Uzun ve sağlıklı bir yaşamın, beklenti listemizde ilk sıralarda yer alıp almadığının cevabı uzmanlara göre çok kolaydır. Onlara göre “Herkes” uzun ve sağlıklı bir yaşamın rüyasını görüyor. Bu, belki doğrudur, ama “Herkes” dedikleri kimlerdir? Gerontolojik kitaplara, makalelere kısaca göz atınca, belirli sosyopolitik fikirlere dayandıkları ve kaçınılmaz olarak ideolojik ve kısmen irrasyonel unsurlar içerdikleri görülmektedir. Yaşlıların yaşamlarını ve yaşam tarzlarını tozpembe gözlükle gören çalışmaların, devlet kurumlarının yaptırdığı araştırmalara dayanması gerçekten dikkat çekicidir.
Modern tıbbın ve sosyal bilimlerin en büyük vaatlerinden biri, insan ömrünü uzatmak ve bu süreci “Sağlıklı” kılmaktır. Uzmanlar korosu, uzun ve sağlıklı bir yaşamın her bireyin birincil önceliği olduğunu savunurken, bu arzuyu adeta biyolojik bir aksiyom olarak savunurlar. Ancak, “Herkes uzun yaşamak ister” önermesi göründüğü kadar masum bir temenni midir? Gerontolojik literatürde sunulan “İdeal yaşlılık” portresinin ardındaki sosyo-politik katmanları ve bu söylemin devlet mekanizmalarıyla olan organik bağını eleştirel bir süzgeçten geçirmek gerekli görünüyor.
Gerontolojik literatürün büyük bir bölümü, yaşlanmayı sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda yönetilmesi gereken bir proje gibi ele alıyor. Kitaplar ve makaleler incelendiğinde, bu çalışmaların tarafsız birer bilimsel veri yığını olmaktan ziyade, belirli bir ideolojik çerçeveye oturduğu görülmektedir. Uzmanların dilindeki “Herkes” kavramı, sınıf, kültür ve ekonomik koşullardan bağımsızlaştırılmış bir kitleyi temsil eder. Yaşlanmanın getirdiği doğal kayıpları görmezden gelerek, sürekli bir “Zindelik” ve “Üretkenlik” talep etmek, rasyonel bir yaklaşımdan ziyade yaşlılık korkusuna dayalı irrasyonel bir reddedişi yansıtmaktadır.
Dikkat çekici bir diğer nokta, devlet kurumları tarafından yaptırılan araştırmalar, yaşlıların yaşam tarzlarını genellikle iyimser bir tabloyla resmeder. Bu “Tozpembe” bakış açısının birkaç stratejik işlevi vardır: Devlet için “Sağlıklı yaşlı”, sağlık harcamalarını minimize eden ve tüketim zincirinde kalmaya devam eden bireydir. Yaşlanma süreci bireysel bir “Başarı” veya “Başarısızlık” olarak sunulduğunda, devletin sosyal bakım yükümlülüğü bireyin omuzlarına yüklenir. Devlet destekli anketler, genellikle yaşlılığın zorluklarını değil, sistemin sunduğu olanakların ne kadar “İyi” kullanıldığını ölçer.
Modern Gerontolojinin en popüler kavramlarından biri olan “Başarılı yaşlanma”, aslında sınıfsal bir ayrıcalığın bilimsel kılıfıdır. İyi beslenen, düzenli egzersiz yapan ve stresten uzak yaşayan bir kesimin yaşlılık deneyimi, toplumun geneline bir zorunluluk olarak dayatılıyor. Eğer yaşlı kişi sadece sağlıklı ve aktif olduğunda değerli görülüyorsa, kırılgan ve bakıma muhtaç olan yaşlılar sistemin dışına itilmektedir. Bu durum, yaşlılık sürecindeki kaçınılmaz biyolojik düşüşü bir “Yenilgi” gibi göstererek, birey üzerinde ciddi bir psikolojik baskı oluşturmaktadır.
Uzun ve sağlıklı yaşam idealinin herkes için ortak bir rüya olduğu iddiası, bilimsel bir gerçeklikten ziyade politik bir kurgudur. Gerontolojik çalışmaların içindeki irrasyonel unsurlar ve devlet güdümlü araştırmaların iyimserliği, yaşlanmanın gerçek sancılarını ve sosyo-ekonomik adaletsizliklerini maskelemektedir. Gerçek bir yaşlılık politikası “Ebedi gençlik” vaat etmek yerine, yaşlanmanın getirdiği doğal kırılganlığı ve ölümü onurlu bir şekilde kucaklayabilen, ideolojik gözlüklerden arınmış bir bakış açısı getirmelidir. “Herkes” denilen kitle, artık bu uzmanların tozpembe anlatısının dışındaki gerçeklerle de yüzleşmek zorundadır.
Böyle düşünüyor Gerontoloji, bizden söylemesi...