Spinoza (1632–1677), Locke (1632–1704), Rousseau (1713–1778) Hollandalı bir Yahudi olan Spinoza 17. Yüzyılda yaşamış ve çok genç yaşta, 45 yaşında vefat etmiştir. Bir İngiliz olan Locke ise Spinoza ile aynı tarihte doğmuş 72 yaşında ölmüştür. Rousseau ise Fransız olup 18. Asrın başında yaşamıştır. Spinoza’yı iki hafta önce anlatmıştım. Bu yazımda Locke’u anlatacağım. Allah izin verirse Rousseau’yu da önümüzdeki hafta yayımlamak istiyorum. Bu üç filozofun müşterek özelliği: Doğa, Devlet, Yönetim, demokrasi, akıl ve özgürlük konularında yaklaşık görüşlerde olmaları ve kendilerinden sonra gelen filozofları etkilemeleridir. Bu üç filozofu seçmemin nedeni, 21. Asırda bütün bu ilkelerin çok gerisine düşen ülkemize örnek olması içindir.
John Locke, Aydınlanma Çağı düşünürlerinin en etkililerinden biri olarak kabul edilen ve genellikle “liberalizmin babası” olarak bilinen bir İngiliz filozof ve doktordu. Düşüncelerini şöyle özetleyebiliriz:
Locke’un din anlayışının temeli hoşgörü, vicdan özgürlüğü ve akılcı bir inanç yaklaşımıdır. Devlet tarafından zorlanamaz. Devlet, farklı din mezheplerine karışamaz. Din, toplumun barışı için baskıya değil hoşgörüye dayanmalıdır. Döneminin İngiltere’si için son derece modern bir görüştür. Akıl dini (Reasonable religion) savunur. Locke, dinin akılla çelişmemesi gerektiğini savunur. Kutsal kitaplar ile akıl çatışıyorsa, yeniden yorumlanmalıdır. Batıl inançlara ve dinin politik amaçla kullanılmasına karşı çıkar. Bu yüzden Locke’un dini ılımlı, akılcı ve dogmasız bir Hristiyanlıktır. Locke kesin olarak teisttir: Tanrı vardır. Evreni yaratmıştır. İnsan aklı Tanrı’nın varlığını kavrayabilir. Bu yönüyle Spinoza’dan ayrılır.
Locke için ahlakın üç temeli:
— Doğal yasa: Tanrı insanlara iyi ile kötüyü ayırt edebilme yetisi vermiştir.— Toplumsal yarar: Bir eylem toplumdaki barışı ve güveni artırıyorsa “iyi”dir. Toplumu bozuyorsa “kötü”dür.
İnsan aklı iyiyi seçmeye yöneliktir; akıl ile ahlak çelişmez. Locke’un ahlakı dinidir ama Akıl + toplum çıkarı ekseninde rasyonelleşmiştir. Spinoza’nın ahlakı metafizik temelli değildir; tamamen akıl ve doğa yasaları üzerine kuruludur.
Locke’a göre insan doğuştan özgürdür. Tanrı insana irade vermiştir, akıl insanı doğru seçime götürür. Özgürlük, başkalarına zarar vermeden yaşamak ve mülkiyet, yaşam, özgürlük haklarının korunmasıdır. Locke’un özgürlüğü siyasal özgürlük + bireysel haklar temelindedir. “İstediğini yapmak” değildir. Tutkuların esiri olmamak, olayların nedenlerini anlamak, doğanın zorunlu düzenini kavramaktır. Yani özgürlük: zorunluluğu anlamaktır. Bu nedenle: İnsan akıl sahibi olduğu ölçüde özgürdür. Cehalet, korku ve tutku insanı köleleştirir. Doğanın yasalarını anlayan kişi sahiden özgür olur. Bu özgürlük çok derin, içsel ve felsefî bir özgürlüktür. Locke dış özgürlüğü, Spinoza iç özgürlüğü kurar. İkisi birleşirse tam bir özgürlük anlayışı olur.
Locke, siyasi olarak daha gerçekçidir. Kurumlar, yasama–yürütme ayrımı, mülkiyet hakkı, hoşgörü kültürü, sınırlı devlet, hukukun üstünlüğü, halkın direnme hakkı… Bunlar bugünün demokrasilerinin temeli.
Locke’un siyasal modeli uygulanabilir ve uygulanmıştır. Spinoza ise daha derin ama daha teoriktir.
Spinoza: İnsan tutkularının siyasal davranışı nasıl belirlediğini analiz eder. Özgürlüğün akıl yoluyla artacağını öne sürer. Devletin ifade özgürlüğünü koruması gerektiğini vurgular. Ama Spinoza’nın modeli Locke kadar kurum odaklı değildir. Spinoza daha psikolojik–felsefî bir siyaset kurar.
Locke ise daha kurumsal–hukukî bir siyaset ortaya koyar. Siyasi uygulama açısından, modern devlet Locke’un düşünceleri üzerine kuruludur.
Günümüzde totaliter ve otoriter devletlerin çoğalması şaşırtıcı değil mi?