Bir ülkede siyasetçinin ahlakı, yaptığı konuşmalarla değil; hata yaptığında, kural ihlal ettiğinde ve kamuoyunun karşısına hesap vermesi gerektiğinde gösterdiği tavırla ölçülür.
Norveç’te yaşanan bir olay, Türkiye’de yıllardır cevap bekleyen bir soruyu yeniden gündeme getirdi: Kamu görevini yürütenler hata yaptığında neden sorumluluk üstlenmek yerine koltuklarını korumaya çalışıyor?
Kasım 2021’de Norveç Parlamentosu Başkanı Eva KRİSTİN Hansen’in, parlamento tarafından sağlanan lojmanla ilgili kurallara aykırı kullanım iddialarının ortaya çıkmasının ardından görevinden ayrılması, siyasi sorumluluk tartışmasını alevlendirdi.
Hansen, kuralları yanlış anladığını belirterek özür diledi. Olayla ilgili polis soruşturması da başlatıldı. Dolayısıyla mesele, yalnızca evinin parlamentoya 29 kilometre uzaklıkta olması değildi; kamu kaynaklarından yararlanma koşulları ve en üst düzeydeki bir yöneticinin sorumluluğuydu.
Eva HANSEN, devlete ait 50 metrekarelik bir daireyi (evet, tek odalı bir daire!) kötüye kullanmıştı. Norveç yasaları, bu dairede ikamet etmenin ancak evin Parlamento'dan 40 kilometreden fazla uzakta olması durumunda mümkün olduğunu hüküm altına almıştır. “Bu da yaklaşık 11 kilometrelik siyasi nezaketi boşa harcadığı anlamına geliyor!” Norveç kamuoyu bu olayı “şok edici bir skandal” olarak gördü. Ve Başkan, istifa etti!
Burada altı çizilmesi gereken nokta şudur: Bir kişinin istifa etmesi, suçlu olduğunun kanıtı değildir. Ancak görevini sürdürmesinin kurumun güvenilirliğine zarar verebileceğini düşünerek sorumluluk üstlenmesi, siyasi etik bakımından oldukça önemlidir.
Norveç’te olan bu olay bir siyasetçinin istifası meselesi değil; kamu görevlilerinin hesap verebilirliği, kamu kaynaklarının kullanımı ve siyasi sorumluluk anlayışıdır.
Türkiye’de kamu yönetiminde şeffaflık, dürüstlük, tarafsızlık ve hesap verebilirlik ilkeleri mevzuatta yer alıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığının yayımladığı etik ilkeler de kamu görevinin kişisel çıkar sağlamak amacıyla kullanılamayacağını açıkça ortaya koyuyor.
Türkiye’de sorumluluk var ama hesap soran yok!
Bir ülkede kamu kaynaklarını kullanan siyasetçilerden hesap sorulması, demokratik denetimin önemli bir parçasıdır. Ancak sağlıklı bir karşılaştırma için istifa sürecinin yanında soruşturmanın nasıl yürütüldüğüne, kamu zararının nasıl hesaplandığına ve benzer olaylarda aynı kuralların herkese uygulanıp uygulanmadığına da bakılmalıdır.
Türkiye’de siyaset, bazıları için kamu hizmeti üretmenin aracı olmaktan çıkıp makamı ve nüfuzu koruma mücadelesine dönüşmüştür. Böyle bir ortamda kurumlara güven duyulur mu?
Bir iktidar, başarısızlığı kabul etmek yerine sürekli mazeret üretiyorsa, bir yönetici kendi sorumluluğunu tartışmak yerine sürekli topu alt kademelere atıyorsa, bir siyasi yapı kendi mensuplarına yöneltilen iddiaları araştırmak yerine savunma refleksiyle hareket ediyorsa burada ciddi bir hesap verebilirlik sorunu vardır.
Bir iddia ortaya atıldığında peşinen suçlu ilan etmek, kişiyi itibarsızlaştırmak adalete aykırıdır. Zira “lekelenmeme bir haktır.” Fakat bu kural iktidara veya güç sahiplerine bir hak gibi görünüp, diğer kesimler için uygulanmıyorsa; burada adalet ve hukuktan bahsedilemez. Asıl ölçü, kişinin kim olduğu değil, ne yaptığı ve bunun hangi delillerle ortaya konulduğudur.
Türkiye’de siyasi sorumluluk tartışmalarında üzerinde durulması gereken birkaç yapısal mesele var. Bunlar:
- Siyasi sadakat, liyakatin önüne geçmiştir. Atamalarda ve görev dağılımında liyakat yerine kişisel yakınlık veya siyasi bağlılık belirleyici hâle gelmiştir.
- Denetim mekanizmaları, bağımsızlığını ve etkinliğini yitirmiştir. Çünkü denetim onucunda gerçekleşen mali operasyonlar iktidara yakın kişi ve kurumlara uğramamaktadır.
- Siyasi korumacılık ve çifte standart algısı yaygındır. Benzer olaylarda farklı kişilere farklı muamele adaleti ve güvenilirliği zedeler.
- İstifanın siyasi bedeli çoğu kez yoktur. Batı ülkelerinde istifa, sorumluluk üstlenmenin bir yolu olarak görülürken, Türkiye’de görevden ayrılmak siyasi yenilgi sayılmaktadır.
- Vatandaşın tepkisinin sonuçsuz kalmaktadır. Türkiye’de kamuoyu eleştirileri somut bir denetim, açıklama veya düzeltici işlem doğurmadığından hesap sorma kültürü zayıftır.
Suç iddiası varsa, orada siyaset değil hukuk konuşmalıdır. Bir kamu görevlisi hakkında suç işlendiğine ilişkin ciddi iddialar varsa mesele, onun hangi siyasi çevreye yakın olduğu değildir. Mesele, iddiaların delillerle incelenmesi ve hukukun gereğinin yerine getirilmesidir.
Soruşturma açılması suçluluğun kanıtı değildir. Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir. Bununla birlikte hiçbir makam, kişinin hesap vermekten muaf tutulmasını sağlayan bir ayrıcalığa dönüşmemelidir.
Norveç örneğinden çıkarılacak ders; kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgilidir. Kuralların üst düzey yöneticiler için de geçerli olması, iddiaların bağımsız biçimde araştırılması ve kamuoyunun cevap alabilmesidir.
Türkiye'nin de ihtiyacı olan budur.
Büyük projelerden küçük harcamalara, kamu ihalelerinden idari atamalara kadar her alanda aynı sorular sorulabilmelidir: Kararı kim verdi? Dayanağı neydi? Denetim yapıldı mı? Bir hata veya ihlal varsa nasıl düzeltildi? Kamu zararı varsa nasıl karşılandı? Bu sorulara cevap vermek, yöneticilere karşı düşmanlık değil, demokratik denetimdir.
Ve unutulmamalıdır: Devletin itibarı, sorumluların koltuklarını korumakla değil; hukuku, adaleti ve kamu vicdanını korumakla yükselir.