İnsanlık tarihi boyunca kendimizi diğer canlılardan ayıran en temel özelliğin “Akıl” olduğunu iddia ettik. Ancak felsefe tarihinin iki tanınmış ismi, Bertrand Russel ve Baruch Spinoza, bu konudaki kibrimizi sarsacak saptamalarda bulunurlar. Russel, bir asra yaklaşan ömrü boyunca insanın rasyonel bir varlık olduğuna dair bir kanıt aramış, fakat bu arayışın sonunda hüsrana uğradığını belirterek modern insanın irrasyonelliğine ironik bir darbe vurmuştur. Ona göre akıl, insana bahşedilen bir “Donanım” olmaktan ziyade, nadiren başvurulan bir “Potansiyel” gibidir.
Spinoza ise konuyu daha derin bir ontolojik zemine taşır. İnsanın duyguların, arzuların ve zihinsel yetersizliklerin esiri olduğunu savunan filozof, bu zayıflıkları teşhis etmeyi neredeyse “Tanrısal” bir erdem olarak görür. Spinoza’ya göre asıl bilgelik, ne kadar zeki olduğumuzu iddia etmek değil, zihnimizin ne kadar yanılmaya meyilli olduğunu kavrayabilmektir.
Her şeye rağmen… Mantıksal düşünme için tarihin en geniş imkânlarına sahip olduğumuz bir çağda; sahte haberler, komplo teorileri ve gerçek ötesi söylemler kamusal alanı adeta bir sis bulutu gibi kaplıyor. Sağlığımızdan gezegenimizin geleceğine kadar, pek çok ölümcül tehditle karşı karşıyayken şu soru hayati önem kazanıyor: Akılcılık tüm eylemlerimizin pusulası olmalı mıdır? Eğer buna itiraz ediyorsanız, bu itirazın kendisi ne kadar mantıklıdır?
Sosyal bilimlerden ve medyada popüler bir figür haline gelen “Akılsız insan” tasviri, modern bireyi evrimsel süreçte takılı kalmış, önyargılar ve yanılgılar ile dolu bir “Mağara sakini” olarak resmediyor. İnsan beyninin sadece safsatalar için bir oyun alanı olduğu yönündeki bu alaycı görüş, bilimsel bir gerçeklikten ziyade bir teslimiyettir. Oysa atalarımız olan avcı-toplayıcılar, sanılanın aksine ürkek kurbanlar değil; doğayı okuyan, hayatta kalmak için strateji geliştiren birer entelektüel problem çözücüydü.
Eğer insan türü sadece yanılgılardan ibaret olsaydı, doğanın yasalarını keşfedecek, dünyayı dönüştürecek ve bizzat kendi ihlal ettiği “Akılcılık kurallarını” formüle edecek zekâyı nereden bulurdu? Hatalarımızın listesini tutmak kolaydır; ancak bu liste, neden bu kadar zeki olduğumuzu açıklamaya yetmez. Asıl sorun, insan beyninin kapasitesinde değil, hâlihazırda üretilmiş rasyonel çözümlerin toplumun geneline ulaştırılması ve kabul görmesindedir.
Toplumumuz ve gezegenimiz için çözümler masada duruyor. Ancak en acil sorunumuz, bu çözümlerin değerine insanları ikna etmektir. Akılcı davranışı ve onun zıttını rasyonel bir temelde açıklamak zorundayız. Çünkü çağımızın getirdiği krizler, sadece birer “İletişim kazası” değil, varoluşsal birer sınavdır. Aklı, bir kenara atılmış eski bir araç olarak değil, bizi bu karanlıktan çıkaracak tek rehber olarak yeniden konumlandırmalıyız.
Modern hayatın hızı içinde kendimize sormamız gereken en sarsıcı soru şudur: Bir insanın gün içindeki tek kazancı, en büyük tesellisi, sadece uyku ve yemekten ibaretse, o varlığa hâlâ “İnsan” diyebilir miyiz? Eğer yaşam serüvenimiz sadece hayatta kalma güdülerinden ibaret olsaydı, doğadaki diğer canlılardan hiçbir farkımız kalmazdı. Sadece tüketen ve dinlenen bir varlık, biyolojik bir makineden fazlası değildir.
Oysa bizler, eşi benzeri görülmemiş bir zihinsel güçle donatıldık. İnsan zihni, sadece “şimdi” ile çevrelenmiş bir hapishane değildir; o, geçmişin derinliklerine bakabilen ve geleceğin belirsizliğini kurgulayabilen muazzam bir yeteneğe sahiptir. Bu, “İleriye” ve “Geriye” bakabilme yetisi, bize sadece bir hafıza değil, aynı zamanda bir vizyon ve muhakeme gücü verir.
Bize bahşedilen bu ilahi akıl ve entelektüel kapasite, içimizde atıl bir şekilde durması, kullanılmadan körelmesi için verilmemiştir. Bir cevherin değerini sadece işlendiğinde ortaya koyması gibi, insan aklı da ancak eylemle, sorgulamayla ve üretimle gerçek anlamını bulur. Donanımlı bir zihne sahip olup, onu sadece temel ihtiyaçların hizmetine sunmak, en büyük israftır.
Bugün her zamankinden daha fazla “Zihinsel bir uyanışa” ihtiyacımız var. İçimizdeki o muazzam potansiyelin çürümesine izin mi vereceğiz, yoksa bizi biz yapan o muhakeme yeteneğini hayatımızın merkezine mi koyacağız? Unutmamalıyız ki; insanı hayvandan ayıran temel fark, elindeki bu muazzam akıl hazinesini kullanma iradesidir. Zaman geçiyor ve bu yetenek, kullanılmadığı her an biraz daha karanlığa gömülüyor.
Böyle düşünüyor Gerontoloji ve Gerontologlar, bizden söylemesi...