaz. 7 Ekim, Gazze’deki milyonlarca insanın topluca cezalandırılması, soykırıma tabi tutulması ve yurtlarından sürülmesi için bir açık çek değildir. Hamas'ın suçu, Filistinli bebeğin suçu değildir. İnsan haklarının gerçek sınavı, mağdurun kimliğine göre değişmeyen evrensel bir adalet ölçüsü kurabilmektir.

İsrail İçinden Yükselen Vicdan Sözleri: "Bizim Adımıza Değil!"

Bu kıyım, dünya genelindeki tüm Yahudilerin veya İsrail toplumunun tamamının adına yapılamaz. İsrail içerisindeki B'Tselem ve Breaking the Silence gibi insan hakları örgütleri, Haaretz gazetesi yazarları ile küresel düzeydeki Jewish Voice for Peace (Barış İçin Yahudi Sesi) gibi gruplar, "Not in Our Name" (Bizim Adımıza Değil) diyerek siyonist işgal politikalarına ve Gazze'deki soykırıma sert eleştiriler getirmektedir. Bu vicdanlı sesler gösteriyor ki; mesele bir din veya ırk çatışması değil, devlet eliyle yürütülen sistemik bir işgal ve insanlık suçudur.

3. “VADEDİLMİŞ TOPRAKLAR” SAFSATASI: DİNÎ ANLATILAR İŞGALİN HUKUKİ GEREKÇESİ OLABİLİR Mİ?

Dinî ve tarihsel kavramları 21. yüzyılın devlet ve toprak siyasetinin içine taşıyan biz değiliz; bunu bizzat İsrail siyasetindeki baş aktörler yapmaktadır.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonuna dair açıklamaları ve kendisini “tarihsel ve ruhani bir misyon” içinde tanımlaması, bu cinnet zihniyetinin somut tezahürüdür. Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimci terörü ve ev yıkımları, bu söylemin sahaya yansıyan işgal araçlarıdır.

Şimdi açık ve yalın soruları soralım:

  1. “Vadedilmiş topraklar”, “Büyük İsrail” veya “ataların toprağı” gibi teolojik anlatılar, modern dünyada başka bir halkın toprağını gasp etmenin, mülküne el koymanın ve insanları katletmenin hukuki gerekçesi olabilir mi?
  2. Kutsal metinlerin yorumu, BM şartı ve uluslararası hukuk nezdinde kuvvet kullanımıyla toprak kazanmanın ruhsatı sayılabilir mi?

Elbette hayır. Uluslararası hukuk açısından toprakların statüsü kutsal metinlerin yorumuyla belirlenmez. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 19 Temmuz 2024 tarihli tarihi danışma görüşünde, İsrail’in İşgal Altındaki Filistin Toprakları’ndaki varlığının hukuka aykırı olduğuna, bu varlığın derhal sonlandırılmasına, yeni yerleşim faaliyetlerinin durdurulmasına, yerleşimcilerin tahliyesine ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterilmesine hükmetmiştir.

Eğer toprak talebi söz konusu olduğunda kutsal metinlere başvuruluyorsa, aynı geleneğin en temel ahlaki buyruğunu hatırlatma vakti gelmiştir:

לֹא תִרְצָח Lo Tirtzach⟹ÖLDÜRMEYECEKSİN!

Toprak işgal ederken teolojik metinlere müracaat edip, masum çocukları katlederken "Öldürmeyeceksin" emrini görmezden gelmek ikiyüzlülüğün ve siyasi ahlaksızlığın en yalın halidir. Madem teolojik buyruklar gerekçe gösteriliyor o zaman en kadim ve önemli olan buyruklardan yola çıkmak gerekmez mi? “Öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin…”

Batı Şeria: Meselenin Yalnızca Hamas Olmadığının Kanıtı

Filistin meselesini yalnızca 7 Ekim ve Hamas üzerinden okumak isteyenlerin cevaplaması gereken çetin soru Batı Şeria’dır. Batı Şeria'da Gazze'deki gibi bir Hamas yönetimi yoktur. Buna rağmen orada işgal, yasadışı yerleşimci terörü, ev yıkımları, arazi gaspları ve fiilî ilhak aralıksız sürmektedir. Mesele yalnızca Hamas olsaydı, Batı Şeria'da yaşanan bu sistematik yağma nasıl açıklanacaktı?

4. MOSSAD, KATAR VE HAMAS: DÜŞMANLIK SÖYLEMİNİN ARDINDAKİ FİNANSMAN DİPLOMASİSİ

Filistin meselesini yalnızca 7 Ekim 2023 sabahında başlatmak, onlarca yıllık işgal tarihini yok saymaktır. Ancak 7 Ekim öncesine dair yanıtlanması gereken asıl kritik soru şudur: İsrail devleti ve istihbaratı, Hamas’ın Gazze’deki idari ve askerî yapısını besleyen mali hatları neden yıllarca bizzat destekledi ve kolaylaştırdı?

18 Ekim 2026'da TIME dergisinde yayımlanan kapsamlı araştırma ve sızdırılan resmî yazışmalar, Netanyahu hükümetlerinin Katar üzerinden Gazze'ye akan ve yıllar içinde 2 milyar dolara ulaşan finansman mekanizmasını yalnızca bilmekle kalmayıp, bu hattın kesilmemesi için bizzat diplomasi yürüttüğünü belgelemiştir.

Stratejik Boyut

Belgeler ve Sahadaki Yansıması

"Böl-Yönet" Stratejik Mantığı

İsrail sağının temel jeopolitik hedefi, bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasını imkânsız kılmaktı. Bunun en kestirme yolu Filistin siyasal temsilini ikiye bölmekti: Batı Şeria’da Filistin Yönetimi (El Fetih), Gazze’de ise Hamas.

Yossi Cohen’in Teşekkür Mektubu

Yayımlanan resmî belgelere göre, eski Mossad Başkanı Yossi Cohen 2020 yılında Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani'ye mektup göndererek Gazze’ye sağlanan mali desteğin "bölgesel istikrar" kılıfı altında devam etmesini resmen talep etti.

David Barnea’nın Doha Mesaisi

7 Ekim saldırısından sadece iki hafta önce, dönemin Mossad Başkanı David Barnea bizzat Doha’ya giderek Katarlı yetkililerle finansman hattının en az iki ay daha sekteye uğramadan sürmesi için pazarlık yaptı.

Görünür Çelişki ve Bütçe Rahatlaması

İsrail yönetiminin "Katar parası sadece memur maaşlarına ve 100 bin yoksul aileye gidiyor" savunması mantıksal bir safsataydı. Sivil yönetimin bütçesi dışarıdan karşılandıkça, Hamas kendi öz kaynaklarını tamamen askerî yapılanmaya, mühimmat imalatına ve tüneller ağına aktarma imkânı buldu.

Söz konusu finansmanın kaynağı Katar'dı; ancak vanaları açan, dağıtım listelerini onaylayan ve mekanizmanın sürmesi için Doha'da ikna turları atan bizzat Mossad'dı. Bu durum şu soruyu sormayı zorunlu kılar: İsrail yönetimi Hamas'ı yok etmek mi istiyordu, yoksa Filistin devletini engellemek için onun varlığını kullanışlı bir siyasi enstrüman olarak mı görüyordu? Bütün bu kirli siyasi hesapların bedelini ise Gazze'nin masum çocukları ödedi.

5. 7 EKİM: İSTİHBARAT ZAFİYETİ Mİ, ÖNCEDEN BİLİNEN BİR SALDIRI MI?

İsrail’in gelişmiş elektronik gözetleme sistemlerine, sınır çitlerine ve devasa istihbarat ağına rağmen 7 Ekim’de yaşanan askerî çöküş, kamuoyunda "Mossad bu saldırıyı bilerek mi tezgâhladı?" sorusunu doğurdu. Bu noktada diyalektik ve askerî gerçekliği net ayrıştırmalıyız:

  1. Stratejik Körlük ve Kibir (Conception): İsrail istihbaratı, "Hamas’a Katar parasıyla ekonomik oksijen veriyoruz, Gazze’den işçilere çalışma izni sağlıyoruz; dolayısıyla Hamas elindeki idari gücü riske atıp savaşa girişmez" kibrine kapıldı. Nitekim Şin Bet Başkanı Ronen Bar, 16 Ekim 2023’te saldırıyı öngöremediklerini ve zafiyetin sorumluluğunu üstlendiğini açıklamak zorunda kaldı.
  2. Krizden Doğan Bölgesel Tahakküm (Opportunism): 7 Ekim bir Mossad kurgusu değildi belki; ancak İsrail devlet mekanizması, bu güvenlik felaketini anında tüm Orta Doğu’yu kapsayan askerî ve siyasi bir "tahakküm fırsatına" dönüştürdü. Gazze’deki soykırım boyutundaki yıkımın ardından operasyonların Lübnan’a genişletilmesi, Suriye ve Yemen’deki hedeflerin vurulması ve doğrudan İran ile askerî hesaplaşmaya girilmesi; İsrail’in bölgesel bir güç tahakkümü kurma amacını açıkça ortaya koymaktadır.
  3. Güvenlik Bahanesi ve Hukuk: İsrail'in güvenlik kaygıları, savaş hukukundan ve Cenevre Sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Hiçbir güvenlik gerekçesi, sivillerin topluca cezalandırılmasını meşrulaştıramaz.

6. BMGK'NIN VETO ZORBALIĞI VE ABD'NİN DİPLOMATİK KALKANI (1970- 2026)

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), kuruluş gayesi olan uluslararası barış ve güvenliği koruma işlevini İsrail mevzu bahis olduğunda tamamen kaybetmiştir. Bu durum münferit bir olay değil, yarım asırlık sistemik bir vesayet tarihidir.

BMGK Veto Tarihi (1970–2026): ABD, 1970’li yıllardan bu yana İsrail’in illegal yerleşimlerini, sivil katliamlarını, Doğu Kudüs’ün ilhakını ve insan hakları ihlallerini kınayan veya durdurmayı amaçlayan 50’den fazla BMGK karar tasarısını tek başına veto etmiştir.

Kamala Harris'in Gecikmiş Özeleştirisi

14 Ekim 2026'da Seul'deki Asan Politika Araştırmaları Enstitüsü'nde konuşan ve 15 Ekim 2026'da konuşma metnini yayımlayan ABD'nin eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris, dikkat çekici bir özeleştiride bulundu.

Harris, kendi görev yaptığı Biden yönetiminin Gazze savaşında İsrail hükümetinin eylemlerini sınırlandırmak için Amerikan nüfuzunu zamanında kullanmadığını belirterek, "ABD'nin insan hakları ve uluslararası hukuka ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmekte yetersiz kaldığını, İsrail hükümetini sınırlandırmak için daha erken ve daha güçlü davranmaları gerektiğini" kabul etti.

2021–2025 arasında ABD yönetiminin en üst kademesinde yer alan Harris'in bu itirafı; Washington'ın elindeki askerî yardımı kesme, diplomatik vetoları durdurma ve yaptırım uygulama imkânlarını bilerek kullanmadığının en üst düzey siyasi kanıtıdır.

[BM Genel Kurulu (%90 Dünya Nüfusu)] ──> "Ateşkes ve İnsan Hakları"

                                                   │

                                            (Engelleniyor)

                                                   ▼

[BMGK Daimî Üyesi ABD] ──────> VETO ZORBALIĞI ───> [Siyonist Cezasızlık Zırhı]

ABD'nin Suç Ortaklığı Bilançosu

  • Devasa Silah Sevkiyatı: SIPRI 2021–2025 verilerine göre, İsrail’in büyük konvansiyonel silah ithalatının %68’i ABD’den gelmiştir. İsrail’in aktif savaş uçaklarının tamamı ABD menşelidir.
  • 38 Milyar dolarlık Güvenlik Paket: 2019–2028 dönemini kapsayan mutabakat uyarınca ABD, İsrail'e yılda 3,8 milyar dolar (3,3 milyar FMF, 500 milyon füze savunma) kesintisiz askerî kaynak aktarmaktadır.
  • 4 Haziran 2025 Vetosu: BMGK’da acil, koşulsuz ve kalıcı ateşkes isteyen karar tasarısı 14 ülkenin "EVET" oyuna karşılık, ABD’nin tek başına kullandığı VETO oyuyla reddedilmiştir.

7. İSTATİSTİĞİN ARDINDAKİ İNSAN: GAZZE'NİN AĞIR İNSANİ BİLANÇOSU VE SARI HAT

Sayıların büyüklüğü insanı duyarsızlaştırmamalıdır. Açıklanan her rakam yarım kalmış bir hayattır. Gazze Sağlık Bakanlığı'nın resmî verileri katliamın boyutunu ortaya koymaktadır: 73 bini aşkın ölü, 174 binden fazla yaralanma ve enkaz altında akıbeti meçhul binlerce tensel beden...

Coğrafi Sıkıştırma ve Altyapı İlhakı: Sarı Hat (Yellow Line)

Euro-Med Human Rights Monitor ve BM raporlarının altını çizdiği üzere; İsrail ordusu Gazze içerisinde "Sarı Hat" (Yellow Line) adını verdiği askerî denetim alanlarını batıya doğru kaydırıp tampon bölgeler oluşturarak Gazze coğrafyasını fiilen bölmüş ve daraltmıştır. Sivil halkın geri döneceği yerleşim alanları haritadan silinmiş, bu durum fiilî bir insansızlaştırma ve altyapı ilhakı stratejisine dönüştürülmüştür.

[Gazze Doğu Sınırı] ───> | SARI HAT (YELLOW LINE) | ───> [İşgal Edilmiş Tampon Bölge]

Bu yıkım yalnızca beton binalarla sınırlı değildir. Gazze’de savaş öncesinde 2 milyon olan zeytin ağacı sayısı 150 bine gerilemiştir (Reuters, 14 Ekim 2026). Bu durum bir halkın toprağıyla olan köklü bağının ve ekonomik bağımsızlığının yok edilmesidir.

8. BOMBAYI KİM ATTI, BOMBAYI KİM SAĞLADI? SİLAH TİCARETİ VE ULUSLARARASI SORUMLULUK

Bombayı atan Katil İsrail ise, o bombayı imal eden, finanse eden ve sevkiyatına izin veren sistem doğrudan suç ortağıdır.

  • ABD (%68): F-35'lerden güdümlü bombalara kadar ana tedarikçi.
  • Almanya (%31): SIPRI verilerine göre İsrail’in silah ithalatında ikinci büyük tedarikçi. Berlin, Holokost’tan kaynaklanan tarihsel suçluluk duygusunu Gazze’deki sivil katliamları görmezden gelmenin gerekçesi yapamaz. "Bir daha asla" ilkesi seçici uygulanamaz; tüm insanlığı kapsamak zorundadır.
  • İtalya ve Diğerleri (%1,3): Konvansiyonel teçhizat ve yedek parça akışı.

Bir silahın ihracat izinlerini onaylayan devletler, o silahların uluslararası insancıl hukuka aykırı biçimde siviller üzerinde kullanılacağını bile bile bu sevkiyatı sürdürüyorlarsa, doğan insani suçun ve vebalin ortağıdırlar.

9. ULUSLARARASI MAHKEMELER: HUKUK KONUŞUYOR, PEKİ KARARLAR UYGULANIYOR MU?

Küresel ceza adaletinin kâğıt üzerinde kaldığı ve güç odakları tarafından nasıl tıkandığı Gazze sürecinde netleşmiştir:

Mahkeme / Organ

Karar ve Hukuki Tespit

Sonuç ve Tıkanma

UAD Soykırım Davası

Güney Afrika'nın başvurusuyla İsrail aleyhine bağlayıcı geçici tedbir kararları verildi.

İsrail kararları tanımadı, bombardıman ve ablukaya devam etti.

UAD Danışma Görüşü (22 Ekim 2025)

İsrail'in işgalci güç olarak gıda, su ve ilaç ulaştırılmasını engellemesinin hukuka aykırı olduğunu, UNRWA'ya yönelik suçlamaların kanıtlanamadığını ilan etti (BMGK 80/116 kararıyla 139 oyla onaylandı).

Sivil nüfus açlığa mahkûm edilmeye devam edildi.

UCM (21 Kasım 2024)

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suçlar (açlığı savaş yöntemi olarak kullanmak) iddiasıyla tutuklama kararı çıkardı.

Mahkemenin kendi polis gücü olmadığı ve Batılı devletler ayak sürüdüğü için karar uygulanamadı.

BMGK 2803 Sayılı Karar (17 Kasım 2025)

Gazze'de uluslararası istikrar gücü ve geçiş yönetimi oluşturulması kabul edildi (Çin ve Rusya çekimser).

Sahadaki sivil katliamları ve işgal gerçeğini durdurmaya yetmedi.

10. GAZZE İÇİN SÖZDEN EYLEME: GÜNEY AFRİKA, KOLOMBİYA VE BOGOTÁ GİRİŞİMİ

Sorumluluk zincirini incelerken edilgen kalanlarla somut adım atanları birbirinden ayırmak hakkaniyet gereğidir.

  • Güney Afrika: UAD nezdinde açtığı soykırım davası ile küresel vicdanın hukuki sözcüsü olmuştur.
  • Kolombiya ve Lahey Grubu: 15–16 Temmuz 2025 tarihlerinde Bogota’da düzenlenen Olağanüstü Filistin Konferansı ile somut yaptırım mekanizmasını başlattı.

Bogota Konferansı'nın Altı Somut Tedbiri

  1. İsrail'e silah, mühimmat, askerî yakıt ve çift kullanımlı teçhizat transferinin engellenmesi.
  2. Askerî malzeme taşıyan gemilere liman ve transit kısıtlaması uygulanması.
  3. Devletlerin kendi bayraklarını taşıyan gemilerin işgal sevkiyatında kullanılmasının önlenmesi.
  4. Kamu kurumlarının işgalle bağlantılı şirketlerle tedarik ilişkilerinin kesilmesi.
  5. Ağır uluslararası suçlara ilişkin bağımsız soruşturmaların desteklenmesi.
  6. Evrensel yargı yetkisi mekanizmalarının işletilmesi.

Konferansın ilk aşamasında bu tedbirleri uygulayacağını taahhüt eden 12 cesur devlet şunlardı: Güney Afrika, Kolombiya, Bolivya, Küba, Endonezya, Irak, Libya, Malezya, Namibya, Nikaragua, Umman ve Saint Vincent ve Grenadinler.

11. DİJİTAL SANSÜR, BIG TECH VE BOYKOT HAREKETİ (BDS)

Siyonist işgal rejimi savaşı yalnızca tank ve bombalarla yürütmemektedir. Algoritmik sansür, dijital karartma ve küresel sermaye hatları savaşın diğer cepheleridir.

A. Big Tech ve "Gölge Ban" (Shadowban) İşgali

Meta (Facebook, Instagram), Google/YouTube ve X (Twitter); savaş boyunca Filistin halkının maruz kaldığı katliamları belgeleyen hesapları, içerikleri ve kavramları algoritmik olarak bastırmıştır. Filistin yanlısı paylaşımlara "Shadowban" uygulanırken, İsrail ordusunun resmi dezenformasyon videoları ve sponsorlu içerikleri milyonlarca kullanıcının akışına zorla getirilmiştir. İsrail menşeli NSO Group'un ürettiği Pegasus gibi casus yazılımlarla küresel ölçekte gazeteciler, insan hakları savunucuları ve siyasetçiler hedef alınmıştır.

B. Küresel Dip Dalga: BDS (Boycott, Divestment, Sanctions)

Hükümetlerin ve küresel kurumların sessiz kaldığı yerde, küresel sivil vicdan devreye girmiştir. Filistin Ulusal Boykot Komitesi öncülüğünde büyüyen BDS Hareketi; işgali finanse eden, yasadışı yerleşim yerlerinde yatırım yapan veya İsrail ordusuna tedarik sağlayan uluslararası şirketlere (Caterpillar, HP, AXA vb.) karşı etkili bir ekonomik ve akademik boykot hattı örmüştür. Hükümetlerin atamadığı somut adımlar, küresel tüketicilerin ve sivil toplumun ekonomik yaptırımlarıyla İsrail ekonomisinde ve şirket bilançolarında derin çatlaklar yaratmıştır.

12. AVRUPA'DAN YÜKSELEN FARKLI SESLER: İSPANYA, İRLANDA, NORVEÇ VE SLOVENYA

Avrupa'nın tamamı siyonist baskıya teslim olmadı. Farklı adımlar atan ülkeler kayda geçmelidir:

  • İspanya: 28 Mayıs 2024'te Filistin'i tanıdı. UAD'deki davaya müdahil oldu. 8 Eylül 2025'te silah ambargosunu kanunlaştırdı, İsrail ordusuna yakıt taşıyan gemilere limanlarını kapattı ve UNRWA'ya 150 milyon avroya varan destek taahhüt etti.
  • İrlanda: 28 Mayıs 2024'te Filistin'i tanıdı ve UAD'deki soykırım davasına resmen müdahil olarak sivillerin korunması lehine hukuki ağırlığını koydu.
  • Norveç ve Slovenya: 2024 yılında Filistin devletini tanıdılar. Slovenya, Gazze'den getirilen yaralı ve ampute çocukların rehabilitasyonunu üstlenerek insani bir koridor açtı.

13. FİLİSTİN'E DESTEK VEREN DİĞER DEVLETLER: AVRUPA'NIN ÖTESİNDEKİ DAYANIŞMA

Siyonist işgale karşı diplomatik mevzi genişlemektedir. Eylül 2025'te Kanada, Avustralya, Birleşik Krallık ve Fransa Filistin devletini tanıyan ülkeler kervanına katılmıştır.

Bununla birlikte Latin Amerika'da Brezilya, Meksika ve Şili; Asya'da Endonezya ve Malezya, Afrika'da Namibya siyasi ve hukuki desteği sürdürmüştür. Ancak burada yapılması gereken gazetecilik ayrımı şudur: Devletin tanınması kıymetlidir; fakat işgal altındaki topraklara aktarılan silahı ve ticareti kesmedikçe tanımanın fiilî koruyuculuğu sınırlı kalmaktadır.

14. AVRUPA BİRLİĞİ: İNSANİ YARDIMLAR, YENİDEN İNŞA VE SİYASİ ÇELİŞKİLER

Avrupa Birliği Konseyi'nin verilerine göre, 7 Ekim 2023 sonrasında AB kurumları ve üye devletler tarafından Filistinlilere sağlanan ilave insani finansman 2,1 milyar avroyu aşmıştır (1,47 milyar avro üye ülkelerden, 647,4 milyon avro AB bütçesinden).

İşte Avrupa'nın varoluşsal çelişkisi tam olarak buradadır: Bir taraftan Gazze'nin yıkılan altyapısını ve yaralı çocuklarını tedavi etmek için milyarlarca avro insani yardım fonu ayırırken, diğer taraftan o yıkımı gerçekleştiren İsrail ordusuna silah ve ticaret akışını sürdürmek! İnsani yardım, siyonist katliama sağlanan diplomatik ve askerî mühimmatın suçunu örtemez.

15. ARAP DÜNYASI: KİM KONUŞTU, KİM ARABULUCULUK YAPTI, KİM SOMUT TEDBİR ALDI?

Arap halklarının samimi gözyaşları ile yönetici elitlerin tutumunu birbirinden ayırmak zorundayız:

  • Katar: Müzakerelerde arabuluculuk yaptı, ancak Mossad ile yürütülen finansman diplomasisinin pasif bir ortağı olarak kaldı.
  • Mısır: Refah kapısını elinde tuttu; ancak geçişlerdeki İsrail askerî vesayetini tamamen kıramadı.
  • BAE ve Fas: Gazze'de soykırım sürerken, Abraham Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile olan ticari ilişkilerini sürdürdüler. Fas, 16 Eylül 2026'da büyükelçilik seviyesindeki ilişkilerini ve savunma sanayisi işbirliklerini teyit etti.
  • Irak, Libya ve Umman: Bogota’daki somut yaptırım deklarasyonuna imza atarak Arap dünyasının yüzünü ağartmaya çalışan nadir aktörler oldular.

Arap dünyasının yönetici elitlerine sorulacak soru kesindir: Gazze için boş kınama laflarının ötesinde, elinizdeki petrol, vanalar, limanlar ve sermaye gücüyle ne yaptınız?

MISIR: GAZZE'NİN DÜNYAYA AÇILAN KAPISINDAKİ DEVLET

Refah Sınır Kapısı, Sina'nın güvenliği ve insani sorumluluk

Gazze meselesinde Mısır'ın konumu diğer Arap devletlerinden farklıdır.

Çünkü Mısır yalnızca Filistin meselesi hakkında açıklama yapan veya diplomatik girişimlerde bulunan bir devlet değildir.

Gazze'nin İsrail dışındaki kara komşusudur.

Bu coğrafi gerçeklik, Mısır'a önemli bir diplomatik ve insani rol vermektedir.

Gazze'nin güneyinde bulunan Refah Sınır Kapısı, uzun yıllardır insanların geçişi, yaralıların tahliyesi ve insani yardım operasyonları bakımından kritik öneme sahip olmuştur.

Ancak Refah'ın işleyişi yalnızca Mısır'ın tek taraflı kararlarına bağlı değildir.

İsrail'in sınırın Gazze tarafındaki askerî denetimi, güvenlik düzenlemeleri, uluslararası anlaşmalar ve geçişlerin fiilî koşulları da kapının işleyişini etkilemektedir.

Bu nedenle Refah'ın kapalı olduğu her durumda sorumluluğu otomatik olarak Mısır'a yüklemek hukuken ve fiilen doğru değildir.

Bununla birlikte Mısır'ın kendi egemenlik alanında sahip olduğu yetkilerin nasıl kullanıldığı da kamuoyu denetiminin dışında tutulamaz.

Refah neden yalnızca bir sınır kapısı değildir?

Refah, Gazze halkı açısından yalnızca pasaport kontrolünün yapıldığı bir geçiş noktası değildir.

Ağır yaralı bir çocuğun hastaneye ulaşabilmesi, tedaviye ihtiyacı olan bir hastanın tahliye edilmesi, yardım çalışanlarının görevlerine başlayabilmesi ve ailelerin güvenli biçimde hareket edebilmesi açısından hayati önem taşır.

Dolayısıyla sınırın işleyişi değerlendirilirken yalnızca güvenlik gerekçeleri değil, insani sonuçlar da dikkate alınmalıdır.

Burada cevaplanması gereken sorular vardır:

Mısır, kendi yetki alanında insani geçişleri kolaylaştırmak için hangi tedbirleri aldı?

Yaralı ve hastaların tahliyesi hangi mekanizmalarla gerçekleştirildi?

Sınırda bekleyen yardım malzemelerinin Gazze'ye ulaştırılmasını engelleyen somut nedenler nelerdi?

Bu engellerin hangileri Mısır'ın, hangileri İsrail'in, hangileri diğer aktörlerin kararlarından kaynaklandı?

Gazetecilik açısından doğru yaklaşım, kapının açık veya kapalı olduğunu söylemekle yetinmeyip geçişi kimin, hangi yetkiyle ve hangi gerekçeyle sınırlandırdığını araştırmaktır.

Mısır'ın arabuluculuk rolü

Mısır, İsrail ile Hamas arasındaki ateşkes ve rehine müzakerelerinde uzun yıllardır önemli bir arabulucudur.

Katar ve ABD ile birlikte yürütülen görüşmelerde Kahire'nin rolü özellikle öne çıkmıştır.

Mısır'ın bu konumu, İsrail'le diplomatik ilişkilere sahip olmasından ve Filistinli siyasi aktörlerle görüşme kanallarını sürdürebilmesinden kaynaklanmaktadır.

Ancak arabuluculuk başarısı yalnızca görüşmelere ev sahipliği yapmakla ölçülemez.

Ateşkesin sürdürülebilirliği, insani yardımın ulaştırılması, sivillerin korunması ve anlaşmaların uygulanması da değerlendirilmelidir.

Mısır'ın diplomatik etkisi, yalnızca masada bulunmasıyla değil, masadan çıkan kararların sahadaki karşılığıyla ölçülmelidir.

Sina Yarımadası ve zorla yerinden edilme endişesi

Mısır'ın Gazze politikasında Sina Yarımadası'nın güvenliği önemli bir yer tutmaktadır.

Kahire yönetimi, Gazze'deki Filistinlilerin kitlesel biçimde Sina'ya yerleştirilmesine karşı çıkmaktadır.

Bu tutumun arkasında hem ulusal güvenlik kaygıları hem de Filistinlilerin kendi topraklarından kalıcı biçimde uzaklaştırılması endişesi bulunmaktadır.

Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Sivillerin geçici olarak güvenli bölgelere tahliye edilmesiyle bir halkın kalıcı biçimde kendi topraklarından çıkarılması aynı şey değildir.

Mısır'ın zorla yerinden edilmeye karşı çıkması, Filistin halkının topraklarıyla bağının korunması açısından önemlidir.

Ancak bu politika, acil tıbbi tahliye ve insani geçiş ihtiyaçlarının karşılanmasına engel oluşturacak biçimde uygulanmamalıdır.

Camp David düzeni ve Mısır'ın güvenlik tercihleri

Mısır ile İsrail arasında 1979 yılında imzalanan barış antlaşması, iki ülke arasındaki güvenlik ilişkilerinin temelini oluşturmaktadır.

Bu düzenleme, Sina Yarımadası'ndaki askerî konuşlanma ve sınır güvenliği bakımından belirli mekanizmalar içermektedir.

Dolayısıyla Mısır'ın Gazze'ye ilişkin kararları, yalnızca Filistin politikası üzerinden değil, İsrail'le yürüttüğü güvenlik ilişkileri ve bölgesel istikrar hesapları çerçevesinde de değerlendirilmelidir.

Ancak devletler arasındaki güvenlik anlaşmaları, sivillerin korunmasına ilişkin uluslararası hukuk yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.

Mısır'ın ekonomik ve diplomatik ilişkileri

Mısır'ın İsrail'le diplomatik ve ekonomik ilişkileri bulunmaktadır.

Özellikle enerji alanındaki ilişkiler, bölgesel ekonomik iş birliğinin önemli başlıklarından biridir.

Bu nedenle Mısır'ın Gazze politikasını değerlendirirken bir tarafta arabuluculuk ve insani yardım faaliyetleri, diğer tarafta İsrail'le sürdürülen ekonomik ilişkiler birlikte incelenmelidir.

Ancak ekonomik ilişki bulunması tek başına uluslararası hukuk ihlali anlamına gelmez.

Asıl mesele, belirli işlemlerin hukuki niteliği, savaş dönemindeki kapsamı ve devletin sahip olduğu denetim yetkileridir.

Mısır için asıl soru

Mısır'ın Gazze konusunda hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru değildir.

Arabuluculuk faaliyetleri, insani yardım operasyonları, yaralıların tahliyesi ve zorla yerinden edilmeye karşı açıklamaları önemli girişimlerdir.

Ancak bu faaliyetler, sınır politikalarının ve ekonomik ilişkilerinin sorgulanmasına engel değildir.

Mısır açısından temel soru şudur: Gazze'nin dünyaya açılan en önemli geçiş noktalarından birine komşu olan devlet, sahip olduğu diplomatik ve coğrafi imkânları Filistinli sivillerin korunması için ne ölçüde kullanabilmiştir?

16. TÜRKİYE: SÖYLEM, HUKUKİ GİRİŞİMLER, TİCARET VE UYGULAMA

TÜRKİYE: FİLİSTİN'E DESTEK, TİCARET YASAĞI, ENERJİ HATLARI VE ULUSLARARASI HUKUK SINAVI

Türkiye'nin Gazze politikasını değerlendirirken yalnızca siyasi açıklamalara bakmak yeterli değildir.

Türkiye'nin coğrafi konumu, bölgesel ticaret ağlarındaki yeri, limanları, enerji koridorları, İsrail'le geçmiş ekonomik ilişkileri ve uluslararası hukuk girişimleri birlikte incelenmelidir.

Bu değerlendirmede temel ölçütümüz açıktır:

Türkiye'nin attığı adımları görmezden gelmeyeceğiz; ancak açıklanan kararların uygulamasını da sorgulamaktan vazgeçmeyeceğiz.

1. İsrail'le ticaretin durdurulması: Karar neyi kapsıyor?

Türkiye, 2 Mayıs 2024 tarihinde İsrail'le doğrudan ithalat ve ihracat işlemlerini durdurduğunu açıkladı.

Bu karar, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler bakımından önemli bir değişiklikti.

Ancak bir ticaret yasağının değerlendirilmesinde yalnızca kararın ilan edilmesi yeterli değildir.

Kararın kapsamı, istisnaları, uygulama yöntemleri ve denetim mekanizmaları da incelenmelidir.

Özellikle şu sorular önemlidir:

Türkiye'den İsrail'e doğrudan ihracatın durdurulması, üçüncü ülkeler üzerinden gerçekleştirilen işlemleri hangi ölçüde etkiliyor?

Türk menşeli ürünlerin başka ülkeler üzerinden İsrail'e ulaşmasını önlemeye yönelik hangi denetimler bulunuyor?

Nihai alıcı ve nihai varış noktası bilgileri nasıl kontrol ediliyor?

Filistin'e yönelik ticaret işlemleri hangi özel mekanizmalarla yürütülüyor?

Gümrük idareleri, transit işlemler bakımından hangi yetkilere sahip?

Bu soruların sorulması, yasağın etkisiz olduğu veya ihlal edildiği yönünde peşin bir hüküm değildir.

Aksine, açıklanan bir kamu politikasının gerçek sonuçlarını araştırma gereğidir.

2. Bakü–Tiflis–Ceyhan hattı: Petrolün kaynağı başka, güzergâhı başka

Türkiye'nin enerji taşımacılığındaki konumu, Gazze meselesinde ayrıca ele alınması gereken bir başlıktır.

Bakü–Tiflis–Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı, Azerbaycan petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye'nin Ceyhan terminaline ulaştırmaktadır.

Ceyhan'dan yüklenen petrol, uluslararası deniz taşımacılığı yoluyla farklı ülkelere sevk edilmektedir.

Bu noktada önemli bir hukuki ve ekonomik ayrım bulunmaktadır.

Petrolün Türkiye üzerinden taşınması, petrolün Türkiye'ye ait olduğu veya Türkiye tarafından ihraç edildiği anlamına gelmez.

Petrolün mülkiyeti, taşıma sözleşmeleri, terminal işletmeciliği, gemi taşımacılığı ve nihai alıcı ilişkileri farklı hukuki süreçlere tabidir.

Ancak bu ayrım, Türkiye'nin kendi egemenlik alanındaki liman ve terminal faaliyetlerine ilişkin yetkilerinin araştırılmasını gereksiz kılmaz.

Tam tersine şu sorular önem kazanır:

Ceyhan'dan yüklenen petrolün nihai varış noktaları hangi belgeler üzerinden takip ediliyor?

Yükleme işlemlerinde liman ve gümrük makamlarının yetkileri nelerdir?

Transit enerji taşımacılığı ile doğrudan ihracat arasında hangi hukuki farklar bulunmaktadır?

Türkiye'nin uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülükleri, belirli sevkiyatlara müdahale yetkisini nasıl etkiliyor?

Bu soruların yanıtları, ticaret yasağının kapsamıyla birlikte değerlendirilmelidir.

3. Petrol sevkiyatları ile silah sevkiyatları aynı hukuki kategoride değildir

Bogota girişiminde öne çıkan tedbirlerden biri, İsrail'e askerî malzeme taşıyan gemilerin limanlardan yararlanmasının engellenmesidir.

Ancak askerî malzeme taşıyan bir gemiyle ticari petrol taşıyan bir tanker aynı hukuki durumda değildir.

Bu nedenle bütün sevkiyatları tek bir kategoriye yerleştirmek doğru değildir.

Bir sevkiyatın hukuki niteliğini belirlemek için yükün cinsi, kullanım amacı, nihai alıcısı, taşıma belgeleri ve uygulanabilir uluslararası anlaşmalar değerlendirilmelidir.

Türkiye'nin liman ve transit taşımacılık politikalarının gerçek etkisi, ancak bu ayrımlar korunarak incelenebilir.

4. Türk limanları ve deniz taşımacılığı: Yetki nerede başlıyor, nerede bitiyor?

Türkiye'nin Akdeniz'deki limanları, uluslararası ticaret ve deniz taşımacılığı bakımından stratejik öneme sahiptir.

Bu nedenle İsrail'e yönelik ticari ve askerî sevkiyatlarda limanların hangi işlemlere izin verdiği araştırılmalıdır.

Ancak burada da üç farklı durum bulunmaktadır:

Bir geminin Türk limanında yükleme yapması.

Bir geminin Türk limanından transit geçmesi.

Bir geminin Türk karasularından geçmesi.

Bu işlemler aynı hukuki rejime tabi değildir.

Özellikle uluslararası deniz hukukundan doğan geçiş hakları ile liman devletinin denetim yetkileri birbirinden ayrılmalıdır.

Dolayısıyla “Türkiye bütün gemileri durdurabilir” veya “Türkiye'nin hiçbir yetkisi yoktur” şeklindeki kesin ifadeler hukuki açıdan isabetli değildir.

Asıl mesele, somut sevkiyatın niteliğine göre hangi yetkinin kullanılabileceğidir.

5. Türkiye'nin İsrail'le diplomatik ilişkileri

Türkiye'nin İsrail'le ilişkileri, Gazze savaşından önce de dönemsel gerilimler ve normalleşme girişimleri yaşamıştır.

Bu nedenle ticaretin durdurulması kararı, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha geniş tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmelidir.

Diplomatik ilişkilerin sürdürülmesi veya sınırlandırılması, devletlerin kullandığı siyasi araçlardan biridir.

Ancak diplomatik ilişki bulunması tek başına bir uluslararası hukuk ihlali oluşturmaz.

Önemli olan, bu ilişkilerin hangi somut kararlarla yürütüldüğü ve uluslararası hukuk yükümlülüklerinin nasıl yerine getirildiğidir.

6. Uluslararası Adalet Divanına müdahillik

Türkiye, Güney Afrika'nın İsrail'e karşı açtığı Soykırım Sözleşmesi davasına müdahillik başvurusunda bulundu.

Bu girişim, Türkiye'nin Gazze meselesinde uluslararası yargı mekanizmalarını kullanması bakımından önemlidir.

Ancak müdahillik, davayı açan devletle aynı usulî konuma sahip olmak anlamına gelmez.

Türkiye'nin sunduğu hukuki görüşler, Soykırım Sözleşmesi'nin yorumlanması ve uygulanması bakımından değerlendirilmelidir.

Bu nedenle Türkiye'nin girişimi kayda geçirilirken hukuki kapsamı da doğru anlatılmalıdır.

7. Bogota Bildirisi: Türkiye neden ilk 12 ülke arasında değildi?

15–16 Temmuz 2025 tarihlerinde Bogota’da gerçekleştirilen konferans, Filistin meselesinde somut ulusal tedbirlerin tartışılması bakımından önemliydi.

Konferansın ardından ilk aşamada 12 ülke altı tedbirin uygulanması yönünde taahhütte bulundu.

Türkiye bu ilk 12 ülke arasında yer almıyordu.

Ancak Türkiye Dışişleri Bakanlığı, 19 Temmuz 2025 tarihli açıklamasında bildirinin desteklenmediği yönündeki değerlendirmeleri reddetti.

Bakanlık, bazı tedbirlerin kurumlar arası eş güdüm gerektirdiğini ve açıklanan önlemlerin neredeyse tamamının Türkiye tarafından zaten uygulandığını savundu.

Bu açıklama önemli olmakla birlikte, tek başına uygulamanın bütün ayrıntılarını ortaya koymamaktadır.

Dolayısıyla burada sorulması gereken soru yalnızca Türkiye'nin ilk imzacılar arasında neden bulunmadığı değildir.

Türkiye'nin uyguladığını açıkladığı tedbirler hangileridir ve bu tedbirlerin somut idari ve hukuki dayanakları nelerdir?

8. Türkiye'nin insani yardımları ve sağlık alanındaki faaliyetleri

Türkiye'nin Gazze'ye yönelik insani yardım faaliyetleri de değerlendirmeye dâhil edilmelidir.

Gıda, tıbbi malzeme, sağlık ekipmanları ve diğer yardım sevkiyatları bu kapsamda önem taşımaktadır.

Ayrıca yaralı ve hasta Filistinlilerin tedavi amacıyla tahliyesi, sağlık kuruluşlarının faaliyetleri ve uluslararası yardım mekanizmalarıyla yürütülen iş birlikleri de incelenmelidir.

Ancak insani yardım faaliyetlerinin varlığı, ticaret ve transit taşımacılık konusundaki soruların gündemden çıkarılmasını gerektirmez.

Aynı şekilde ekonomik ilişkilerin sorgulanması da yapılan insani yardımların görmezden gelinmesini haklı çıkarmaz.

9. Türkiye'nin önündeki temel sınav

Türkiye'nin Gazze meselesinde attığı adımlar, uluslararası hukuk girişimleri ve insani yardımları önemlidir.

Ancak gazetecilik açısından temel ölçüt, açıklanan politikaların somut sonuçlarıdır.

Bu nedenle Türkiye bakımından şu sorular önemini korumaktadır:

Ticaret yasağı hangi mekanizmalarla denetleniyor?

Transit taşımacılıkta nihai alıcı bilgileri nasıl değerlendiriliyor?

Askerî sevkiyatlarla ticari sevkiyatlar arasında nasıl ayrım yapılıyor?

Uluslararası mahkemelerdeki girişimlerin diplomatik takibi nasıl yürütülüyor?

Bogota’da açıklanan tedbirlerin hangileri Türkiye'nin iç hukukunda karşılık buluyor?

İnsani yardımların Gazze'deki ihtiyaç sahiplerine ulaşması nasıl izleniyor?

Türkiye'nin Filistin politikasının başarısı, yalnızca yapılan açıklamaların güçlü olmasıyla değil, alınan kararların hukuken ve fiilen ne ölçüde uygulandığıyla değerlendirilmelidir.

Bu bağlamda Türkiye, 2 Mayıs 2024 itibarıyla İsrail ile tüm ithalat ve ihracatın tamamen durdurulduğunu açıklamış, UAD’deki soykırım davasına müdahillik bildirimi yapmıştır. Ankara ayrıca Bogota Bildirisi sürecine de katılım sağladığını teyit etmiştir.

Özetle, kamu yönetiminin şeffaflığı ve gazetecilik etiği gereği Ankara'ya yöneltilmesi gereken sorular nettir:

  1. Ticaretin Tamamen Kesilmesi: Üçüncül ülkeler (örneğin Yunanistan veya Filistin gümrükleri) üzerinden yürütülen dolaylı ticaretin engellenmesinde gümrük takibi ne kadar etkindir?
  2. Bakü–Tiflis–Ceyhan (BTC) Hattı ve Transit Taşımacılık: Ceyhan limanından İsrail'e giden ham petrol sevkiyatları ve transit geçişler üzerinde Türkiye'nin uluslararası hukuktan kaynaklanan denetim ve durdurma yetkileri ne ölçüde işletilmektedir?
  3. Bogota Kararları: Bogota Bildirisi'ne atılan imzanın gereği olarak limanlarda İsrail'e askerî yakıt veya lojistik taşıyan gemilere yönelik somut engellemeler hangi idari mekanizmayla yürütülmektedir?

17. FİLİSTİN HALKININ KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI: UNUTULAN TEMEL MESELE

Gazze tartışmalarında herkes İsrail'in güvenliğini, ABD'nin seçimlerini, Arap hükümetlerinin dengelerini konuşuyor. Ancak Asıl Özne unutuluyor: Filistin Halkı.

Filistinlilerin kendi siyasi temsilcilerini seçme ve bağımsız devletlerini kurma hakkı, İsrail'in güvenlik paranoyasına veya Batı'nın vesayet planlarına kurban edilemez. Gazze'nin geleceği ne siyonist işgalcilerin ne de dış güçlerin kuracağı güdümlü kurulların tasarrufuna bırakılamaz.

18. MEDYA DİLİ VE "ALGI İŞGALİ": HAKİKATI KARARTAN KÜRESEL DEZENFORMASYON ÇARKI

Gazze'de yürütülen soykırım yalnızca F-35’lerden atılan bombalarla, tank paletleriyle veya abluka hatlarıyla sınırlı değildir. Savaşın en az askerî saha kadar kanlı ve acımasız olan ikinci bir cephesi vardır: Kelimeler, manşetler, algoritmalar ve kavramlar üzerinden yürütülen "Algı İşgali."

Siyonist propagandası (Hasbara) ve onun Batı merkezli ana akım medyadaki (BBC, Sky News, CNN, NYT vb.) gönüllü ya da manipüle edilmiş uzantıları, 7 Ekim’den bu yana hakikati tersyüz etmek için entelektüel bir dezenformasyon savaşı yürütmektedir. Bir gazeteci olarak bu kirli dolapları, ajans illüzyonlarını ve kalemle işlenen suçları ifşa etmek mesleki ve ahlaki bir zorunluluktur.

A. Editoryal Suç Ortaklığı: Faili Gizleyen "Edilgen Dil" İhtilali

Bir haberde failin cümleden çıkarılması, tetiği çeken elin üzerini örtme sanatıdır. Siyonist katliamları aktarırken kullanılan edatsız ve edilgen dil, gazetecilik mesleğinin en büyük ahlak çöküşüdür.

  • Social Sciences & Humanities Open dergisinde yayımlanan ve 300’den fazla haberi kapsayan akademik içerik analizine göre; İngiliz medyasında (BBC, Sky News) Filistinli çocukların ölüm haberleri aktarılırken sistematik olarak "20 sivil hayatını kaybetti", "Gazze'de patlama sonrası ölümler yaşandı" gibi edatsız, failliz ve faili buharlaştıran yapılar kullanılmıştır.
  • Buna karşılık İsrailli kayıplar verilirken "Hamas teröristleri katletti" şeklinde etken ve faili net yapılar tercih edilmiştir.
  • Aynı çalışmada İrlanda medyasında (RTÉ) ise tarafsız gazetecilik namusu korunarak katliamın faili %86–91 oranında açıkça "İsrail hava saldırısı sonucu katledildi" şeklinde kaydedilmiştir.

İsrail Kayıpları Aktarılırken ──> ETKEN DİL ───> "Hamas sivilleri katletti" (Fail Net)

Filistin Kayıpları Aktarılırken ──> EDİLGEN DİL ──> "20 sivil hayatını kaybetti" (Fail Gizli)

İsrail ordusu bir hastaneyi bombaladığında "Hastanede patlama meydana geldi"; yüzlerce insan un kuyruğunda katledildiğinde "Gazze'de kargaşa esnasında can kayıpları yaşandı" diyen bu editoryal manipülasyon, faile diplomatik ve hukuki kalkan oluşturma suçudur.

B. Ajans Tekelleşmesi ve Zihinsel Sömürgecilik

Yerel ve ulusal medyanın önemli bir kısmı, ekonomik ve lojistik imkânsızlıklar nedeniyle küresel haber ajanslarının (Reuters, AP, AFP) servis ettiği hazır metinlere bağımlıdır. Haber merkezlerine düşen tek bir merkezî metin, binlerce gazeteye ve internet sitesine aynı başlıklarla, aynı taraflı çerçevelemeyle taşınmaktadır.

Siyonist propaganda aygıtı Hasbara, bilginin ilk kaynağını zehirleyerek dünya kamuoyunun neyi, nasıl göreceğini tayin etmektedir. "İsrail'in kendini savunma hakkı" meşru bir doktrin gibi sunulurken, Filistin halkının uluslararası hukuktan doğan işgale direnme ve kendi kaderini tayin etme hakkı "terör" parantezine hapsedilmektedir.

C. Tanıkların Yok Edilmesi: 209+ Gazetecinin Katledilmesi ve Sahaya Erişim Yasağı

Gerçeği karartmanın en vahşi yolu, tanıkları imha etmektir. CPJ (Gazetecileri Koruma Komitesi) ve RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler) verilerine göre; Gazze'de İsrail ordusu tarafından katledildiği belgelenen gazeteci ve basın çalışanı sayısı 209'u aşmıştır.

Bu rakam, II. Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı dâhil olmak üzere insanlık tarihinin en kısa sürede yaşanan en yüksek gazeteci katliamıdır. İsrail;

  1. Kamera tutan, sahadan canlı yayın yapan Filistinli gazetecileri ve ailelerini nokta atışı füze saldırılarıyla doğrudan hedef almış,
  2. Uluslararası bağımsız gazetecilerin Gazze Şeridi'ne girişini tamamen yasaklayarak sahadaki soykırım delillerinin karartılmasını hedeflemiştir.

Dünyaya "basın özgürlüğü" dersi veren Batılı medya devleri ise meslektaşlarının sistemli bir şekilde katledilmesi karşısında cılız kınama cümlelerinin arkasına saklanarak bu tanık kıyımına sessiz kalmıştır.

D. Hakikat Savaşçısı Gazetecinin Sorumluluğu

Gazetecilik yalnızca söyleneni aktarmak değil; anlatının kimin çıkarı için nasıl kurgulandığını ifşa etmektir.

Sözde "tarafsızlık" adı altında işgalci ile işgale uğrayanı, bombayı atan ile bombanın altında can veren bebeği aynı teraziye koymak gazetecilik değil, katliama editoryal onay vermektir. Hakikatin hafızası seçici olamaz. Bir gazetecinin asıl görevi; manşetlerle perdelenmek istenen soykırım gerçeğini, dilin sahteliğini ve o kelimelerin arkasındaki kanlı düzeni tüm çıplaklığıyla dünya kamuoyunun yüzüne çarpmaktır.

19. ULUSLARARASI TOPLUMUN ÖNÜNDEKİ SORU: HANGİ DEVLET HANGİ YETKİSİNİ KULLANDI?

Sonuç olarak tüm devletlerin bilançosu önümüzdedir:

  • Kim silah verdi? (ABD, Almanya)
  • Kim veto kalkanı oldu? (ABD)
  • Kim mahkemeye taşıdı? (Güney Afrika, Kolombiya, İrlanda, İspanya)
  • Kim somut yaptırıma imza attı? (Bogota Grubu)
  • Kim dijital alanı kararttı? (Big Tech)
  • Kim dip dalga oldu? (BDS Hareketi)
  • Kim ticaretini ve petrolünü akıtmaya devam etti? (BAE, Fas, bazı bölge devletleri)

Uluslararası sorumluluk, diplomatik yalanlarla değil; alınan ve alınmayan somut kararlarla tarihe kaydedilmektedir.

YURTTA SULH, CİHANDA SULH: GAZZE'NİN ENKAZINDAN YÜKSELEN ÇAĞRI

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, yalnızca bir dış politika anlayışı değil, barış içinde yaşamanın evrensel değerini hatırlatan tarihsel bir mirastır.

Çünkü barış, yalnızca silahların susması değil; adaletin sağlanması, insan yaşamının korunması ve toplumların kendi topraklarında özgürce yaşayabilmesidir.

Hiçbir devletin güvenliği, başka bir halkın güvensizliği üzerine inşa edilemez. Hiçbir siyasi hedef, masum insanların yaşam hakkından üstün tutulamaz.

Gazze'nin enkazı karşısında Atatürk'ün bu ilkesi, insanlığa temel bir sorumluluğu yeniden hatırlatmaktadır:

Kendi çocuklarımız için istediğimiz barışı, dünyanın bütün çocukları için de istemek.

Çünkü gerçek barış, yalnızca kendi yurdunda huzur aramak değil, başka yurtlarda yaşanan acılara da kayıtsız kalmamaktır.

SON SÖZ: GAZZE'NİN ENKAZI VE İNSANLIĞIN VİCDANI

Gazze'de yıkılan binalar bir gün yeniden yapılabilir. Yollar onarılabilir. Elektrik hatları yeniden çekilebilir.

Ancak katledilen çocukların yarım kalan hayalleri geri getirilemez. Koparılan kollar, bacaklar, yok edilen aileler ve yok edilen zeytin ağaçları geri verilemez.

Gazze'nin enkazı kaldırılacaktır. Fakat insanlığın uluslararası hukuka, BM'ye, basın özgürlüğüne ve Batı medeniyetinin sahte insan hakları nutuklarına duyduğu güven o enkazın altından bir daha asla çıkarılamayacaktır.

Sözü, binlerce sayfalık hukuk kitabından, uluslararası anlaşmalardan daha yalın ve evrensel olan o kadim emri tekrar haykırarak bitirelim:

לֹא תִרְצָח⟹ÖLDÜRMEYECEKSİN!

Ve son soruyu tüm dünya kamuoyunun vicdanına fırlatalım:

Gazze'de yalnızca masum çocuklar mı öldü, yoksa insanlığın “Bir daha asla” diyerek inşa ettiği tüm medeniyet iddiaları da o enkazın altında mı kaldı?

İTHAF:

Bu yazı; Gazze'de hiçbir suçu olmadığı hâlde hunharca katledilen mazlum Filistin halkının aziz hatırasına, yaşamları ellerinden alınan masum çocuklarına ve acıları dinmeyen bütün mağdurlarına ithaf edilmiştir.

#Gazze #Filistin #Palestine #Gaza #FreePalestine #GazzeİçinAdalet #FilistinliÇocuklar #ÇocuklarÖlmesin #Öldürmeyeceksin #YurttaSulhCihandaSulh #MustafaKemalAtatürk #İnsanHakları #YaşamHakkı #UluslararasıHukuk #SavaşSuçları #İnsanlıkVicdanı #Barış #Adalet #Gazetecilik #AraştırmacıGazetecilik #AntalyaBugün

Yayın Tarihi
25.10.2026
Bu makale 432 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

ÇOK OKUNAN

Arama Yap!