Bakım sigortası, genellikle yanlış anlaşılmış ve hayal kırıklığına yol açmıştır. Bu açıdan bakıldığında kendimizi “Şanslı” (!) olarak görebiliriz. Çünkü ülkemizde bakım sigortasının olmaması, bizi bu hayal kırıklığından kurtarmıştır.
Diğer ülkelerdeki “Şanssızlar”, ülkelerinin sosyal güvenlik hukukunun ilkelerine aykırı olarak, bakım ihtiyacı durumunda kısmi ihtiyaçları karşılamak üzere tasarlanmış kısmi bir güvenlik katkısıyla desteklendiklerini görünce, tabii biraz canları sıkıldı. Çünkü bu yeni sosyal sigorta aracılığıyla evde veya hastanede veya bakımevinde verilen bakımın tüm ihtiyacını karşılamadığını gördü.
Ayakta tedavi sektöründe, aile içinde veya eşler arasında gayri resmi olarak sağlanan yardımlara, bakım sigortası aracılığıyla sağlanan kısmi hizmetler ve hastanın/bakıma muhtaç kişinin kendi satın alımlarına veya sosyal yardımlarla finanse edilen ek hizmetlere dayanan çeşitli kaynaklar, elbette kolay katlanılır şeyler değildir (!)
Yatarak tedavi sektöründe de finansman, sigortalıların katkılarından oluşan, muhtemelen ek sosyal yardım ödenekleriyle desteklenen ve bakım sigortası tarafından kısmen karşılanan bakım maliyetlerine yönelik, sabit bir miktardan oluşan bir yardım karışımı esasına dayanan yardımlar sebebiyle bakım sigortası hem yardım sağlama, hem de finansman açısından, insanların beklentilerini tam olarak yerine getiremedi (Schmidt ve Klie 2000, s.10).
Türkiye’de bakım politikasının olması da, bakım sigortasının olmaması “Şansı” (!) ile bağlantılıdır. Çünkü “Sigorta” olsa, daha önceden “Kanun” hazırlamak gerekecektir. Yasal dayanağı olmayan bir bakım sigortası olamayacağına göre, bir de önceden hazırlanması gereken “Bakım yasası” gerekir ki, bununla politikacılarımızı yormaya gerek yoktur. Özellikle ilgili gibi görünen ama yaşlılık politikalarından bihaber, ülkemizde politika yapan ilgililerin özellikle yerel yönetimlerin başındaki uygulamacıların yorulmaması lazım, çünkü onların çok daha “Önemli” işleri var; bunları herkes bildiği için saymaya gerek yok; değmez!
Bakım politikası yerine sağlık politikası var; yetmez mi yani? Sağlık politikası çerçevesinde “Bakım hizmeti” verilemez mi? Hasta bakımı hizmeti verilebilir, ama yaşlı bakımı yalnızca hasta bakımı değildir; yaşlı bakımının içinde hasta bakımı da vardır, ama hasta bakımının içinde yaşlı bakımı yoktur.
Demans hastaları çoğunlukla evde, genellikle yıllarca, kızları, gelinleri veya eşleri, hatta torunları ve diğer akrabaları tarafından bakılır. Onların evde bakım konusunda karşılaştıkları sorunlar ülkemizde kapsamlı bir şekilde ele alınmamıştır; bu problem hakkında çok “Laf” eden, boş teneke gibi “Tıngırdayanlar” çok var, ama “Çalışan” yok. Hele yerel düzeyde yaşlıların bakımına kafa yoranın sayısı bir elin parmak sayısından az.
Sosyal güvenlik sistemimizin reformasyona ihtiyacı var mı? Gerontolojinin perspektifinden bakarsak, VAR; diğerlerinin bakış açısından ne gördüklerini bilemiyorum ama anlaşılan odur ki, bakıma muhtaçlık diye bir olguyu göremiyorlar. Seçimler yaklaşınca görmeye başlarlar, sonrası Allah kerim. Hayırlısıyla seçimleri atlatınca konuyu yine önümüzdeki 25 yıl Gerontolog olarak dile getiririz, diğerleri de kaval dinler gibi bizi dinler. “Power Point Gerontolojisi” pek makbul. Zaten Gerontoloji eğitimi almışlar bunu çok önemsemezler.
İnsanlığın genel olarak önceki yüzyıllara kıyasla daha sağlıklı, daha refah, daha iyi beslenmiş ve daha eğitimli, yaşam beklentisinin daha yüksek olduğu ve savaşlardan, cinayetlerden ve kazalardan daha az etkilendiği tabii ki sevinilecek şeyler (Pinker 2025), tamam da dünyada bir taraftan doğurganlık ve nüfus artış oranlarında önemli düşüşler oluyor, diğer taraftan ekonomik ve sosyal gelişim artışları yaşanıyor (Bryant 2007, Lee 2003), ama aynı zamanda doğurganlık, ekonomik ve sosyal gelişimle birlikte azalıyor. Kalkınma ve doğurganlık düşüşü arasındaki bağlantı, dünya nüfusunun yarısından fazlasının artık yenilenme düzeyinin altında kalan doğurganlığa sahip bölgelerde yaşadığını gösteriyor (Wilson 2004). Türkiye’de 2001 yılında doğurganlık 2,1 çocuk idi. Bu geçmişe göre çok düşüktür; 1960'larda 6,1 idi (Tufan 2007). 2024 yılı sonunda ise 1,5 düzeyine gerilemiştir (TÜİK 2026) .
Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de düşük doğurganlık eğilimi artık geri dönüşü olmayan bir durumdur. Nüfusumuzun hızlı yaşlanması ve uzun vadede olası azalma ihtimali dikkate alınırsa, sosyoekonomik ve politik endişelere kapılmamak, akıllı bir davranış değildir. Şu sözlerin Bertrand Russel’e ait olduğu kabul ediliyor, acaba haklı mıdır? Ne dersiniz?
“Bana anlatılan ve öğretilen her şeye göre, insan akıl yeteneğiyle donatılmıştır. Uzun bir ömür boyunca bu tezin doğruluğunu teyit etmek için gayretle çalıştım – ne yazık ki en ufak bir başarı elde edemedim.”
Belki yanılıyorum. Ama genel yaklaşım ve durum budur. Ve böyle düşünüyor Gerontoloji ve Gerontologlar, bizden söylemesi…