YAŞAMAK ZAMANI

O Deyyus Hilmi Beye Bi Kızdım, Bi Kızdım!

Bir önceki söyleşimizde değerli yazar dostum Ünal Bolat’ın Romanlaşan Hayatlar-2 adlı eserinden yararlanarak ünlü iş adamımız İshak Alaton’dan söz etmiştik. Ortağı Üzeyir Garih’i de merak edip “Romanlaşan Hayatlar-1”i ararken, onu bulamamıştım.

Bir önceki söyleşimizde değerli yazar dostum Ünal Bolat’ın Romanlaşan Hayatlar-2 adlı eserinden yararlanarak ünlü iş adamımız İshak Alaton’dan söz etmiştik. Ortağı Üzeyir Garih’i de merak edip “Romanlaşan Hayatlar-1”i ararken, onu bulamamıştım ama bir süredir ‘kaybolmuş’ sanarak üzüldüğüm, “Türk Köyünün Kalkınmasında Kitabın Rolü” adlı kitabı bularak sevinmiştim.

1969’da Ağrı’da 18 ay yedek subay olarak yaptığım askerlik görevimden sonra, “Keşan Paşayiğit Köyü Ortaokuluna atanmıştım. Üç yıl çalıştığım bu okulda. 1972 yılı başlarında “Köy Kalkınmasında Kitabın Rolü” konulu bir yarışmaya katılmıştım. Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in başkanı olduğu 4 ünlü yazardan oluşan jüri, birinci seçmişti makalemi.

Köy Öğretmenleri ile Haberleşme ve Yardımlaşma Derneği başarılı bulunan 12 yazı ile birlikte benimkini de bir kitapta toplayıp yayınlamıştı. (Ekim 1972) Merak ediyordum; 54 yıl önce neler düşünmüş, neler yazmışım? Bu söyleşideki alıntıların tümü o kitaptaki makaleden:

“Köy ve köylü yüzyıllardır işlenmemiş, tohum atılmamış, fide, fidan dikilmemiş gen bir tarla gibidir. Bugün devedikenleri, pıtrak ve böğürtlenden başka bir şey yetişmeyen bu bozkırlar, bilgili ve ülkücü bir çalışmayla kısa zamanda bağlık-bahçelik ya da bire elli, bire yüz veren topraklar haline gelebilir.

Bizim köy kalkınmasında tutacağımız yol, çağcıl bir çiftçinin yönteminden farklı olmamalıdır. Ne yapıyor çağcıl çiftçi? Önce çağcıl makinelerle, motorlarla uyandırıyor toprağı; zararlı otlardan taştan, çakıldan temizliyor. Sonra atıyor tohumu. Gerektiğinde su, gerektiğinde gübre veriyor.

Biz de köylünün sorunlarına seslenen çağcıl kitaplarla girmeliyiz köye. Bilelim ki, uyuyan bir aslandır köylümüz. Köy kalkınması, bir bakıma Türkiye kalkınması demek olduğundan, uyuyan aslanı uyandırmalı artık!”

***

“Kafasız ve yüreksiz kalkınma olamaz. KİTAP, kafamızı ve yüreğimizi besleyen biricik besindir. Yeni bir kitap okuyanda yeni bir düşünce filizlenir. Neyiz, ne değiliz? Bunu yalnız kitaplar öğretir bize. Bildiklerimizi de bilmediklerimizi de kitaplardan öğrendik hep. Gelişigüzel birisiyle çene çalacağımıza, gelişigüzel bir kitap okuyalım. Beynimize yeni bir ışık vurduğunu görürüz. Hele tadı alınarak okunan kitaplar ise kafamıza, yüreğimize, ruhumuza bir şeyler bırakır. Gerekli, yararlı, değerli bir şeyler…

Köy ve kitap… Bugün için birbirine yabancı iki sözcük, iki kavram… Özellikle son yıllarda köyden söz eden kitaplar, köylünün sorunlarını dile getiren yazarlar çoğaldı. Mutlu bir gelişme. Kıvanç verici bir aşama bu. Türkiye yalnız İstanbul, Ankara, yalnız İzmir değil artık. Fakat köye hiçbir kitap girmediği gibi bunlar da girmiyor.

Köye kitap girmez, köylü kitap okumazsa ne olur? Okumayan kişinin beyni örümceklenir; yaratıcılık yeteneği paslanır; ruhu hasta olur. İyi ile kötüyü, güzelle çirkini, yararlıyla zararlıyı ayırt edemez. Yararsız geleneklere dört elle sarılırken, yararlı yeniliklere, buluşlara karşı koyar; direnir. Kendinden yana olanı düşman, düşmanı dost sanır. Bu yüzden gerçek köycüler, köycü dostları yürekleri kan ağlayarak susmak zorunda kalırken, köylüler kendilerini ezen ve sömürenlerin kucağına düşer. İki bin yıl öncesinin boş inançlarına bir kurtarıcı gibi sarılırlarken, çağımızın bin kez denenmiş, doğruluğu, yararlılığı kanıtlanmış gerçeklerinden bir öcü gibi kaçarlar.

Oysa kitap okuyan kişinin kafasına, gönlüne güneş vurur. Bu güneş insanı insan yapan yetilerin yeşerip gelişmesini, çiçek açmasını sağlarken, hayvansal yanlarımızı köreltir. Kişiyi bencillikten, yalnız kendini düşünen, yalnız midesiyle yaşayan bir hayvan olmaktan uzak tutar.  Çevremizde bizden başka insanlar da olduğunu, kendi mutluluğumuzun biraz da onların mutluluğuna bağlı olduğunu anlarız.

Uygar kişi, kendini sömürtmeyen, fakat bir başkasını da sömürmeyen ve tüm sömürülere karşı koyandır bence. Artık çağımızın insanı uygar ve aydın olmalıdır. Aydın, mutlaka cebinde bir yüksekokul diploması bulunduran değil, on günde bir en az bir kitap okuyup yorumlayabilendir. İnsanlık bilim ve teknikteki ilerlemesini yazıya, kitaba borçludur. Bu yadsınamayacak gerçek karşısında köy kalkınmasında kitabın etkisi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Geri kalmış, uygarlıktan nasibini alamamış, hâlâ ilkel yaşama koşullarının egemen olduğu köylerimizin gerçekten kalkınmasını isteyenlerin ilk yapacağı iş, köylüye okuma yazma öğretip kitap okuma zevki ve alışkanlığı kazandırmaktır.

Kitapsız kalkınma… Olmaz, olamaz! Ne köylerimiz ne ülkemiz, ne de herhangi bir ülke… Tanrıların çoktan öldüğü, dünyayı kitapların yönettiği bir çağda bir an önce kitabı köye ulaştırmanın çareleri aranmalıdır. Radyo ve televizyon gerekli elektrik akımı olmadan niçin çalışmıyorsa, köylerimize de aydınlatıcı ve uyarıcı nitelikte kitaplar girmeden köy kalkınmasından söz etmek aldatmacadan başka bir şey değildir.

Kafalardaki buzlar çözülmeden ellerdeki, ayaklardaki bağlar çözülmez. İlkçağ artıklarını silip süpürmeden, yerine bilimsel düşünceyi egemen kılmadan bir atılım yapılamaz. Bu önemli işi de kitaplardan başka hiçbir kişi, hiçbir kurum başaramaz. Çünkü kitap bağa, bahçeye, dağa, ormana, harmana tek kişiyle de olsa gider; yağmurda, soğukta, sıcakta konuşur, anlatır. Okuyanın anlama yeteneğine göre bir daha, bir daha anlatır. İşte bu özelliğinden dolayı ki, kitap en büyük öğretmendir.

Kitap okuyan bir çobanın kitap okumayan bir bakandan üstün olduğuna inandırılmalı köylümüz. Su, güneş ve gübre toprak için ne denli gerekliyse köylü için de kitap o denli gereklidir. (…)

Günde üç kez yemek yenişi gibi, köylümüz de günde üç kez eline kitap alma zorunluluğu duyduğu gün, köy kalkınması kendiliğinden başarılmış olacaktır.”

                                                                                         ***

Daha neler yazmışım neler!.. Ama hepsini veremem ki. Kitap etkeni ile yaşadığım somut bir örneği anlatmışım. Onu okuyalım şimdi de:

“Köydeki komşulardan otuz yaşlarında evli bir genç un değirmeninde işçi olarak çalışıyordu. Bir gün, “Komşu, dedim; sana bir kitap versem boş kaldığın zamanlarda okur musun?” Pek memnun olmamış gibi baktı yüzüme: “Valla hocam, dedi; kasabada benzinlikte çalışırken, yaptığım bir hizmetten dolayı kaymakam bir kitap hediye etti. İlkokulu bitireli elime geçen ilk kitaptı bu. Merak ve heyecanla okumaya koyuldum. Bir sayfasını belki beş kez okuduğum halde bir şey anlamadım. On, on beş sayfa kadar okuduktan sonra attım bir kenara.”

“Bir de benim vereceğim kitabı dene.” deyip Talip Apaydın’ın Ortakçılar romanını verdim. Sonucu merak ediyordum.  Bakalım kaç günde okuyacak? Beğenecek mi? Beğenirse başka kitap isteyecek mi?

Üç gün sonra mutlu bir yüzle geldi komşum. Gülüyordu. “Aman be hocam, böyle güzel kitapların vardı da nerdeydin bugüne kadar? Bir başladım, bir daha bırakamadım elimden. Nasıl yazmış bu kitabı yazan? Kitapta anlatılan Sefer var ya Sefer, o benim işte! Babası Durmuş Dayı, benim babam… Ama aferin Sefer’e, aferin Yanığın Ali’ye. Öyle olmalı işte adam dediğin. Ne yalan söyleyeyim, valla ben böyle bir kitap olacağını aklımın köşesinden geçirmezdim. Helal olsun, bu Talip Apaydın kimse! Geçen gün, ‘Varsa bir aşk romanı verin.’ diyecektim de dilim varmamıştı. İyi ki dememişim. Bu kitabı okurken yüreğim güm güm atıp durdu. Aşkların en güzeli bu kitapta. O deyyus Hilmi beye, Yalçın beye de bi kızdım, bi kızdım! Bu köyde, bu kasabada yok mu? Var, var!..”

Arkasından Yaşar Kemal’in Teneke’si, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü romanları… Sonra Atatürk’ün sadeleştirilmiş Söylev’i… Yutarcasına okuyor, kahveye geldiğinde çevresindekilere tatlı tatlı anlatıyordu. (…) Geçen yaz harmanda herkes gibi ondan da köy imamı için buğday istediklerinde: “Yardıma muhtaç olan o değil, benim. Sabahtan akşama dek anam ağlıyor güneşin bağrında. İmam ne yapıyor? Devletin verdiği aylık yetmiyorsa, keklik avına çıkacağına çalışsın. Benden alıp buğday vereceğiniz kişi benim iki mislim var.” deyivermiş. Yetmemiş devam etmiş:

“Elindeki kitaptan, ‘Şu kadar altını olan şu kadar zekât verecek’ diye okuyor hutbede. Niye kendisi karısının boynundaki sıra sıra beşibirliklerin zekâtını vermez kimseye? Kendisinden yoksullardan sadaka almak hangi dinde var?” dediği için, o da ‘dinsiz kâfirlerden’ sayılır olmuş!”

Köy hocasının beni ve bu komşumu sevip sevmediğini mi sordunuz?

Tanrı aşkına!.. Siz onun yerinde olsanız, sever miydiniz?

Yayın Tarihi
01.08.2026
Bu makale 118 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!