Platon’un yaşadığı çağ ile Popper’in yaşadığı çağ arasında 2500 yıl var; buna rağmen Karl R. Popper, Platon’a karşı çıkar, onunla anlaşamaz. Bunun nedenini açıklayabilmem için Platon’un dönemine geri dönmemiz gerekiyor.
Sosyolojinin temel sorunlarından biri, insan varoluşunun temel sorunlarından biri ile örtüşmektedir: Anlama nasıl mümkün olabilir?
Özne ve nesne arasındaki ayrımın farkındalığı, insanlığın bilgi arayışının her zaman başlangıç noktası olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bilgisinin sınırlılıklarının farkına varmasıyla birlikte [“Bilmediğimi biliyorum” (Aristoteles)], bir özne olarak kendisi ile kendisini çevreleyen nesneler arasındaki ayrılığa ilişkin huzursuzluğu artar. O, başlangıçta naif bir şekilde varsayılan, ancak deneyimle kaybedilen özne-nesne-birliğini daha yüksek bir düzeyde yeniden kazanmaya çalışır.
Özne-nesne problemini çözmeye yönelik en eski önerilerden biri Platon tarafından ortaya atılmıştır. Platon, bir yandan anlamaya çalışılan öznenin, diğer yandan ona yabancı nesneler âleminin üzerinde, üçüncü bir âlem olarak, fikirlerden oluşan manevi bir dünyanın varlığını öne sürer.
Platonik “Fikirler” insan düşüncesine erişilebilir olup, deneyim nesnelerinin özünde de bulunurlar. Bu nedenle, özne ve nesne arasındaki uçurumu kapatırlar ve insanlara, “Fikirlere” olan aşinalıklarına dayanarak, çevrelerindeki dünyayı yalnızca duyusal deneyimleme olanağı olarak değil, aynı zamanda onu bu “Fikirlerin” bir tezahürü olarak anlama olanağı da sunarlar. Bu üçüncü âlemin keşfi, Platon'un büyük metafizik başarısıdır; “Fikirler” teorisi ile özne-nesne problemine dünya tarihi açısından bir çözüm sunmuştur.
Böylece, anlama arayışındaki özneye iki alan açılır: duyusal deneyime açık “Nesneler” alanı ve zihnin çabalarına açık “Fikirler” alanı. Platon, bilgi edinme sorununu “Beden gözü” ile görme ve benzer şekilde “Zihin gözüyle” görme imgesiyle ele alır. "Beden ve zihin" veya "Vücut ve ruh" ikiliği, hem bilgi edinme yöntemlerine, hem de bu bilginin içeriğine atıfta bulunur.
Fiziksel göz, zihinsel gözden farklı görür ve vücut gözleri ruhun gözlerinden farklı bir şey görür. Zihnin gözlerinin bu tekrar eden imgesi, Platon'a özgü olağanüstü bir şeyi ifade eder. Çünkü onun felsefesi, duyusal algının, aldatıcı görünüşlerin sunduklarının ötesine, zihnin dünyanın gerçek ve özsel doğası olarak tanıyabileceği “Şeye” doğru sürekli bir çabadan başka bir şey değildir.
Bir kişi, başka bir kişinin eylemlerini duyusal deneyim yoluyla algılayabilir; ayrıca bu diğer kişinin de kendi eylemlerini aynı şekilde deneyimleyebileceğini bilir. Ancak, iki kişi arasındaki ilişkinin nasıl gelişeceği, öncelikle birbirlerini nasıl deneyimlediklerini birbirlerine iletebilme yeteneklerine bağlıdır. “Ben seni görüyorum, sen de beni görüyorsun; ben seni deneyimliyorum, sen de beni deneyimliyorsun; ben senin davranışlarını görüyorum, sen de benim davranışlarımı görüyorsun; ama ben senin benimle ilgili deneyimlerini göremiyorum, hiç göremedim ve asla da göremeyeceğim, tıpkı senin benim seninle ilgili deneyimlerimi göremediğin gibi.” (R. D. Laing 1975: akt. Helle 2001, s. 8).
Burada görme, beden gözlerinin bir randımanı olarak kastedilmektedir; gözler tek başına özne ile nesne arasındaki uçurumu kapatamaz. Bunlar bize yalnızca olayların bir resmini veriyor; ancak olaylar özlerini ortaya çıkardığımızda tam olarak anlaşılabilir hale geliyor. Fakat bunu yapabilmek için, Platon'un “Fikirler” dünyasına zihnin gözleriyle bakmak gerekiyor.
Sürekli değişim halinde olan, ortaya çıkan ve yok olan duyusal deneyim nesnelerinin aksine, Platonik fikirler dünyası sabittir, değişmezdir. Platon'a göre, anlaşılabilir olan her şeyin ebediyen geçerli bir özü olmalıdır. Bilimin görevinin, nesnelerin “Gerçek doğası” olarak bu özü tanımak ve tanımlamak olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla bu, deneyimlenebilecek olanın özü olarak gizli bir gerçeği kavramakla ilgilidir. Bu nedenle Karl Popper, bilimin görevini bu şekilde anlayan yaklaşımı "Metodolojik özcülük" olarak tanımlar.
Özcülüğe karşıt görüş, “Metodolojik nominalizmdir”; bu görüş, özleri ortaya çıkarmayı görev edinmez, bu nedenle bir şeyin "Gerçek doğasını" sorgulamaz, bunun yerine bir şeyin "Davranışını" gözlemlemeye ve onu olabildiğince tarafsız ve doğru bir şekilde tanımlamaya odaklanır. Popper, metodolojik nominalizmin doğa bilimlerinde genel olarak kabul görmesinden memnuniyet duyuyor. “Diğer taraftan sosyal bilimler sorunları hâlâ büyük ölçüde özcü yöntemlerle ele alıyor. Bana göre bu, onların geri kalmışlığının başlıca nedenlerinden biridir.” (Popper: akt. Helle 2001, s. 9).
Ancak Popper için bu, yöntemlerin tartışılmasından çok daha fazlasını ifade ediyor. Kitabını 1930'lu yıllarda Avrupa'da yaşanan siyasi olayların etkisi altında yazdı. Platon'un “Fikirler” kuramında siyasi bir tehlike görüyor. “Platon'un siyasal felsefesindeki totaliter eğilimi analiz etmeye ve eleştirmeye çalışacağım” (Popper: akt. Helle 2001, s. 9). Popper, Platon'un fikirler teorisini siyasi açıdan tehlikeli bulsa da, onu ilk ve en etkili sosyal bilimcilerden biri olarak kabul eder. “Platon'un sosyolojisi, spekülasyon ve olguların hassas gözleminin ustaca bir karışımıdır” (Popper: akt. Helle 2001, s. 9).
Böyle düşünüyor Gerontoloji, bizden söylemesi...