Yaşı 98 olan çok yaşlı bir adam tanıyorum; 65 yaşında emekli olduktan sonra 75’ine kadar çalışmaya devam etmiş, şirket iflas edince iş dünyasından kopmuştu mecburen.
“7 yaşından beri ayaktayım” diyerek, 90 yıldır çalıştığını ima ederken, şikâyet eder gibi görünse de, aslında kendisi ile gurur duyuyor. 85 yaşında iken, “Yaşlılardan bıktım” demişti. Sebebini sorunca da şu cevabı verdi: “Elektrikli merdivenin sonuna geldikleri zaman önce durup, sağa mı sola mı gideceklerine karar vermeye çalışırken, geriden gelenleri hesaba katmıyorlar.”
Neredeyse 10 yıl sonra bağımlı hale geldiği tekerlekli sandalyesinden “Velhasıl bu yaşlılık hiç hoşuma gitmedi” diyerek kendisiyle alay etti. Şimdi diyor ki: “Hayatın tek gerçeği var: Dünyaya geldiğin an sonun başlangıcıdır.” Uzun süre yaşlılığın “Gülen yüzüyle” aktif, zinde ve sağlıklı bir yaşam sürmüş ama şimdi yaşlılığın “Ağlayan yüzü” ile tanışmak zorunda kalmıştır. Onda “Birçok yaşlılığı” görebiliriz ve bir istisna değil, aksine o, çağımızın tipik bir “Yeni yaşlısıdır” (Karl, 2012).
Müzeyyen Hanım (72), herhangi bir istatistik grafiğindeki “Yoksulluk sınırı altı veri noktası” değildir; yaşayan, nefes alan ve sessizce direnen bir figürdür ve onun dünyası artık oturduğu binanın merdivenleriyle sınırlıdır. Üçüncü kattaki dairesine çıkarken her basamakta dizlerindeki kireçlenme (osteoartrit) ona eşlik ediyor. Eskiden çarşı-pazar gezen o çevik kadın gitmiş, yerine poşeti bile bir yük, her basamağı bir engel olarak gören biri gelmiş. Görme yetisinin zayıflaması, kitap okuma sevdasını elinden almış; bu da dünyasını biraz daha karartmış. O, yüzlerce çocuk yetiştirmiş emekli bir edebiyat öğretmenidir. Eskiden mahallenin akıl danışılan “Hoca Hanımı” iken, şimdi dijitalleşen dünyada yolunu kaybetmiş bir yabancı gibidir. Arkadaş çevresi, taşınmalar ve vefatlar nedeniyle daralmış; çocukları kendi hayat mücadeleleri için başka şehirlere gitmiş. Sosyal statüsü kâğıt üzerinde “Saygın” olsa da, gerçekte marketteki en ucuz markayı seçerken, kimseyle göz göze gelmemeye çalışan “Görünmez” biri olmuş.
Müzeyyen Hanım için en büyük yük dizleri değil, gururudur. Sosyal yardıma başvurmayı bir “Yenilgi” ve “Sadaka” olarak görüyor. “Devlete yıllarca hizmet ettim, şimdi el mi açacağım?” düşüncesi, hak ettiği desteklere ulaşmasını engelleyen görünmez bir duvar. Gururu, onu daha fazla eve kapatıyor; çünkü dışarı çıkmak, hayata yetemediğini kendine itiraf etmek anlamına geliyor.
Selim Usta (68), sağlık politikalarında “Bakım yükü” ve “Kronik hastalık yönetimi” başlıklarının ete kemiğe bürünmüş hali. Onun en büyük düşmanı havadır. Ağır KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) hastası olduğu için her nefes, onun için kazanılması gereken bir savaştır. Parmak uçları oksijensizlikten hafifçe morarmış; evde tekerlekli oksijen tüpünü, adeta evcil bir hayvan gibi peşinden sürüklüyor. Eskiden keresteleri tek hamlede deviren o güçlü omuzlar çökmüş, göğüs kafesi sürekli bir darlık hissiyle öne eğilmiş. Selim Usta için “Sağlık hizmeti”, sadece bir ilaç değil, kelimenin tam anlamıyla “Hava” demek. Eskiden kasabanın en iyi marangozlarından biri olan, eli iş tutan Selim Usta, şimdi bir bardağı kaldırırken bile eşine muhtaç. Mesleki becerisiyle kazandığı “Usta” sıfatı, yerini “Bakıma muhtaç hasta” etiketine bırakmış. Eşi de yaşlı ve bel fıtığından mustarip; yani aslında “Bakıcı” da bakıma muhtaç. Selim Ustanın zihninde sürekli bir “ya tüp biterse?” ya da “eşim benden önce giderse?” korkusu hâkim. Hastalığın getirdiği fiziksel kısıtlama, onda derin bir yetersizlik hissi yaratıyor. Eskiden üreten biri olduğu için, şimdi sadece “Tüketen” ve “Yük olan” biri olduğunu düşünmek onu depresyona sürüklüyor. Gece yarısı gelen öksürük krizlerinde hissettiği o panik, sadece fiziksel değil, aynı zamanda sistem tarafından “Terk edilmişlik” duygusunun bir yansıması.
Hikmet Bey (85), Alzheimer hastalarının yaşadığı “Sürekli değişen dünya” karmaşası ve bakım verenin omuzlarındaki bedensel ve duygusal yükün bir prototipidir. Hikmet Beyin bedeni, beyninden gelen komutları artık tam olarak yerine getiremiyor. Alzheimer demansının orta evresindeki bu adamın yürümesi yavaşlamış ve dengesi bozulmuş; eskiden giyim-kuşamına titizlikle dikkat eden bu adam, bugün düğmelerini iliklemekte zorlanıyor; kişisel hijyenini tek başına yapamıyor. Bazen aynadaki yansımasını bile tanımıyor; gördüğü yabancıdan korkup ajite olabiliyor.
O, mahallenin eski muhtarıydı; herkesi ismiyle, sülalesiyle tanırdı. Şimdi torunlarının isimlerini dahi hatırlamıyor, onları bazen kendi çocuklarıyla karıştırıyor. Sosyal hayatı, aynı soruları sorması ve kelime bulmakta zorlanması nedeniyle daralmış durumda. Toplumda “Tuhaf” karşılanabilecek davranışlar sergileme riski nedeniyle, ailesi onu izole etmeye yöneliyor. Bu da Alzheimer hastalığının aslında “Bir aile hastalığı” olduğunu gösteriyor. Hikmet Bey, dün akşam ne yediğini hatırlamazken, 65 yıl önceki askerlik anlılarını en ince ayrıntısına kadar anlatabiliyor. Bu durum, yakın çevresindeki kişilerde “Hiçbir şeyi yok, işine geleni hatırlıyor” yanılgısı yaratsa da aslında o, zihnindeki boşlukları eski hatıralarla doldurmaya çalışıyor. Çevresini anlayamadığı için yoğun bir kafa karışıklığı ve buna bağlı olarak korku veya saldırganlık sergileyebiliyor. O artık bağımsız biri değil, hep birilerinin gözetimine muhtaç bir “Misafir” gibidir.
Enver Bey (94), “Yeni yaşlılık” (Karl, 2012) kavramının en somut örneğidir; aktif yaşlanmanın zirvesinden, bağımlı yaşlılığın gerçekliğine uzanan bir köprüdür. Enver Beyin bedeni, 90 yıl boyunca bir makine gibi çalışmış. 75 yaşına kadar iş dünyasının temposuna ayak uyduran o dinç adam, şimdilerde 94 yılın yorgunluğunu tekerlekli sandalyeye emanet etmiş durumda. Artık bedeni onu taşımaya yetmiyor; bir zamanlar yürüyen merdivenlerde duraksayan yaşıtlarına kızarken, şimdi kendi hareket alanı bir sandalyenin tekerlek izleriyle sınırlı. Yaşlılığın “Ağlayan yüzü” evresine geçmiş olsa da, gözlerindeki o muzip parıltı hâlâ yerinde. O, Cumhuriyet kuşağının “Çalışmak hayatın gayesidir” düsturuyla yetişmiş bir temsilcisi.
7 yaşından beri üretim çarkının içinde olması, onu sırf ekonomik bir aktör değil, sosyal bir otorite yapmış. Bu yaşta bile toplumun “Yavaşlılığına” tahammül edemeyen bu adam, Karl’ın (2012) tanımladığı o modern, aktif yaşlı tipolojisinden bir figür; sistemin bakımına ihtiyaç duyan “Bağımlı yaşlı” statüsüne geçişin sosyolojik sancısını yaşıyor. Onun hikâyesi, bireysel bir başarı hikâyesinden ziyade, çağımızın uzayan ömür grafiğinin bir yansıması. Enver Beyin psikolojisi, trajik olanı mizahla evcilleştirme, kontrol altına alma sanatı üzerine kurulu. Uzun yaşamından kaynaklanan gururla, “Bu yaşlılık hiç hoşuma gitmedi” diyebilecek kadar özgüvenli bir portre çiziyor. Ölümü “Dünyaya geldiğin an başlayan süreç” olarak tanımlayacak kadar rasyonel ve kabullenici. O, yaşlılığın getirdiği kayıplara yas tutmak yerine, durumun tezatlığıyla dalga geçerek, entelektüel üstünlüğünü koruyan bir zihnin yansımasıdır.
Böyle düşünüyor Gerontoloji, bizden söylemesi…
Yaşlılığın “Ağlayan ve gülen iki yüzü” ifadesi Gerontopsikolog Paul B. Baltes’e aittir.