Yaşlandıkça anladım ki, gerçeklere ve enformasyonlara dayalı olanın ötesinde, önceden hazırlanmış hazır cevaplar yoktur. Anladım ki ömür boyu öğrenme, ömür boyu soru sormakla mümkündür; soruları tükenenlerin ise, kendilerinin de tükendiğini ender diyemeyeceğim kadar sık gördüm.
Hiç kimse “Kendine soru sormadan” hayatını sürdüremez. Bilgiye duyulan ihtiyaç ister zorunluluktan, ister meraktan kaynaklansın, kendi başına haklı bir durumdur. Bu husus, aktif ruhun ve bilincin kendisinde mevcuttur.
Soru sormak ve cevap aramak, ilk insanlar için bir hayatta kalma tekniğiydi. Bugün bizler için böyle bir yaklaşım, yeryüzündeki sürekli uzayan zamanımızı özellikle anlamlı kılma fırsatı da sunuyor.
Elbette doğru soruları sormanız gerekiyor, çünkü yanlış soruların cevaplarını arayarak da hayatınızı boşa harcayabilirsiniz. En erken çocukluk dönemimizden itibaren sorular sorarız ve hayatımız boyunca sorular sormaya devam ederiz. Sorular, zihnin pencereleridir; keşfedilmemiş bir dünyaya açılan kapılardır. Bilinen ile bilinmeyen arasında bir bağlantı kurarlar. Günlerimizi dolduran soruların çoğu yalnızca bilgi ve cevap edinme amacına hizmet eder: “Nasılsın?” – “Saat kaç?” – “Buradan tren istasyonuna nasıl gidebileceğimi söyleyebilir misiniz?” …
Elbette en önemli sorular, neden soru sorma gerekliliği duyduğumuz sorusu etrafında dönüyor. Öğrenmemizin büyük çoğunluğu soru-cevap arasında gerçekleşir; bu nedenle sorular, çoğu öğretim yönteminin de temelini oluşturur. “Sokratik yöntemde”, “Diyalektikte”, karşıt görüşler yan yana getirilir ve ortaya atılan sorulara verilen cevaplar sorgulanarak tartışma ilerletilir. "Olaylara diğer yönden bakma" talebi ile çalışan bu yöntemin, insanı gerçeğe ulaştırması amaçlanıyor.
Yunan filozof Sokrates (M.Ö. 470-399), "Ebelik sanatı" olarak bilinen maieutik yöntemiyle insanlara doğru sorular sorarak bilgi edinmelerine yardımcı olduğu için insan düşüncesinin ebesi olarak kabul edilir. Maieutik (Yunanca "ebelik" anlamına gelir), Sokrates tarafından geliştirilen, hedef odaklı soruların (Sokratik diyalog) diğer kişinin bağımsız olarak içgörüler geliştirmesine yardımcı olduğu, didaktik bir şekilde bilgi aktarmak yerine, karşılıklı etkileşime dayalı bir yöntemdir. Amacı, iç görülerin diğer kişide "Doğuşuna" izin vermektir. Dolayısıyla, bilginin kendisi de cevabıyla birlikte dünyaya yeni bakış açıları getirir; zihnimizin meyveleri sorular aracılığıyla ekilir ve düşünme yoluyla hasat edilir.
Yaşlandıkça değişen sorularımız değildir; her zaman sorduğumuz sorulara verdiğimiz cevaplardır. Yaşlandıkça hazır cevapları olmayan ve ansiklopedide aramak yerine zihinsel bir keşif yoluyla daha iyi cevaplanabilecek türden sorulara da eğilimimiz artar; bu, iç gözlem, açıklık ve öz-tanıma ile birlikte tanıdık düşünce kalıplarının üstesinden gelme isteğini gerektiren bir tür öz-keşiftir. Yunus Emre’ye (1238/40-1320/21) göre gerçek bilgi insanın kendisini tanımasıdır. Bu yüzden şöyle demiştir: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır.”
Modern yaşamımızın bir eksikliği, kendimizi zorlu sorulara adayabileceğimiz ve yansıma yoluyla yaşamlarımızı yeniden düzenleyebileceğimiz yalnız kalma anlarına olan ihtiyacı göz ardı etmemizdir. Fransız filozof Simone Weil (1909-1943) de şöyle demiştir: "Herkesin yeterli alana, zamanını nasıl kullanacağını planlama özgürlüğüne, daha yüksek düzeyde dikkatli bir şekilde meşgul olma fırsatına, biraz yalnızlığa, biraz sessizliğe sahip olması gerekir."
Yaşımız ilerledikçe daha sık karşılaştığımız bu anlarda, kişisel olandan soyut olana doğru bir geçiş yaparız. Korkularımız ve ihtiyaçlarımızla, hırslarımız ve umutlarımızla özdeşleştirdiğimiz "Ben"den geçici olarak kurtuluruz ve kendiyle meşguliyetten de sıyrılan, daha yüksek "Dikkat düzeylerine" ulaşan ve kendimizi daha büyük bir "Bütünün" parçası olarak tanıdığımız "Ben"e doğru ilerleriz.
Gençlik yıllarımızda her sorunun cevabını bildiğimizi ya da istersek ya da dilesek her sorunun cevabını bulabileceğimizi düşünürdük. Bugün biliyoruz ki, sorularımıza kesin cevaplar asla bulamayız. Bu şekilde görünen şey, ortaya atılan sorunların yalnızca bir özetidir. Görünüşte bariz olsa da, her cevap bir veya daha fazla soruyu beraberinde getirir. Verilen cevapları düşündüğümüzde, daha da önemli veya daha net tanımlanmış olan yeni sorularla karşılaşırız.
Böyle düşünüyor Gerontoloji. Bizden söylemesi...