Geçen günlerde Özgür Özel, Yeni Parti’nin programını açıklarken şöyle bir ifade kullandı: “Partimiz daha çok kamu ağırlıklı olacaktır.” Altı Ok’taki devletçilik ilkesinin, CHP geleneğinden gelen siyasetçileri zaman zaman sosyalist bir anlayışa yaklaştırdığı görülüyor. Bu eğilim Ecevit döneminde de vardı. Solculuk adeta moda olmuştu.
Bülent Ecevit, İskandinav ülkelerinin düzenine hayranlık duyuyordu; ancak o modeli Türkiye’de kurmak mümkün olmadı. Çünkü İsviçre ve İskandinav ülkeleri sosyalist devletler değildir. Bu ülkelerde özel mülkiyet, serbest girişim ve piyasa ekonomisi esastır. Farkları, piyasanın ürettiği refahı güçlü sosyal politikalar, etkin denetim ve adil bir vergi sistemiyle toplumun geniş kesimlerine yaymalarıdır. Başka bir ifadeyle, piyasa ekonomisi ile sosyal devleti birlikte işletirler.
Kısaca hatırlayalım: 2001 krizinde Ecevit hükümeti, Dünya Bankasında görev yapan Kemal Derviş’i ekonomiyi toparlaması için Türkiye’ye davet etti. Derviş’in öncülüğünde uygulanan programın başlıca unsurları şunlardı:
Bağımsız Merkez Bankası: Merkez Bankasına fiyat istikrarını sağlama görevi verildi; günlük siyasi müdahalelerin sınırlandırılması amaçlandı.
Bankacılık reformu ve BDDK: Batık bankaların tasfiyesi ve etkin denetim için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu güçlendirildi, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu yeniden yapılandırıldı.
Mali disiplin ve kamuda tasarruf: Bütçe disiplini güçlendirildi, kamu harcamaları denetim altına alındı ve borçların çevrilebilirliği artırıldı.
Yapısal düzenlemeler: Tütün, şeker ve telekomünikasyon gibi alanlarda piyasayı yeniden düzenleyen; rekabeti ve özelleştirmeyi hızlandıran yasalar çıkarıldı.
Dalgalı kur rejimi: Sabit kur sisteminden vazgeçilerek döviz fiyatlarının piyasa koşullarında belirlenmesine geçildi.
Daha sonraki yıllarda Ali Babacan’ın ekonomi yönetimi de bu programın temel ilkelerini, Avrupa Birliği sürecinin sağladığı dış çıpayla birlikte, bir süre devam ettirdi. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların bir kısmı yine kurumlara güven, hukuk, mali disiplin ve öngörülebilirlikle ilgilidir. Yalnızca kamunun ekonomideki payını artırmak, bunların yerine geçecek bir çözüm değildir.
Vahşi kapitalizmle mücadele etmek başka, ekonomiyi kamu ağırlıklı hâle getirmek başka şeydir. Devlet; kuralları koymalı, piyasayı denetlemeli, tekelleşmeyi önlemeli, eğitimden sağlığa temel hizmetleri güvence altına almalı ve sosyal adaleti sağlamalıdır. Fakat her işi doğrudan üstlenmeye kalkarsa hem verimlilik hem de özgür girişim zarar görecektir.
Ülkemizde CHP çevreleri ve bazı aydınlar, çözümü uzun yıllar boyunca fazlasıyla kamuda aradılar. Bunda Cumhuriyet’in devletçilik ilkesinin etkisi kuşkusuz büyüktür. Oysa Atatürk dönemindeki devletçilik, özel girişimi ortadan kaldırmayı amaçlayan katı bir ideoloji değil; sermayenin ve sanayinin yetersiz olduğu günün şartlarında kalkınmayı hızlandırmak için benimsenmiş pragmatik bir çözümdü. O günün ilacını bugünün hastalığına yazmak doğru değildir.
Yeni Partililerin; bu kez de, sosyalizm ile sosyal devleti, kamuculuk ile kamu denetimini birbirine karıştırmasından endişe ediyorum. Devletin güçlü olması, her şeyin sahibi olması demek değildir; iyi kural koyması, adil davranması ve görevini doğru yapması demektir.
Kısacası, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım. Hele bulgurun fiyatı da bu kadar artmışken...