DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Dünyaya/Türkiye'ye Sihirli Aynalarının Yanılsamasıyla Bakmak!

Hayatında bir defa bile lunaparklardaki sihirli aynalara bakmış olanlar bilir: Aynada gördüğünüz kişi sizsinizdir ama gördüğünüz görüntü siz değildir. Bir aynada olduğunuzdan çok daha uzun, diğerinde kısa; bir başkasında kilolu, bir diğerinde çarpılmış görünürsünüz. Gerçek değişmemiştir.

Hayatında bir defa bile lunaparklardaki sihirli aynalara bakmış olanlar bilir: Aynada gördüğünüz kişi sizsinizdir ama gördüğünüz görüntü siz değildir.

Bir aynada olduğunuzdan çok daha uzun, diğerinde kısa; bir başkasında kilolu, bir diğerinde çarpılmış görünürsünüz. Gerçek değişmemiştir. Değişen, gerçeğin size gösterilme biçimidir.

Galiba bugün asıl meselemiz de budur:
Gerçekliğin kendisinden çok, bize gösterilen "kurgu" gerçeklikle yaşamaya başladık.

Toplumsal zihnin nasıl biçimlendirildiği meselesi yeni bir konu değildir. Antonio Gramsci'nin Hapishane Defterleri'nde geliştirdiği “hegemonya” kavramı, iktidarın yalnızca zor kullanarak değil, toplumun dünyayı belirli bir anlam çerçevesi içinde görmesini sağlayarak da sürdürülebileceğini anlatır.

Michel Foucault ise iktidarın yalnızca yasaklayan ve cezalandıran bir mekanizma olmadığını; aynı zamanda bilgi ürettiğini, doğruları sınıflandırdığını ve insanların kendilerini ve dünyayı nasıl anlamlandıracaklarını, belirlediğini veya etkilediğini gösterir.

Hannah Arendt'in totaliter rejimler üzerine düşünceleri ise meseleyi daha da çarpıcı bir noktaya taşır: Sürekli ve sistematik propaganda ve yalanlar, sonunda yalnızca gerçeği gizlemez; insanların gerçek ile yalan arasındaki ayrımı yapma kabiliyetini de aşındırır.

İşte “sihirli aynalar” tam da burada devreye giriyor.
Çünkü propaganda her zaman “şuna inan” demek değildir.
Bazen çok daha incelikli bir şey yapar:
Neye bakacağınızı, neyi görmezden geleceğinizi ve hangi soruları sormamanız gerektiğini belirler.

Mesela Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya bulunduğu temel meselelerden biri “güçlü yürütme mi, güçlü kurumlar mı?” sorusudur.

Ülkenin bulunduğu coğrafyanın riskli olduğu doğrudur. Terör, savaşlar, ekonomik krizler, jeopolitik tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar gerçek olgulardır.

Fakat buradan otomatik olarak şu sonuca geçmek mümkün değildir:
“Tehditler arttıkça bütün gücün merkezileştirilmesi gerekir.”

İşte sihirli ayna burada gerçeği bükmeye başlar.
“Güçlü devlet” ile “gücün tek elde toplanması” aynı şey değildir.
“İstikrar” ile “kurumsal denetimin zayıflaması” aynı şey değildir.
“Devletin bekası” ile “iktidarın bekası” aynı şey değildir.
“Halkın iradesi” ile “çoğunluğun sınırsız yetkisi” de aynı şey değildir.

Bunları birbirine eşitlemeye başladığınız anda artık olgularla değil, algı mühendisliğiyle karşı karşıyasınız demektir.
Üstelik bu mekanizma yalnızca siyasal sistemin yapısında değil, toplumsal kimliklerin oluşturulmasında da karşımıza çıkar.

Anayasa'nın önünde herkes eşit vatandaş olabilir. Fakat gündelik hayatın içinde “makbul vatandaşlar” ve “şüpheli vatandaşlar” veya "itilmiş-kakılmışlar" üretiliyorsa, yazılı hukuk ile yaşanan gerçeklik arasında sihirli aynalar çarpıtması kadar ciddi bir mesafe var demektir.

Bir toplumun bazı kesimlerine sürekli “asıl unsur”, bazılarına ise “problem”, “tehdit”, “hain”, “marjinal” veya “istenmeyen” muamelesi yapılması, zamanla insanların birbirlerine bakışını da değiştirir.

Sonunda insanlar gerçek komşularını değil, kendilerine gösterilen sanal kategorileri görmeye başlarlar.

Sihirli aynaların en tehlikeli tarafı budur.
İnsanı yalnızca olduğundan farklı göstermezler.
Başkalarını da olduğundan farklı görmenize neden olurlar.

Bugün kitle iletişim araçlarının olağanüstü gücü bu problemi daha da büyütüyor.
Televizyon ekranlarında saatlerce aynı "nöbetçi" yorumcuları, aynı "gün teyzelerini", aynı soruları, aynı cevapları, aynı tehditleri ve aynı düşmanları dinlediğinizde bir süre sonra size “çok konuşulduğu için doğru” görünen bir dünya kuruluyor.

Bir olayın kendisi değil, olay hakkında kaç saat konuşulduğu maddi olgunun dışında, artık algılar önem kazanmaya başlıyor.

Bir iddianın doğruluğu değil, kaç kişinin aynı iddiayı kaç defa tekrar ettiği, eğip büktüğü belirleyici hale geliyor.
Böylece tekrar, kanıtın; yüksek ses, muhakemenin; öfke ise hakikatin yerine geçiyor.

Hele bir de toplumun tarihsel travmaları sürekli kaşınıyorsa, artık akıl yürütmek, muhakeme ahlakını korumak çok daha zor hale geliyor.

Geçmişte yaşanmış şöhretli ölümler, faili meçhul olaylar, mezarların açılması, yıllar sonra ortaya atılan gizemli senaryolar ve her olayın arkasında “gizli bir düşman” arama alışkanlığı, toplumun tehdit algısını sürekli canlı tutabilir.

Elbette ki her şüphe araştırılmalıdır.
Her faili meçhul aydınlatılmalıdır.
Her mezar, ancak bilimsel ve hukuki gerekçeyle açılabilir. Siyasi algılara araç kılınmak üzere değil...

Fakat kanıtlanmamış ihtimalleri gerçekmiş gibi dolaşıma sokmak, toplumu aydınlatmak değil; toplumsal hafızayı manipüle etmek, topluma hakaret etmek demektir.

Çünkü korku, muhakemenin en büyük düşmanlarından biridir.
Korkan insan daha kolay inanır.
Öfkelenen insan daha kolay taraf olur.
Sürekli tehdit altında olduğunu düşünen insan ise özgürlüğünden vazgeçmeyi bile güvenlik zannedebilir.

Tam da bu nedenle mesele yalnızca “iktidarlar propaganda yapıyor mu?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Biz propaganda karşısında kendi aklımızı, muhakeme yeteneğimizi ne kadar koruyabiliyoruz?

Çünkü propaganda sadece iktidarların ürettiği bir şey değildir. Muhalefet de propaganda yapabilir. Medya da yapabilir. Cemaatler, siyasi hareketler, sosyal medya grupları ve hatta bireyler de yapabilir.
Ancak organize olmuş, her türlü sivil, toplumsal ve kurumsal dinamikleri kontrol altına almış iktidarların propaganda gücüyle diğerlerini mukayese etmek de gerçeklik adına haksızlık olur.

Dolayısıyla mesele herhangi bir siyasi tarafın propaganda yapması değil, toplumun propaganda ile gerçek arasındaki mesafeyi koruyabilmesidir.

Bunun yolu da çok basit görünmesine rağmen son derece zordur:
Olguyu yorumdan ayırmak.
Kanıtı iddiadan ayırmak.
Şüpheyi gerçek zannetmemek.
Soruyu cevaptan önce sormak.
Daha da önemlisi, hoşumuza gitmeyen gerçeği de kabul edebilmek.
Belki de bugün en büyük ihtiyacımız budur.
Çünkü özgür insan, kendisine gösterilen her görüntüye inanan insan değildir.
Özgür insan, aynaya bakıp şunu söyleyebilen insandır:
Bu görüntü bana gösteriliyor; ama acaba "gerçek" gerçekten böyle mi?

Demokrasinin gerçek güvencesi de burada başlar.
Ne güçlü liderde, ne güçlü sloganda, ne de gerçekleri eğip-büken güçlü medyada...
Gerçeği sorgulama cesaretini kaybetmeyen vatandaşta.
Eğlencelik sihirli aynaları kırmak zorunda değiliz.
Ama onların ayna olduğunu unutmamamız gerekiyor.

Çünkü gerçeklik, bize nasıl gösterildiği için değişmez.
Değişen yalnızca ona baktığımız açıdır.

SONUÇ:
Bir toplum, dünyaya sürekli sihirli aynalardan bakmaya başlarsa, bir süre sonra aynadaki görüntüyü gerçek zannetmeye başlar.
İşte o zaman yalnızca gerçekliğimizi değil, muhakeme yeteneğimizi de kaybetmeye başlarız.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
30.08.2026
Bu makale 116 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!