Azerbaycan’ı Türkiye’deki sosyal medya tartışmalarının, siyasi kamplaşmaların ve trol hesapların bakış açısıyla değerlendirmemek gerekir. Hele hele Azerbaycan’ın devlet aklını, güvenlik politikalarını ve dış ilişkilerini küçümseyerek yorumlamak yanlıştır.
Azerbaycan, yalnızca coğrafi konumu ve nüfusuyla değil; tarihsel devlet tecrübesi, güvenlik bürokrasisi, istihbarat geleneği ve bölgesel dengeleri okuma kapasitesiyle değerlendirilmesi gereken bir devlettir. Bugün izlediği politikaların arkasında bağımsızlığını koruma, toprak bütünlüğünü güvence altına alma ve özellikle İran gibi bölgesel güçlerin baskısı karşısında kendi egemenlik alanını muhafaza etme arayışı bulunmaktadır.
Azerbaycan’ın İsrail ile olan ilişkilerinide sorgulamadan önce kendi geçmişimize bakmak gerekir. Türkiye’nin dün millî çıkarları doğrultusunda yaptığı tercihleri, bugün Azerbaycan yapıyor diye eleştirmek ne kadar tutarlıdır?
Bu nedenle Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkilerine bakarken yalnızca Gazze üzerinden yürüyen duygusal tartışmalara değil, tarihsel gelişmelere ve jeopolitik gerçeklere de bakmak zorundayız.
1919’dan bugüne uzanan istihbarat geleneği
Azerbaycan’ın istihbarat geçmişi Sovyetler Birliği döneminden çok daha öncesine uzanır. 28 Mayıs 1918’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, 25 Şubat 1919’da Harp Bakanlığı kadrosuna ilişkin yasayı kabul etti. Aynı dönemde Genelkurmay bünyesinde istihbarat ve karşı istihbarat birimi oluşturuldu. 11 Haziran 1919’da ise karşı-devrim faaliyetleriyle mücadele etmek üzere ayrı bir güvenlik yapılanması (Karşı-Devrimle Mücadele Teşkilatı) kuruldu. Bu adımlar, Azerbaycan’ın modern devlet geleneği içinde istihbarata verdiği önemin göstergesidir.
Sovyet döneminde bu yapı KGB bünyesinde şekillendi. Haydar Aliyev, 1958’de Azerbaycan KGB’sinde karşı istihbarat biriminin başına geçti, 1964’te başkan yardımcısı oldu ve 1967’de Azerbaycan KGB Başkanı olarak atandı. Daha sonra Sovyetler Birliği’nin en üst siyasi yönetim organı olan Politbüro’nun asil üyeliğine kadar yükseldi. Bu güvenlik bürokrasisinden gelen tecrübe, bağımsızlık sonrasında Azerbaycan’ın devlet yapılanmasının şekillenmesinde etkili oldu.
İlham Aliyev döneminde güvenlik kurumları yeniden yapılandırıldı. 14 Aralık 2015 tarihli kararnameyle Millî Güvenlik Bakanlığı temelinde Devlet Güvenlik Servisi ve Dış İstihbarat Servisi oluşturuldu. Bu, iç güvenlik ve dış istihbarat görevlerinin ayrı yapılar altında yürütülmesine yönelik önemli bir düzenlemeydi. Azerbaycan’ın güvenlik kurumlarını küçümseyenlerin öncelikle bu tarihsel birikimi görmesi gerekir.
İsrail ile ilişkiler: Duygusal değil, stratejik bir tercih
Haydar Aliyev’in bağımsızlık sonrasında izlediği dış politikayı anlamak için 1990’lı yılların Azerbaycan’ına bakmak gerekir. Ülke, Karabağ savaşı, toprak kayıpları, ekonomik sıkıntılar ve uluslararası diplomasi alanında ciddi sorunlarla karşı karşıyaydı. Üstelik 1992 yılında ABD Kongresi’nde kabul edilen Özgürlük Destek Yasası’nın 907. maddesi, Azerbaycan hükümetine yönelik Amerikan yardımını kısıtlamıştı. Bu düzenleme, Washington’da Azerbaycan’ın diplomatik ve siyasi destek arayışını daha da önemli hâle getiriyordu.
Haydar Aliyev bu koşullarda ABD’deki siyasi çevrelerle ve Yahudi kuruluşlarıyla ilişkileri geliştirmeye önem verdi. İsrail ile ilişkilerin geliştirilmesi de bu çok yönlü diplomatik arayışın bir parçasıydı. 907. maddeye ilişkin kısıtlamalar 2002 yılında Başkan George W. Bush tarafından başkanlık yetkisiyle geçici olarak askıya alındı; madde tamamen kaldırılmadı, sonraki yıllarda her başkan tarafından yıllık olarak uzatıldı. Bu düzenleme, Azerbaycan’ın dış politika ve güvenlik diplomasisinin hangi koşullarda yürütüldüğünü gösteren önemli bir örnektir.
İsrail, Azerbaycan’ın bağımsızlığını 25 Aralık 1991’de tanıdı. İki ülke arasında 7 Nisan 1992’de diplomatik ilişkiler kuruldu. İlerleyen yıllarda savunma sanayii, istihbarat, enerji, siber güvenlik ve teknoloji alanlarında işbirliği geliştirildi. Azerbaycan açısından bu ilişkinin anlamı yalnızca İsrail ile diplomatik yakınlık değildir; aynı zamanda savunma kapasitesini geliştirmek, teknolojiye erişmek, askerî ihtiyaçlarını çeşitlendirmek ve uluslararası alanda yeni ortaklıklar kurmaktır. Bir devletin dış politikasını değerlendirirken kendi güvenlik ihtiyaçlarını ve bulunduğu coğrafyayı hesaba katmak gerekir.
Türkiye’nin İsrail geçmişi
Azerbaycan’ı İsrail ile ilişkileri nedeniyle eleştirenlere bir soru sormak gerekir: Türkiye’nin İsrail ile geçmişte kurduğu ilişkileri unuttuk mu?
Türkiye, Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülke oldu. Özellikle 1990’lı yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler stratejik bir boyuta taşındı. 1996 yılında askerî işbirliği anlaşması imzalandı; askerî eğitim, savunma sanayii, teknoloji ve güvenlik alanlarında kapsamlı işbirliği geliştirildi. Türkiye, o dönemde kendi güvenlik ihtiyaçları ve dış politika öncelikleri doğrultusunda İsrail ile ilişkilerini geliştirmeyi tercih etti.
Daha sonra Filistin meselesi, Gazze’deki operasyonlar, 2009 Davos çıkışı ve 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara baskını ilişkileri ciddi biçimde gerdi. 2016 yılında normalleşme süreci başladı, 2022’de büyükelçiler yeniden atandı. İsrail Cumhurbaşkanı İshak Herzog Ankara’yı ziyaret etti. 19 Eylül 2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Netanyahu New York’ta görüştü. Ancak 7 Ekim 2023 sonrasında Gazze’de yaşanan ağır insani yıkım ve İsrail hükümetinin politikaları Türkiye-İsrail ilişkilerini yeniden kopma noktasına getirdi.
Bugün Türkiye’nin Filistin ve Gazze konusundaki tutumu ortadadır. Fakat tarihsel gerçek de ortadadır: Türkiye, dün kendi devlet çıkarları doğrultusunda İsrail ile askerî ve stratejik ilişkiler kurmuştur. Azerbaycan da bugün kendi devlet çıkarları doğrultusunda benzer ilişkileri sürdürmektedir. Türkiye’nin geçmişte yaptığı bir tercihi, Azerbaycan bugün yapıyor diye eleştirmek hangi tutarlılıkla açıklanabilir?
İsrail hükümetinin Gazze politikasını eleştirmek başka, Azerbaycan’ın kendi güvenlik ve dış politika tercihlerini sorgulamak başkadır.
Asıl mesele: Azerbaycan’ın İranlaşmama mücadelesi
Azerbaycan’ın güvenlik politikalarını anlamak için yalnızca İsrail’e bakmak yeterli değildir. İran faktörünü de hesaba katmak gerekir. Azerbaycan, güneyinde İran, kuzeyinde Rusya, batısında Ermenistan ve doğusunda Hazar Denizi bulunan son derece hassas bir jeopolitik konumdadır. Üstelik İran’da milyonlarca Azerbaycan Türkü yaşamaktadır. Bu durum iki ülke arasındaki ilişkileri sıradan bir komşuluk ilişkisinin ötesine taşımaktadır.
İran’ın bölgesel nüfuz politikaları, dinî ve ideolojik ağları, güvenlik yapılanmaları ve Güney Kafkasya’daki çıkarları Bakü açısından yakından takip edilmesi gereken başlıklardır. Azerbaycan’ın temel hassasiyetlerinden biri, İran merkezli dinî-siyasi nüfuzun kendi toplumsal ve siyasi düzeni üzerinde belirleyici hâle gelmesini önlemektir.
Burada kullanılan “İranlaşmama” kavramı, bir din veya mezhep karşıtlığı değildir. Mesele, başka bir devletin dinî ve ideolojik yapılanmalar üzerinden Azerbaycan’ın iç siyasetine, eğitim sistemine, güvenlik kurumlarına veya toplumsal hayatına nüfuz etmesine izin verilmemesidir. Bir devletin laiklik anlayışını ve anayasal düzenini koruma hakkı vardır. Azerbaycan’ın güvenlik kaygıları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Özellikle İran sınırına yakın bölgelerdeki dinî-siyasi yapılanmaların, dış bağlantılı örgütlenmelerin ve radikal grupların faaliyetleri güvenlik kurumlarının dikkatle incelemesi gereken konulardır. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: İran bağlantılı radikal ağların varlığına ilişkin güvenlik endişeleri ile başörtüsü kullanan bütün vatandaşları veya barışçıl dinî talepleri aynı kefeye koymak doğru değildir. Güvenlik tehdidi varsa, bunun somut istihbarat, delil ve hukuk çerçevesinde ortaya konulması gerekir.
Azerbaycan’ın laik devlet yapısını koruma hakkı kadar vatandaşlarının din ve vicdan özgürlüğünü, özellikle çocukların eğitim hakkını koruma yükümlülüğü de vardır. Devlet aklı, güvenlik ile özgürlük arasında hukuka dayalı bir denge kurabilmektir.
Başörtüsü tartışması ve güvenlik kaygısı
Son dönemde Azerbaycan’da okullardaki kıyafet düzenlemeleri üzerinden yaşanan tartışmalar, meselenin yalnızca bir okul kıyafeti tartışması olmadığını göstermiştir. 21 Eylül 2026 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla devlet okullarında “okul üniformasının birliğini bozan” ve “genel eğitimin laiklik ilkesiyle bağdaşmayan” ek kıyafet unsurları yasaklanmıştır. Metinde başörtüsü açıkça zikredilmemekle birlikte, uygulamada bazı okullarda başörtülü öğrencilerin ve öğretmenlerin içeri alınmadığı yönünde haberler yayılmış, protestolar yaşanmış ve gözaltılar gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler Türkiye’den de siyasi açıklamalara neden olmuştur.
Azerbaycan yönetiminin laik eğitim ve devlet düzenini koruma yaklaşımını anlamak gerekir. Ancak bu yaklaşımın uygulanmasında öğrencilerin eğitim hakkının zedelenmemesi, hukuki belirlilik ve ölçülülük ilkelerine uyulması da şarttır. Asıl üzerinde durulması gereken konu ise dinî hassasiyetlerin siyasi ve örgütsel amaçlarla kullanılma ihtimalidir. İran’ın bölgesel nüfuz politikaları dikkate alındığında, Azerbaycan’ın kendi ülkesindeki yabancı bağlantılı dinî yapılanmaları ve radikal örgütlenmeleri takip etmesi anlaşılabilir bir güvenlik yaklaşımıdır.
Bununla birlikte, mevcut başörtüsü protestolarının İran tarafından organize edildiğini kanıtlayan bağımsız ve kesinleşmiş bir bulgu ortaya konulmuş değildir. Dolayısıyla bu konuda kesin hüküm vermek yerine, dış müdahale ihtimalinin somut delillerle araştırılmasını savunmak gerekir. Modern güvenlik anlayışında tehditler bazen silahla değil; propaganda, örgütlenme, finansman, sosyal medya ve toplumsal kutuplaşma üzerinden ilerler. Devletlerin bu ihtimallere karşı tedbir alması doğaldır. Ancak güvenlik tedbirleri de hukuk devleti ilkelerinin dışına çıkmamalıdır.
Türkiye, Azerbaycan’ın iç işlerine karışmamalı
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, sıradan iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiden ibaret değildir. Şuşa Beyannamesi ile müttefiklik düzeyine taşınan, tarihî, kültürel, siyasi ve stratejik temellere dayanan özel bir ilişkidir. Ancak kardeşlik, bir ülkenin diğer ülkenin iç işlerine müdahale etme hakkı anlamına gelmez.
Azerbaycan’ın kendi eğitim politikası, güvenlik yapılanması, laiklik anlayışı ve dış ilişkileri hakkında karar verme yetkisi Azerbaycan devletine ve halkına aittir. Türkiye’de bir siyasetçinin, danışmanın, gazetecinin veya sosyal medya kullanıcısının Azerbaycan’ın iç meseleleri hakkında eleştiri yapması elbette mümkündür. Fakat eleştiri ile başka bir ülkenin egemenlik alanına müdahale etmeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
Nitekim 30 Ekim 2026’da Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine İlham Aliyev’in katılmaması (Azerbaycan’ı Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un temsil etmesi) ve iki ülke arasında başörtüsü tartışması üzerinden yaşanan diplomatik gerilim, kardeşlik ilişkilerinde karşılıklı hassasiyetin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Türkiye ile Azerbaycan arasında görüş ayrılıkları olabilir. Bu, iki devletin düşman olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, gerçek kardeşlik farklılıkları konuşabilmek, birbirinin egemenlik haklarına saygı göstermek ve ortak çıkarları koruyabilmektir.
Türkiye’nin Azerbaycan’a ihtiyacı olduğu kadar Azerbaycan’ın da Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Bu ilişkinin günlük siyasi polemiklere kurban edilmesine izin verilmemelidir.
Azerbaycan’ın tercihlerini küçümsemeyin
Azerbaycan, bağımsızlığını kolay kazanmadı. Topraklarını, egemenliğini ve devlet bütünlüğünü korumak için ağır bedeller ödedi. Karabağ meselesi, İran ve Rusya ile ilişkiler, Ermenistan’la yaşanan çatışmalar, enerji koridorları, Hazar Denizi ve bölgesel güç mücadeleleri Azerbaycan’ın dış politikasını doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla Bakü’nün İsrail ile ilişkilerini yalnızca ideolojik bir pencereden değerlendirmek eksik kalır.
Bir ülkenin başka bir ülkeyle savunma, istihbarat veya teknoloji alanında işbirliği yapması, o ülkenin bütün politikalarını onayladığı anlamına gelmez. Türkiye de geçmişte bunu yaptı. Azerbaycan da bugün kendi çıkarlarını, güvenliğini ve bölgesel konumunu gözeterek hareket ediyor.
Gazze’deki insanlık dramına karşı çıkmak, İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek ve Filistin halkının haklarını savunmak elbette mümkündür. Bunların hiçbiri Azerbaycan’ın egemenlik haklarını tartışmaya açmayı gerektirmez. Azerbaycan’ın politikalarını eleştirebiliriz; ancak bunu yaparken tarihsel gerçekleri, güvenlik kaygılarını ve devletlerin egemenlik haklarını göz ardı edemeyiz.
Türkiye ile Azerbaycan’ın her konuda aynı politikayı izlemesi gerekmez. Önemli olan, birbirlerinin millî çıkarlarına, egemenlik haklarına ve devlet kararlarına saygı göstermeleridir.
Azerbaycan’ı küçümsemeyin. Bakü’yü sosyal medya yorumlarıyla, trol hesapların paylaşımlarıyla veya günlük siyasi tartışmalarla yönlendirebileceğinizi düşünmeyin. Azerbaycan’ın kendi istihbaratı, kendi güvenlik kurumları, kendi tarihsel tecrübesi ve kendi devlet aklı vardır.
Türkiye’nin görevi Azerbaycan’a akıl vermek değil; onunla eşit egemen iki devlet olarak istişare etmek, ortak güvenlik çıkarlarını korumak ve kardeşlik ilişkisini güçlendirmektir.
Dün Türkiye’nin kendi millî çıkarları için yaptığı tercihleri bugün Azerbaycan yapıyor diye yargılamak yerine, önce kendi geçmişimizle yüzleşelim.
Unutmayalım:
Kardeşlik, aynı düşünmek değil; farklı düşünürken de birbirinin egemenliğine saygı göstermektir.
#Azerbeycan #Türkiye #Uluslararasıilişkiler