Bütün kültürlerde “efsanevi su” vardır; İslam tasavvufundaki “bengi su” veya “ab - ı hayat”, yani hayat suyu veya “nehr-‘i hayat” veya “hayat çeşmesi” gibi kavramlara rastlıyoruz; Gılgamış Destanında bile efsanevi suyun insana hiç yaşlanmadan sonsuz yaşamı mümkün kıldığına inanılırdı. Avrupa’da 15-16. Yüzyılllarda “Gençlik Çeşmesi” veya “Gençlik Pınarı” inancına göre, bu suya çirkin bir yaşlı olarak girip, çıktığında gençliğin güzelliğine kavuşulduğuna inanılmaktaydı. İnsanlar her çağda yaşlılıkla ilgilenmişler ve yaşlanmamanın yollarını aramışlardı.
Bugün efsaneler yerini bilime bıraktı. Rybnikov tarafından 1929’da “Gerontoloji” olarak tanımlanan yaşlanmanın bilimi, son yarım asırda hızlı bir ilerleme kaydetti; Türkiye’de de 2009 yılından bu yana Gerontoloji öğretimi veriliyor. Ancak Gerontoloji bölümleri arasında işbirliği, bölüm sayısı artış hızının çok gerisinde kaldı. Üniversitelerimiz Gerontoloji bölümlerini açarken, üniversitelerin Gerontoloji bölümleri arasında iletişim kopukluğu sürüyor.
Yaşlanma süreçlerinin (bedensel – ruhsal) başlangıçtaki temel sorusu, insanın yaşamını uzatmanın mümkün olup olmadığı ve bunun nasıl başarılabileceğiydi. Bugün ise uzun yaşam süresinin nasıl daha fazla sağlık, daha fazla aktivite, daha fazla yaşam memnuniyetiyle bağlantılı kılınabileceği sorusuna ilgi duyuluyor.
Gerontoloji, Türkiye’de de “disiplinler arası” bilim dalı olarak tanımlanmaktadır; farklı bilim dalları bugün Türkiye’de de yaşlanma ve yaşlılık olgularıyla daha yakından ilgilenmektedir; ancak burada bir sistematiklikten söz edemeyiz. Herkes kendine göre hareket ediyor; elbette bilim insanlarına neyi nasıl incelemeleri gerektiği dikte edilememelidir; ama diyelim ki 100 Gerontologtan 90’ı yaşlılığın biyolojik-tıbbi, 5’i psikolojik yönlerini ve 5’i sosyal yönlerini araştırıyorsa, ortaya bir dengesizlik çıkıyor. Bilgiler belli bir noktada yoğunlaşırken, diğer boyutlar hakkında bilgi düzeyi çok geride kalıyor.
Bu sorunu nasıl çözebiliriz? Ülkemizin Gerontoloji bölümleri bir araya gelerek, ağırlıklı olarak incelemek istedikleri konuları (üst başlıkları) kendi aralarında paylaşabilirler; bu, diğer konuları ele alamayacakları anlamına gelmiyor ama diyelim ki A üniversitesi yaşlanmanın biyolojik-tıbbi yönlerini, B üniversitesi yaşlanmanın psikolojik yönlerini, C üniversitesi yaşlanmanın sosyal yönlerini, D üniversitesi yaşlanmanın kültürel yönlerini vs. ağırlıklı olarak inceleseler, bu “Üniversitelerin Gerontoloji alanında uzmanlaşması” olarak tanımlanabilir. Bu öğrenciler için de çok daha faydalıdır. Yaşlanmanın hangi boyutuna ilgi duyuyorlarsa, öğrenciler “Üniversite seçiminde” daha iyi bir seçim yapma şansına da kavuşacaktır. Şimdiki haliyle Gerontolojideki sistematiksizlik de ortadan kalkacaktır ve üniversiteler arası işbirliği gelişecektir.
Gerontolojinin üç temel sorusu vardır:
- İnsanın yaşamında değişimler nasıl meydana gelmektedir?
- Bu değişimlerin mümkün sebepleri nelerdir?
- Bu değişimlere etki edilebilir mi?
Bu genel sorular yaşlanmanın ilgi duyulan boyutuna göre spesifik hale getirilecektir. Örneğin A üniversitesi şu sorulara odaklanacaktır:
- İnsanın yaşamında biyolojik değişimler nasıl meydana gelmektedir?
- Bu biyolojik değişimlerin mümkün sebepleri nelerdir?
- Bu biyolojik değişimlere etki edilebilir mi?
Buna karşın B üniversitesi şu sorulara odaklanacaktır:
- İnsanın yaşamında psişik değişimler nasıl meydana gelmektedir?
- Bu psişik değişimlerin mümkün sebepleri nelerdir?
- Bu psişik değişimlere etki edilebilir mi? vs.
Bu şekilde bir stratejiden üniversiteler de fayda elde edecektir. Şimdiki haliyle göze batmayan, Gerontoloji alanında varlık gösteremeyen üniversiteler, yaşlanmanın spesifik bir alanında “Uzman Üniversite” olabilirse, imajı da yükselecektir.
Henüz 1980’li yılların ortalarında bir bilim insanı, insanın en fazla 130 yıl yaşayabileceğini belirtmiştir (“Maximum Lifespan”; Walford, 1984). Şimdiye dek onu yalanlayan hiçbir gelişme olmadı, yani bugüne dek 130 yılı aşan bir yaşam süresine rastlanmadı. Ancak “ileri yaşlı” kişilerin sayısı hızla çoğalıyor. Günümüzde artı, 80, 90 ve 100 yaşındakiler birer istisna değiller.
Yaşam süremiz uzamaya devam edecektir, ama uzun yaşadığından memnun olanların sayısı da buna paralel olarak çoğalmazsa, bu gelişme hem birey hem de toplum için anlamsız ve zorluklarla dolu olacaktır. Nihayetinde ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.
Böyle düşünüyor Gerontoloji, bizden söylemesi...