YAŞAMAK ZAMANI

İlk Yapmamız Gereken İş

“Sevdiğiniz birine verilebilecek en değerli hediye nedir?” diye sorsalar, “Kitap” derdim. Hoş kimsenin böyle bir şey sorduğu da yok, soracağı da… Altın, zümrüt, pırlanta varken; kim, niçin böyle bir şey sorsun ki benden?

“Sevdiğiniz birine verilebilecek en değerli hediye nedir?”diye sorsalar, “Kitap” derdim.

Hoş kimsenin böyle bir şey sorduğu da yok, soracağı da… Altın, zümrüt, pırlanta varken; kim, niçin böyle bir şey sorsun ki benden?

Ve dahi ABD doları ile AB’nin ortak parası yüro durup dururken, neden en değerli şey kitap olsun; değil mi ya?

Bu soruya vereceğim yanıt da şu olurdu: Altının da değeri düşer bir gün, zümrüdün, pırlantanın da…  ABD doları da geçmez akçe olur bir gün, AB yürosu da… Dahası harcarsınız biter, çaldırırsınız yiter gider. Ve o ünlü deyiş geliverdi aklıma birden:

Birine iyilik olsun diye balık verirseniz, doyar bir gün. Ona balık tutmasını öğretirseniz, bir ömür doyar. Kitap ilk anda mide açlığını gidermez. Kafa açlığının, beyin açlığının besinidir o. Beyni, yüreği, ruhu doyurur kitap.

Kızım Dilem Gözde de böyle düşünenlerden… Öyle olmasa bu yılbaşında bir paket kitap hediye ederek mi kutlardı yeni yılımı? O kitaplardan biri Feyza Hepçilingirler’in Dilim Dilim Anadilim (Türkçe “Off”- 3) adlı eseriydi. (1)

Yazarımız aynen benim gibi, “Türkçemizin elimizden kayıp gitmekte olduğunu görüp telaşa kapılanlardan…” Sözü yazarımıza bırakalım şimdi:

“Sahi biz Ulusal Kurtuluş Savaşını niye yapmıştık? O zamanlar Halide Edip, Amerikan mandası istediği için sürgüne gönderilmemiş miydi?”

“Bütün büyük üniversitelerimiz İngilizce eğitim öğretim yapıyor. Amerika emretse yapmazdık ama kendi isteğimizle anaokulundan başlıyoruz İngilizce öğretmeye. (…) Tek korkum şu: O kadar Amerikanlaştık ki, “Siz Amerikalı olmuşsunuz.” deyip Avrupa Birliğine almayacaklar.”

Yazar çarşıya çıkınca alt alta, üst üste, yan yana duran yabancı sözcüklerle dolu tabelalar görmekten utanır. Bakkaldan markete, berberden sarrafa, lokantaya, kahveye, emlakçıya varıncaya dek… Hem de birçoğu ABC’mizde olmayan harflerle…

Harf devrimi yapan da biz değildik; dil devrimi yapan da… Öyle mi?”

‘Dilimizi Arapça Farsça karışımı Osmanlıca olmaktan kurtardık.’ diye sevinip öğünürken, başka bir tehlike ile karşı karşıya şimdi Türkçemiz.

Nerde Türk Dil Kurumu? Nerde yurdunu ve ulusunu bizlerden çok sevdiği için o kurumun temelini atan yöneticiler, yazarlar, şairler, düşünürler?

Neden biz onlar kadar yurtsever, ulusçu, yiğit ve cesur olamadık?

Ne Atatürk gibi bir önder getirebildik başımıza, ne Mustafa Necati ve Hasan Ali Yücel gibi bir ME bakanı… O Atatürk ki, “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Nâmık Kemal ve Tevfik Fikret, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.” demiştir. Bugün Nâmık Kemal ve Tevfik Fikret gibi yürekli bir şairimiz de yok, Gökalp gibi alperen bir bilgemiz de… O yüzden çocuklarımız duygu ve düşünce yönünden öksüz yetişiyorlar. Ne yazık ki!

Cumhuriyet kurulmadan önce, “Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.” “Ey Türkoğlu! İşte  senin orasıdır vatanın.” diyen Gökalp’in bu özlemini Atatürk 1930’larda gerçekleştirir ama o yaşarken yalakalığını yapanlar kısa bir süre sonra son verirler bu uygulamaya. Ben sekiz yaşıma kadar minarelerimizden “Tanrı uludur; Tanrı uludur! Tanrıdan başka yoktur tapacak” diye ezan okunduğunu duyan mutlu çocuklardanım.

Çok haklı olarak şöyle diyor, Feyza Hepçilingirler:

“Kendi çarşımızı, caddemizi, sokağımızı turistler için mi böyle düzenlemeye çalışıyoruz? Tarlabaşı’nda üçüncü kattaki dükkânının adını ‘Hair Dresser’ koyan berbere kaç turist gitmiştir ki bugüne kadar? (…) Neden kendi ülkemizi işgal edilmiş topraklar haline getirmeye çalışıyoruz? Hani biz “ezelden beri hür yaşamış” ve hür yaşayacak bir millettik. Şimdi ne oldu bize?”

Yaklaşık 75-80 yıldır doğru yolu bırakıp yanlış bir yola saptık biz, sevgili yazarımız. Dilimizi koruyamadığımız gibi başka değerlerimizi de kaybettik. Sözümün tam burasında bir ileti düştü cep telefonuma. Baktım; değerli eğitimci dostum yazar ve ressam İbrahim Ekmekçi’den… Hemen açtım. Diyor ki güzel bir çerçeve içinde:

“Tanrı Türk’ü Araplaşmış Türklerden korusun. Hiçbir dış düşman onlar kadar büyük bir zarar veremedi bu cennet vatana.” Var mı itirazı olan?

Böyle giderse korkarım ki, yaklaşık 50-100 yıl sonra bu sözü şöyle değiştirmek zorunda kalacak torunlarımız: “Tanrı Türk’ü Araplaşmış ve Amerikanlaşmış Türklerden korusun. Hiçbir dış düşman onlar kadar zarar veremez bu ülkeye.”

Kendimize, özümüze dönmek zorundayız; bir an önce. Boşa geçen her gün dönüşü daha da zorlaştırır. Unutmayalım ki, zararın neresinden dönersek kâr… Yazarımız Hepçilingirler de şöyle demiş:

“Bu savaşımda tek tek herkese görev düşüyor. Güçlü olmak istiyorsak… Köle olmak istiyorsak bir şey yapmamıza gerek yok, şimdiki gibi devam edebiliriz.”

***

Yine dilimiz konusunu ele alıp işleyen ikinci bir eser okudum; bir ay kadar önce. Eğitimci ve yayıncı yazar Arslan Bayır’ın “Türkçem Seni Kim Kurtaracak?” (2) adlı kitabı… Adından da anlıyoruz ki bu yazarımız da dilimizin büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu görüp kurtarıcı arayanlardan…

Yazar, kitabının önsözde girmiş konuya hemen:

“…dilimize son yıllarda Avrupa dillerinden geçen veya bizim uydurduğumuz sözcüklerle kendimizi anlatmaya çalışmak dilimize yaptığımız en büyük kötülüktür. (…) Ana sütü gibi ak bir Türkçe için herkes kendine düşen görevi yerine getirmelidir ki dilimiz hak ettiği yeri bulsun.”

“Çağdaş bir toplumun çağdaş bir de dili olmalıdır.” diyen yazarımız, “Çağdaşlaşmaya karşı olanların dilimizin gelişmesine ve özgürleşmesine de karşı oldukları”nı belirtmiş ki, gerçek bir saptamadır bu.

Atatürk’ün, dilimizi de yabancı dillerin tutsağı olmaktan kurtarmak için çok çaba harcadığını örnekler vererek belirttikten sonra şunu da anlatmış:

“Konfüçyüs’e sormuşlar: ‘Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?’

‘Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım.’ demiş.

Ünlü bilgeden böyle bir yanıt beklemeyenler şaşırınca, şu açıklamayı yapmış:

“Dil aksak olursa düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli olamaz.”

Mübarek bilge, sanki bizim bugünkü durumumuzu dile getirmiş!

Çok ilginçtir ki Atatürk de aynı düşüncededir ve onun “fikir babam” dediği Ziya Gökalp de… Nitekim Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı ünlü eserinde, “Türkçü olmak için önce dilde Türkçü olmak gerekir.” der. “Milliyetçi” olmakla övünenlerden kaç kişi vardır dersiniz; dilde Türkçülüğü savunan? Ne yazık ki, bu konu da yozlaşmış ülkemizde!

Atatürk Türk dili ve Türk tarihine öyle büyük bir önem vermiştir ki yaşamının yaklaşık son on yılını buna harcamıştır. Dahası kendisinden sonra da bu çalışmaların daha güçlü devam etmesini istediği için tüm varlığını yazılı vasiyeti ile bu iki kuruma bağışlamıştır.

Dilimizi seven ve Türk yurttaşı olmaktan kıvanç duyan herkesin, sözünü ettiğim bu iki eser ile Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı kitabını mutlaka okumalarını isterdim.


  1. Dilim Dilim Anadilim (Türkçe “Off” -3) Feyza Hepçilingirler, 3. Basım 2011, Everest Yayınları

280 Sa. Cağaloğlu/İST., www.everestyayinlari.com; info@everestyayinlari.com; (0212) 513 34 20

      (2) Türkçem Seni Kim Kurtaracak? Arslan Bayır, Araştırma, 2. Baskı 2022, Baygenç Yayıncılık,

187 Sa.Alanya/Antalya, e-posta: alanyaguncel@gmail.com, Telefon: (0242) 522 53 58

Yayın Tarihi
05.06.2026
Bu makale 134 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

ÇOK OKUNAN

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!