DERİN GÖZLEM

Aynı Resmî Gazete’de Teröre Dair İki Farklı Hukuki Rejim: 7594 Ve 7595 Anayasa’nın Neresinde Duruyor?

Yaralanana süreli hak, örgüt suçlarına 5-10 yıllık erteleme: Türkiye'nin önündeki asıl tartışma siyasi değil, anayasal…

HUKUK ANALİZ | Tahsin BABAT

Yaralanana süreli hak, örgüt suçlarına 5-10 yıllık erteleme: Türkiye'nin önündeki asıl tartışma siyasi değil, anayasal…

18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de peş peşe yayımlanan 7594 ve 7595 sayılı kanunlar, Türkiye’nin terör hukukunda iki farklı alanı aynı gün yeniden düzenledi. 7594 sayılı Kanun, terörle mücadelede yaralanmasına rağmen malul sayılmayan bazı güvenlik personeline yeni bir hak getirirken; hemen arkasından gelen 7595 sayılı Kanun, PKK/KCK bağlantılı belirli suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmalardan kesinleşmiş cezaların infazına kadar uzanan olağanüstü bir geçiş rejimi oluşturdu.

Aynı tarihte yayımlanan bu iki kanun ayrı ayrı okunabilir.

Ancak aynı Resmî Gazete'de yan yana konulduklarında çok daha büyük bir hukuk politikası sorusunu görünür hâle getiriyorlar:

Devlet, terörle mücadelenin mağdurları ile terör sonrası dönemin failleri arasında nasıl bir hukuk dengesi kuruyor?

Daha önemlisi:

Bu denge Anayasa'nın sınırları içinde mi kuruluyor?

Bu yazının amacı siyasi bir taraf seçmek değil.

7594 ve 7595 sayılı kanunları, doğrudan kanun metinleri ve Anayasa Mahkemesinin yerleşik ölçütleri üzerinden incelemek.

Çünkü hukukta bir düzenlemenin adı değil; doğurduğu sonuç önemlidir.

I — 7594: DEVLET YILLAR SONRA “YARAYI” TANIYOR

7594 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 9 Ağustos 2026 tarihinde kabul edildi ve 18 Ağustos 2026 tarihli, 33344 sayılı Resmî Gazete'de yayımlandı.

Kanunun en dikkat çekici hükümlerinden biri 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'na eklenen Geçici Madde 20.

Düzenleme terörle mücadele görevleri sırasında; ateşli silah mermi çekirdeği, şarapnel,

EYP, mayın, havan, roket, el bombası, patlayıcı mühimmat, blast veya termal etki ve terör örgütü mensuplarının yakın muharebe niteliğindeki saldırıları sonucu yaralanan bazı güvenlik personelini kapsıyor.

 

Fakat burada önemli bir ayrım bulunuyor.

Bu kişiler yaralanmış olmalarına rağmen malul sayılmamış veya ilgili mevzuata göre derece tespitleri yapılmamış kişiler.

Kanun böylece yıllardır hukuki statü ile hayatın gerçekliği arasında kalan bir grubu görünür hâle getiriyor:

Yaralanmış ama “malul” sayılmamış güvenlik görevlileri.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı personeli; MİT mensupları, Emniyet Hizmetleri Sınıfı personeli ve güvenlik korucuları şartları taşımaları hâlinde düzenlemeden yararlanabilecek.

Ancak yaralanmanın olay tarihinde hafif nitelikte olmayan bir yaralanma olduğunun ve olayla yaralanma arasında illiyet bağı bulunduğunun, içinde en az bir adli tıp uzmanı bulunan sağlık kurulunca tespit edilmesi gerekiyor.

Aylık ise 17.135 gösterge rakamının memur aylık katsayısıyla çarpımı üzerinden hesaplanacak.

Bu yönüyle 7594 önemli ve olumlu bir sosyal hukuk düzenlemesidir.

Fakat hemen arkasından çok ciddi bir soru geliyor.

II — 1 EYLÜL DUVARI: AYNI YARA, FARKLI HAK

Geçici Madde 20 açık biçimde yalnızca yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen olaylara bir defaya mahsus uygulanacağını söylüyor.

Daha da önemlisi:

Bu tarihten sonra meydana gelen olaylar bakımından yeni başvuru yapılamayacak.

7594'ün 5'inci maddesi ise 1 Eylül 2026 tarihinden itibaren geçerli.

Bunu somutlaştıralım.

31 Ağustos 2026 tarihinde terör operasyonunda EYP patlaması sonucu yaralanan ve diğer şartları taşıyan bir polis memuru Geçici Madde 20 kapsamında değerlendirilebilir.

Aynı nitelikteki olay 1 Eylül'de meydana gelirse Geçici Madde 20 artık uygulanamaz.

  • Aynı görev.
  • Aynı saldırı.
  • Aynı yara.
  • Farklı tarih.
  • Farklı hukuki sonuç.

İşte Anayasa'nın 10'uncu maddesi bakımından ilk soru burada doğuyor:

Tarihe dayalı bu farklılaştırmanın nesnel ve makul gerekçesi nedir?

Burada hukuken önemli bir ihtiyat gerekir.

Her tarih ayrımı Anayasa'ya aykırı değildir.

Kanun koyucunun sosyal güvenlik ve geçiş hükümlerinde belirli tarihler belirleme konusunda takdir alanı vardır.

Üstelik Anayasa'nın 10'uncu maddesi gaziler ile vazife şehitlerinin dul ve yetimleri lehine alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağını açıkça düzenlemektedir.

Dolayısıyla:

“1 Eylül sınırı var, öyleyse Anayasa'ya aykırı.” demek doğru değildir.

Anayasa Mahkemesinin eşitlik testi daha inceliklidir.

Önce karşılaştırılabilir hukuki durumda bulunan kişiler arasında farklı muamele olup olmadığına bakılır.

Ardından bu farklılığın nesnel ve makul bir gerekçesinin bulunup bulunmadığı araştırılır.

Son olarak araç ile amaç arasında ölçülü bir ilişki aranır.

7594'ün asıl anayasal sorusu bu nedenle şudur:

Devlet geçmişteki bu yaranın sosyal korunmayı gerektirdiğini bugün kabul ediyorsa aynı yara 1 Eylül'den sonra neden aynı hukuki korunmayı gerektirmiyor?

Bu sorunun cevabı kanunun uygulanmasında ve düzenlemenin gerekçesinde aranmalıdır.

III — BİR DE İSPAT SORUNU VAR

7594 geçmiş olaylara uygulanacak.

Bu nedenle bazı başvurucuların yaralanmasının üzerinden on, yirmi hatta daha fazla yıl geçmiş olabilir.

Kanun sağlık kurulu değerlendirmesinin mevcut tıbbi kayıtlar ve diğer sağlık belgeleri üzerinden yapılacağını söylüyor.

Tam burada uygulamada son derece ciddi bir mesele çıkabilir.

Yıllar önceki hastane kayıtları eksikse ne olacak?

Operasyon tutanağı ayrıntılı tutulmamışsa?

Eski raporlar kaybolmuşsa?

Kamu kurumunun kendi arşivindeki eksiklik nedeniyle olayla yaralanma arasındaki illiyet bağı bugün kurulamıyorsa?

Devletin yıllar sonra tanıdığı hakkın ispat külfeti tamamen hak sahibinin üzerinde mi kalacak?

Hukuk devletinde idarenin kendi kayıt sistemindeki eksikliklerin otomatik biçimde vatandaşın aleyhine sonuç doğurması tartışmalıdır.

7594'ün gerçek başarısı bu nedenle yalnızca kanunun çıkmasıyla değil, uygulanırken hak sahiplerine nasıl bir ispat rejimi uygulanacağıyla ölçülecektir.

IV — BİR YILLIK BAŞVURU SÜRESİ: HAK VAR, PEKİ HABERİN VAR MI?

Başvurular Geçici Madde 20'nin yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl içinde olay tarihinde mensup olunan kuruma yapılacak.

Bu da başka bir sorun yaratabilir.

Yirmi yıl önce yaralanmış ve bugün emekli olmuş bir polis memurunun yeni düzenlemeden haberdar olduğunu varsayabilir miyiz?

Kurumların elinde geçmiş yaralanmalara ilişkin kayıtlar bulunuyorsa potansiyel hak sahiplerinin bilgilendirilmesi gerekir mi?

Kanun doğrudan böyle bir bireysel bildirim yükümlülüğü getirmiyor.

Ancak düzenlemenin amacı gerçekten geçmiş mağduriyetleri gidermekse, aktif bilgilendirme yapılması sosyal hukuk devleti anlayışı bakımından son derece önemlidir.

Çünkü şu sonuç ortaya çıkmamalıdır:

Devlet yıllar sonra hakkı tanıdı; vatandaş hakkın tanındığını bilmediği için kaybetti.

V — VE SONRA RESMÎ GAZETE'DE SAYFAYI ÇEVİRİYORSUNUZ

7594 sona eriyor.

Bir sonraki sayfada:

7595 SAYILI MİLLÎ DAYANIŞMA VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞMENİN GÜÇLENDİRİLMESİNE DAİR KANUN

Başlıyor…

İşte anayasa hukuku tartışmasının ağırlık merkezi burada değişiyor.

7595, PKK/KCK terör örgütünün ve bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altındaki silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve bunun MGK kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete'de yayımlanmasının ardından uygulanacak özel bir rejim oluşturuyor.

Dolayısıyla ilk hukuki düzeltmeyi yapalım:

7595 yürürlüğe girdiği anda herkesi serbest bırakan klasik anlamda bir “af kanunu” değildir.

Fakat bu tespit tartışmayı bitirmiyor.

Tam tersine başlatıyor.

Çünkü anayasa hukukunda normun başlığına değil; normun ne yaptığına bakılır.

VI — 7595 GERÇEKTE NE YAPIYOR?

Kanunun 3'üncü maddesi, kapsam dâhilindeki suçlar bakımından yürütülen soruşturma ve kovuşturmaların belirli sürelerle ertelenmesini düzenliyor.

Cezanın ağırlığına göre iki farklı erteleme süresi öngörülüyor.

On beş yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren suçlarda: 5 yıl.

On beş yıldan fazla hapis cezası ile müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda: 10 yıl.

Kanunda ayrıca bazı suç ve durumlar bakımından istisnalar bulunuyor. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu da erteleme mekanizmasının dışında bırakılan suçlar arasında.

Erteleme süresince dava zamanaşımı işlemiyor.

Dosya ile ispata yarayan deliller muhafaza ediliyor.

Müsadereye konu eşya ve malvarlığı değerleri bakımından kanunda öngörülen tasfiye ve Hazineye irat kaydı hükümleri uygulanıyor.

Bu hükümler önemli. Çünkü 7595'in, soruşturma ve kovuşturma dosyalarını yürürlüğe girdiği anda koşulsuz biçimde ortadan kaldıran klasik bir düzenleme olmadığını gösteriyor.

Ancak asıl dikkat çekici hukuki sonuç erteleme süresinin sonunda ortaya çıkıyor.

Erteleme süresi içerisinde yeni bir terör suçu işlenmesi hâlinde erteleme kaldırılıyor ve soruşturma veya kovuşturmaya devam ediliyor.

Buna karşılık erteleme süresi yeni bir terör suçu işlenmeksizin geçirilirse; soruşturma aşamasında kovuşturma yapılmasına yer olmadığına, kovuşturma aşamasında ise davanın düşmesine karar veriliyor.

Dolayısıyla beş veya on yıllık sürenin sonunda dosya otomatik olarak kaldığı yerden devam etmiyor.

Tam tersine, kanunda öngörülen şartın gerçekleşmesi hâlinde soruşturma kovuşturma yapılmasına yer olmadığı, açılmış kamu davası ise düşme kararıyla sonuçlanabiliyor.

İşte 7595'in anayasal niteliğine ilişkin tartışmanın önemli noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor:

Devlet yalnızca yargılamayı belirli bir süre için ertelemiyor; şartların gerçekleşmesi hâlinde ceza muhakemesi sürecinin nihai olarak sona ermesine yol açabilecek bir hukuki mekanizma kuruyor.

Bu nedenle 7595'in soruşturma ve kovuşturma hükümlerinin yalnızca bir “erteleme tedbiri” olarak mı değerlendirilmesi gerektiği, yoksa doğurduğu nihai sonuçlar nedeniyle maddi anlamda af rejimiyle ilişkisinin de tartışılması gerekip gerekmediği ayrı bir anayasa hukuku sorusudur.

VII — KESİNLEŞMİŞ CEZADA DAHA DA ÇARPICI BİR SONUÇ VAR

7595'in 6'ncı maddesi kesinleşmiş mahkûmiyetleri düzenliyor.

Kapsamdaki cezaların infazı yine cezanın ağırlığına göre 5 veya 10 yıl ertelenebiliyor.

Fakat kanunun anayasal niteliğini tartışmaya açan asıl cümle bundan sonra geliyor:

“Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılır.”

Bu cümlenin altını özellikle çizmek gerekiyor.

Kanun yalnızca:

“Cezanın infazına beş yıl ara verilir.” demiyor.

Belirli şart gerçekleştiğinde:

Fiilen tamamen çekilmemiş bir cezaya “infaz edilmiş” hukuki sonucu bağlıyor.

İşte 7595'in anayasal turnusolü tam burada başlıyor.

VIII — ERTELEME Mİ, MADDİ ANLAMDA AF MI?

Anayasa'nın 87'nci maddesi TBMM'nin genel ve özel af ilanına üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla karar verebileceğini öngörüyor.

600 milletvekili üzerinden bunun karşılığı: 360 oy.

7595 sayılı Kanunun nihai oylamasında:

467 kabul, 87 ret, 7 çekimser oy kullanıldı.

Dolayısıyla burada önemli bir hukuki tespiti açıkça yapmalıyız:

7595'in bazı hükümlerinin maddi anlamda af niteliğinde olduğu kabul edilse bile Anayasa m.87'nin öngördüğü 3/5 karar yeter sayısı bakımından sorun görünmemektedir.

467 kabul oyu, gereken 360 oyun 107 üzerindedir.

Bu nedenle:

“Kanun af niteliğindedir ve 360 oy alınmadığı için şeklen Anayasa'ya aykırıdır.” şeklinde bir iddia bu oylama sonucu karşısında savunulamaz.

Fakat bu yalnızca şekil sorununu çözer.

467 oy kanuna anayasal dokunulmazlık sağlamaz.

Kanunun maddi hükümlerinin Anayasa'ya uygunluğu tamamen ayrı bir meseledir.

IX — AYM'NİN 2001 KARARI NEDEN 7595 İÇİN ÇOK ÖNEMLİ?

Burada Anayasa Mahkemesinin E.2001/4, K.2001/332, 18.07.2001 tarihli kararı son derece önemli.

Mahkeme, 4616 sayılı Kanun'daki şartla salıverme ve ceza indirimi mekanizmasını incelerken düzenlemenin adına takılmadı.

Hukuki sonucuna baktı.

AYM'nin yaklaşımına göre af, devletin cezalandırma hakkından belirli ölçüde vazgeçmesi sonucunu doğurabilir.

Genel af kamu davasını ve mahkûmiyeti sonuçlarıyla ortadan kaldırabilirken özel af esas itibarıyla kesinleşmiş cezaya etki eder.

Daha önemlisi AYM:

Özel affın toplu ve şarta bağlı biçimde de düzenlenebileceğini kabul etti.

4616 sayılı Kanun “şartla salıverme” terminolojisini kullanmasına rağmen Mahkeme, bazı hükümlerinin gerçek etkisini inceleyerek bunları toplu özel af niteliğinde değerlendirdi.

Bu içtihat 7595 bakımından çok önemli bir uyarı içeriyor:

Kanun koyucunun bir düzenlemeye verdiği isim, onun anayasal niteliğini tek başına belirlemez.

Dolayısıyla: “7595'te af kelimesi geçmiyor.” argümanı anayasal tartışmayı tek başına bitiremez.

X — FAKAT KARŞI TEZİ DE KOYMAK GEREKİR

Bir anayasa hukuku analizi yalnızca iddiayı değil, ona karşı ileri sürülebilecek en güçlü tezi de değerlendirmelidir.

7595'in af olmadığı savunulabilir.

Çünkü:

Erteleme koşulsuz değildir.

Yeni terör suçu işlenirse mekanizma kaldırılmaktadır.

Zamanaşımı erteleme süresince işlememektedir.

Deliller muhafaza edilmektedir.

Müsadere sonuçları korunmaktadır.

Bazı ağır suçlar kapsam dışında bırakılmıştır.

Mahkûmiyet kendiliğinden ortadan kaldırılmamaktadır.

Bu nedenle kanunun klasik anlamda genel af olmadığı yönünde güçlü argüman bulunmaktadır.

Üstelik AYM her infaz kolaylığını özel af olarak değerlendirmemektedir.

Cezanın miktarını veya türünü değiştirmeden yalnızca infaz yöntemini değiştiren düzenlemeler farklı değerlendirilebilir.

Fakat 7595'in ayırt edici özelliği “infaz edilmiş sayılır” sonucudur.

Tam da bu nedenle anayasal tartışmanın sorusu şu olmalıdır:

Cezanın fiilen tamamen çektirilmemesine rağmen belirli bir sürenin sonunda infaz edilmiş kabul edilmesi yalnızca infaz yönteminde değişiklik midir?

Yoksa cezanın devlet tarafından fiilen uygulanmasından vazgeçilmesi sonucunu doğurduğu ölçüde maddi anlamda özel affa mı yaklaşmaktadır?

Bu sorunun kesin cevabını ancak Anayasa Mahkemesi verebilir.

XI — SORUŞTURMA VE DAVALAR BAKIMINDAN “GENEL AF” TARTIŞMASI DA DOĞABİLİR

Mesele yalnızca kesinleşmiş mahkûmiyetlerle sınırlı değildir.

7595 soruşturma ve kovuşturmaları da kapsıyor.

Ve süre suç işlenmeden tamamlandığında soruşturmanın KYOK, kovuşturmanın ise düşmeyle sonuçlanmasını öngörüyor.

Bu sonuç, özel aftan farklı bir anayasal soruyu gündeme getirir.

Çünkü klasik ayrımda genel af; yalnızca cezanın infazına değil, devletin cezalandırma yetkisinin suç ve kamu davası üzerindeki sonuçlarına da etki eder.

Dolayısıyla 7595'in soruşturma ve kovuşturma hükümlerinin maddi anlamda genel affın sonuçlarına ne ölçüde yaklaştığı ayrıca tartışılmalıdır.

Yine kesin hüküm vermiyoruz.

Fakat AYM'nin “etikete değil etkiye bakma” yaklaşımı karşısında bu soru görmezden gelinemez.

XII — 467 OY BU TARTIŞMADA NEREDE DURUYOR?

Tam burada çok önemli bir hukuki ayrım yapılmalıdır.

Eğer AYM bir gün:

“Bu mekanizma maddi anlamda af niteliğindedir.” derse;

7595 bakımından 3/5 çoğunluk problemi ortaya çıkmayacaktır.

Çünkü 467 kabul oyu yeterlidir. Ancak bundan: “O hâlde kanun Anayasa'ya uygundur.” sonucu çıkmaz.

Çünkü m.87'deki nitelikli çoğunluk yalnızca af yetkisinin kullanılma usulüne ilişkin anayasal koşullardan biridir.

Kanun yine; hukuk devleti, eşitlik, temel haklar, yaşam hakkı, hak arama hürriyeti, yargı bağımsızlığı ve ölçülülük bakımından denetlenebilir.

Parlamento çoğunluğu demokratik meşruiyet sağlar.

Anayasal bağışıklık sağlamaz.

XIII — ANAYASA m.10: NEDEN YALNIZCA PKK/KCK?

7595 açıkça PKK/KCK'yı ve bağlantılı oluşumları esas alan özel bir hukuk rejimi kuruyor.

Burada eşitlik sorusu kaçınılmazdır.

Benzer nitelikte bir terör suçunu PKK/KCK adına işleyen kişiyle başka bir terör örgütü adına işleyen kişi arasında farklı ceza muhakemesi ve infaz rejimi ortaya çıkabilir.

Fakat yine dikkat:

Bu farklılık otomatik olarak Anayasa'ya aykırı değildir.

AYM'nin eşitlik incelemesinde önce kişilerin karşılaştırılabilir durumda olup olmadığı belirlenir.

Sonra farklı muamelenin nesnel ve makul bir temeli araştırılır.

Son olarak farklılık ile meşru amaç arasında orantılılık aranır.

7595 bakımından devletin ileri sürebileceği güçlü meşru amaç açıktır:

PKK/KCK'nın silahlı varlığının tamamen sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması.

Bu, anayasal değerlendirmede göz ardı edilemeyecek önemli bir kamu yararıdır.

Ancak amaç meşru olsa bile araç sınırsız değildir.

Şu soru yine sorulacaktır:

Aynı veya benzer ceza hukuku konumundaki kişiler arasında örgüt aidiyetine göre kurulan farklılık, ulaşılmak istenen amaçla ölçülü müdür?

Anayasal test burada tamamlanır.

XIV — ANAYASA m.2: “BAĞLANTILI HER TÜRLÜ OLUŞUM” NE DEMEK?

7595 yalnızca PKK/KCK demiyor.

Kanun:

“PKK/KCK terör örgütünü ve bununla bağlantılı her türlü oluşumlarını” kapsıyor.

Ayrıca sistemin işletilmesini örgütün: “fiilî varlığına son verdiğinin” ve silahlarını teslim ettiğinin tespitine bağlıyor.

Burada hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından olan belirlilik ve öngörülebilirlik gündeme gelir.

Sorular basit fakat önemlidir:

“Bağlantılı oluşum” hangi hukuki kriterlerle belirlenecek?

Organik bağ mı aranacak?

Hiyerarşik bağ mı?

Finansal ilişki yeterli olacak mı?

İdeolojik yakınlık yeterli mi?

“Fiilî varlığın sona ermesi” hangi ölçüte göre tespit edilecek?

Silahların yüzde yüzünün teslim edilmesi mi gerekecek?

Bir grubun silah sakladığının sonradan ortaya çıkması bütün sistemi etkiler mi?

Bu kavramlar bir kişinin soruşturmasının, davasının veya kesinleşmiş cezasının kaderini etkilediği için:

Kanunun uygulanmasında keyfiliği önleyecek yeterli nesnel kriterlerin bulunması hukuk devleti açısından hayati önem taşır.

XV — ANAYASA m.17: YAŞAM HAKKININ USUL BOYUTU

7595'in belki de en hassas anayasal cephesi mağdurlardır.

Terör dosyasında yalnızca:

Devlet, savcı, sanık yoktur.

Bir de mağdur vardır.

Öldürülen insanın ailesi vardır.

Yaralanan vatandaş vardır.

Hayatı geri dönülmez biçimde değişen insanlar vardır.

Anayasa'nın 17'nci maddesindeki yaşam hakkı yalnızca devletin insan öldürmemesi anlamına gelmez.

AYM içtihadına göre yaşam hakkının usul boyutu, ölüm olaylarının tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasını, sorumluların belirlenmesine imkân sağlayacak etkili soruşturma yürütülmesini ve bazı durumlarda sorumluların fiilleriyle orantılı yaptırımlarla karşılaşmasını gerektirir.

Bu nedenle devletin cezasızlık izlenimi yaratabilecek uygulamalardan kaçınması önemlidir.

7595'in örgüt faaliyeti kapsamında işlenen kasten öldürme suçunu erteleme rejiminin dışında bırakması bu açıdan son derece önemli bir güvence.

Fakat tartışma burada tamamen sona ermiyor.

Öldürmeye teşebbüs, ölüm riski doğuran ağır saldırılar, ağır yaralamalar ve devletin etkili soruşturma yükümlülüğünün gündeme gelebileceği diğer eylemler bakımından her somut dosyanın ayrıca değerlendirilmesi gerekebilir.

Toplumsal barış amacı, yaşam hakkının usul güvencelerini görünmez hâle getiremez.

XVI — AYM'NİN “CEZASIZLIK” UYARISI

Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı içtihadında önemli bir çizgi vardır.

Mahkeme bazı ağır olaylarda yaptırımın fail bakımından fiilen sonuç doğurmamasının cezasızlık sorununa dönüşebileceğini kabul etmektedir.

AYM'nin bir kararında HAGB uygulamasının somut olayın özellikleri itibarıyla ağır mağduriyet yaratan eylemin sonuçlarını hafifletme veya ortadan kaldırma izlenimi verdiği, caydırıcılığı zedelediği ve adalet mekanizmasına duyulan güveni etkileyebileceği belirtilmiştir.

Bu içtihadı 7595'e mekanik biçimde uygulamak doğru değildir.

Çünkü HAGB ile silahlı örgütün tasfiyesine yönelik yasama politikası aynı hukuki kurum değildir.

Ancak AYM'nin ortaya koyduğu temel ilke önemini korur:

Devletin ağır temel hak ihlallerinde cezasızlık izlenimi yaratmama yükümlülüğü vardır.

7595'in uygulamasındaki kritik anayasal sınırların biri de bu olacaktır.


XVII — ANAYASA m.36: MAĞDURUN ADALETE ERİŞİMİ

Bir soruşturmayı veya davayı beş-on yıl ertelemek yalnızca sanık bakımından sonuç doğurmaz.

Mağdur açısından da adaletin gerçekleşme zamanını değiştirir.

Burada Anayasa'nın 36'ncı maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkı gündeme gelebilir.

Ancak yine nüans gerekir:

Mağdurun Anayasa m.36'dan her durumda belirli bir kişinin mutlaka cezalandırılmasını talep eden bağımsız bir hak çıkardığını söylemek doğru değildir.

Buna karşılık yaşam hakkı, kötü muamele yasağı veya başka temel hakların usul boyutunun devreye girdiği olaylarda etkili soruşturma yükümlülüğü çok daha kuvvetli hâle gelir.

Bu nedenle 7595'in mağdur hakları bakımından anayasallığı soyut değil; somut suç ve ihlal türlerine göre değerlendirilmelidir.

Bu ayrım son derece önemlidir.

XVIII — ANAYASA m.9 VE m.138: KURUL YARGININ NERESİNDE?

7595 ayrıca dikkat çekici bir Kurul oluşturuyor.

Kurul;

Cumhurbaşkanı Yardımcısı,

Adalet Bakanı,

Dışişleri Bakanı,

İçişleri Bakanı,

Millî Savunma Bakanı,

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri,

MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreterinden oluşuyor.

Yani ağırlıklı olarak yürütme organı ve güvenlik bürokrasisi.

Kanuna göre Kurul belirli şartlarda soruşturma ve kovuşturmalardan veya mahkûmiyetlerden doğan hak yoksunluklarının tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını ilgili yargı merciinden talep edebiliyor.

Burada çok önemli bir ayrım var.

Kurul kendisi yargı kararı vermiyor.

Nihai karar ilgili sulh ceza hâkimliği, mahkeme veya infaz hâkimliği tarafından veriliyor.

Bu nedenle:

“Yürütme yargının yetkisini devraldı.” demek kanun metnini aşan bir iddia olur.

Fakat anayasal soru yine de ortadadır.

Anayasa'nın 138'inci maddesi:

Hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir, talimat, tavsiye veya telkinde bulunamayacağını düzenler.

O hâlde soru şudur:

Yürütmenin en üst siyasi ve güvenlik makamlarından oluşan bir Kurulun bireysel ceza dosyalarının hukuki sonuçlarının kaldırılması sürecinde sahip olduğu başlatıcı yetkinin sınırı nedir?

Eğer mahkemeler gerçek anlamda bağımsız değerlendirme yapıyorsa sorun başka;

Kurul talebinin uygulamada otomatik sonuç doğurduğu bir sistem oluşursa sorun başkadır.

Dolayısıyla burada anayasal değerlendirmeyi yalnızca kanun metni değil; uygulama da belirleyecektir.

XIX — ANAYASA m.6 VE YETKİNİN KAYNAĞI

Anayasa'nın 6'ncı maddesi son derece temel bir ilke koyar:

Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.

7595'te Kurulun yetkisi doğrudan kanundan kaynaklandığı için sırf Kurul kurulmuş olması m.6 ihlali anlamına gelmez.

Ancak Kurulun yetkileri genişletici yorumlanamaz.

Kanunda tanımlanan: izleme, değerlendirme, koordinasyon ve yargı mercilerine talepte bulunma sınırlarının dışına çıkılarak fiilen yargısal sonuç doğuran kararlar verilmesi hâlinde m.6, m.9 ve m.138 birlikte gündeme gelebilir.

XX — ANAYASA m.13: BÜTÜN YOLLAR ÖLÇÜLÜLÜĞE ÇIKIYOR

7595'in temel hak ve özgürlüklere müdahale doğuran hükümleri bakımından Anayasa'nın 13'üncü maddesindeki kanunilik, demokratik toplum düzeninin gerekleri, hakkın özü ve ölçülülük güvenceleri ayrıca önem taşımaktadır.

Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar; kanunla yapılmalı, hakkın özüne dokunmamalı, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmalı ve ölçülülük ilkesine aykırı olmamalıdır.

Bu nedenle 7595 bakımından soru yalnızca:

“Amaç meşru mu?” değildir.

PKK/KCK'nın silahlı varlığının sona erdirilmesi ve toplumsal barışın sağlanması kuşkusuz son derece güçlü bir kamu yararıdır.

Fakat anayasa hukukunun ikinci sorusu şudur:

Aynı amaca temel haklara ve adalet mekanizmasına daha az müdahale eden başka araçlarla ulaşmak mümkün müydü?

İşte gereklilik ve orantılılık incelemesi burada başlar.

XXI — ŞİMDİ 7594 İLE 7595'İ YAN YANA KOYALIM

Ortaya gerçekten sıra dışı bir tablo çıkıyor.

7594:

Terörle mücadelede yaralanmış ancak malul sayılmamış güvenlik görevlisinin yarasını tanıyor.

Aylık hakkı getiriyor.

Ancak hakkı geçmiş olaylarla sınırlıyor.

1 Eylül 2026 sonrasındaki olayları Geçici Madde 20'nin dışında bırakıyor.

Bir yıllık başvuru süresi getiriyor.

7595:

PKK/KCK'nın tasfiyesi amacıyla belirli suçlar bakımından;

soruşturmaları,

kovuşturmaları,

kesinleşmiş cezaların infazını

5 veya 10 yıl erteleyebiliyor.

Şartların gerçekleşmesi hâlinde;

soruşturma KYOK,

kovuşturma düşme,

kesinleşmiş ceza ise:

“İnfaz edilmiş sayılma” sonucuna ulaşabiliyor.

İşte hukuk politikası bakımından asıl soru burada ortaya çıkıyor:

ADALET TERAZİSİNİN İKİ KEFESİ AYNI HASSASİYETLE Mİ TARTILIYOR?

XXII — “BARIŞ” HER ŞEYİ ANAYASAL HÂLE GETİRİR Mİ?

Hayır.

Ama bunun tersi de doğrudur:

Bir düzenlemenin siyasi olarak tartışmalı olması onu kendiliğinden Anayasa'ya aykırı yapmaz.

Devletler uzun süreli silahlı çatışmaları sona erdirmek için geçiş dönemi hukuk mekanizmaları oluşturabilir.

Silahların bırakılması,

örgütün tasfiyesi,

toplumsal bütünleşme,

şiddetin sona ermesi

son derece güçlü kamu yararlarıdır.

Kanun koyucu bu alanlarda geniş bir takdir yetkisine sahip olabilir.

Fakat anayasal devletin farkı tam olarak burada ortaya çıkar:

Amaç ne kadar önemli olursa olsun kullanılan araç Anayasa'nın dışında olamaz.

Barış hukukun alternatifi değildir.

Hukukun koruması gereken amaçlardan biridir.

XXIII — “MAĞDUR MU, FAIL Mİ?” SORUSU DA TEK BAŞINA DOĞRU DEĞİL

7595'i yalnızca:

“Fail korunuyor, mağdur unutuluyor.” şeklinde okumak da hukuken eksik olur.

Ceza hukukunun amacı intikam değildir.

Toplumun geleceğini korumak da devletin görevidir.

Bir silahlı örgütün tamamen tasfiyesini sağlayabilecek geçiş mekanizması milyonlarca insanın yaşam ve güvenlik hakkını koruyabilir.

Bu nedenle anayasal denklem: fail mi, mağdur mu? değildir.

Doğru soru şudur:

Toplumsal barış sağlanırken mağdurun adalet hakkı ve hukuk devletinin temel ilkeleri nasıl korunacak?

Anayasal devletin görevi bu iki değeri birbirine ezdirmemektir.

XXIV — 467 OYUN GERÇEK ANLAMI

7595'in 467 milletvekilinin kabul oyuyla yasalaşması siyasi açıdan güçlü bir parlamento desteğini göstermektedir.

Aynı zamanda Anayasa m.87 bakımından da önemlidir.

Eğer düzenleme maddi anlamda genel veya özel af olarak nitelendirilirse dahi gerekli 360 oy eşiği aşılmıştır.

Dolayısıyla tartışmanın dürüstçe kurulması gerekir:

Sorun oy sayısı değildir.

Asıl mesele kanunun içeriğidir.

467 milletvekili: bir kanunu kabul edebilir, ona güçlü demokratik meşruiyet sağlayabilir,

Anayasa'nın aradığı nitelikli çoğunluğu karşılayabilir.

Ama 467 milletvekili dahi:

Anayasa'nın üzerinde değildir.

Çünkü Anayasa'nın 11'inci maddesine göre Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayan temel hukuk kurallarıdır ve kanunlar Anayasa'ya aykırı olamaz.

XXV — SONUÇ: KANUNUN ADINA DEĞİL, NE YAPTIĞINA BAKIN

7594 önemli bir mağduriyeti gidermeye çalışıyor.

7595 ise Türkiye'nin onlarca yıllık terör sorununu sona erdirmeyi amaçlayan son derece kapsamlı bir geçiş rejimi kuruyor.

Her iki amaç da kendi içinde değerlidir.

Fakat hukuk devletinde:

İyi amaç, anayasal denetimin yerine geçmez.

Bir düzenlemeye “erteleme” denilmiş olması onun mutlaka yalnızca erteleme olduğu anlamına gelmez.

Bir kanuna “toplumsal bütünleşme” adı verilmesi bütün hükümlerini kendiliğinden Anayasa'ya uygun hâle getirmez.

Aynı şekilde bir kanunun 467 oyla kabul edilmiş olması da onu anayasal denetimden bağışık kılmaz.

Hukukun görevi tam olarak burada başlar:

Etikete değil norma bakmak.

Siyasi söyleme değil hukuki sonuca bakmak.

Çoğunluğa değil Anayasa'ya bakmak.

7595 bakımından Anayasa Mahkemesinin önüne bir gün gelmesi hâlinde sorulabilecek temel sorular artık açıktır:

Beş veya on yıl fiilen uygulanmayan ve sonunda “infaz edilmiş” sayılan ceza, anayasal anlamda yalnızca ertelenmiş bir ceza mıdır?

Beş veya on yıl sonunda KYOK veya düşmeyle sonuçlanan soruşturma ve kovuşturma mekanizması maddi sonuçları itibarıyla af rejimine yaklaşmakta mıdır?

PKK/KCK bakımından kurulan özel rejimin diğer terör suçları karşısındaki farklılaştırılması nesnel, makul ve ölçülü müdür?

“Bağlantılı oluşum” ve “fiilî varlığın sona ermesi” kavramları hukuk devletinin belirlilik şartını karşılamakta mıdır?

Mağdurların yaşam hakkından doğan etkili soruşturma güvenceleri yeterince korunmakta mıdır?

Yürütme ağırlıklı Kurulun bireysel ceza dosyalarındaki rolü yargı bağımsızlığının sınırları içinde kalacak mıdır?

Ve 7594 bakımından:

Devlet dün meydana gelen yarayı sosyal korumaya değer görüyorsa yarın meydana gelecek aynı yara neden aynı hukuki değere sahip değildir?

İşte 18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete'nin gerçek hukuk tartışması budur.

Bir tarafta geçmişte terörle mücadelede yaralanmış insanlar.

Diğer tarafta terörün sona erdirilmesi amacıyla kurulan yeni ceza hukuku rejimi.

Türkiye'nin önündeki mesele bunlardan birini seçmek değildir.

Hukuk devletinin sınavı ikisini de Anayasa'nın içinde tutabilmektir.

Çünkü barış değerlidir.

Toplumsal bütünleşme değerlidir.

Terörün sona ermesi değerlidir.

Ama demokratik hukuk devletinde hiçbir siyasi hedefin kalıcılığı hukukun dışına çıkarak sağlanamaz.

Ve belki de bu iki kanundan geriye kalacak en önemli soru şudur:

Aynı Resmî Gazete'de devlet yaralanana geçmiş için hak, terör suçlarına gelecek için bir geçiş rejimi getirirken adalet terazisinin iki kefesini gerçekten eşit hassasiyetle tartmış mıdır?

HUKUK ANALİZ | Tahsin BABAT

Yayın Tarihi
18.08.2026
Bu makale 498 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!