Türkiye’de son dönemde yürütülen operasyonlarda ortaya çıkan bazı görüntüler, üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir gerçeği gösteriyor.
Koruma araçları, tahsisli araçlar, çakarlı-sirenli araçlar, koruma polisleri, jandarma personeli ve ruhsatlı silahlar…
Bunların her biri devletin güvenlik gerekçeleriyle verdiği imkânlardır.
Ancak asıl soru şudur:
Bu imkânlar kime, neden ve hangi kriterlere göre veriliyor?
Bir kişinin koruma kararı hangi tehdit değerlendirmesine dayanıyor?
Tahsisli araç hangi gerekçeyle veriliyor?
Çakar ve siren kullanma yetkisi hangi şartlarda tanınıyor?
Silah taşıma ruhsatı verilen kişinin gerçekten bu güvenlik ayrıcalığına ihtiyacı var mı?
Çünkü mesele sadece idari bir zafiyet değil, sosyolojik bir bozulmadır. Kamu hizmeti için verilen bir imkân, toplum nezdinde kuralların üstünde olmayı simgeleyen bir "güç ve statü" göstergesine dönüşmüştür. Trafikte çakar yakmak ya da koruma aracıyla gezmek, zorunluluktan ziyade dokunulmazlık sergileme aracına dönüşmekte; bu durum vatandaşın adalet duygusunu derinden sarsmaktadır.
Daha da önemlisi; bütün bu kararlar ne kadar süreyle geçerli ve kim tarafından denetleniyor?
Bugün bir operasyon sırasında şüphelinin altında koruma aracı, yanında koruma personeli veya üzerinde ruhsatlı tabanca çıkıyorsa, sadece o kişiyi yakalamakla sorunu çözmüş sayılmayız. O kararın altında imzası olan mülki idare amirlerinin ve komisyon üyelerinin idari/hukuki sorumluluğu da masaya yatırılmalıdır. Yanlış veya keyfi değerlendirme yapan yetkililere yönelik bir yaptırım mekanizması işletilmediği sürece, atılan imzaların ciddiyeti sağlanamaz.
Çünkü mesele araçta, çakarda veya tabancada değil.
Mesele, devletin güvenlik amacıyla verdiği yetki ve imkânların kimlere, hangi gerekçelerle ve hangi denetim mekanizmalarıyla tahsis edildiğidir.
Bu nedenle tahsisli araçlar ve plakalar, koruma kararları, koruma personeli görevlendirmeleri, silah taşıma ruhsatları ve çakarlı-sirenli araç izinleri baştan aşağı yeniden incelenmelidir.
Bunun için de kurumların kendi iç denetimlerinin ötesinde, bağımsız ve güvenilir bir güvenlik komisyonu oluşturulmalı; verilen her ayrıcalığın dosyası tek tek masaya yatırılmalıdır. Bu denetim süreci, Plaka Tanıma Sistemleri (PTS) ile entegre çalışan merkezi bir dijital veritabanıyla desteklenmeli; süresi dolan veya yetkisiz kullanılan tüm ayrıcalıklar sahada anında tespit edilerek ağır yaptırımlara tabi tutulmalıdır.
Kim karar verdi?
Hangi gerekçeyle karar verildi?
Hangi tehdit değerlendirmesi yapıldı?
Hangi süre için verildi?
Kim denetledi?
Şartlar ortadan kalktığında neden geri alınmadı?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılacak operasyonlar yalnızca sonuçla mücadele eder.
Oysa devletin yapması gereken, sonuçları değil sonucu doğuran sistemi sorgulamaktır.
Aksi halde her operasyonun ardından birkaç kişi gözaltına alınır, birkaç silah ele geçirilir, birkaç araç gündeme gelir ve biz yine aynı yerde kalırız.
Havanda su dövmeye devam ederiz.
Çünkü devletin verdiği imkânların kimlere, neden ve nasıl verildiğini sorgulamıyorsak, asıl soruna hâlâ dokunmamışız demektir.