Yedek subaylığımı 1956–57 yıllarında istihkâm sınıfında yaptım. O zamanlar İstihkâm Okulu Kâğıthane’deydi.
Okul komutan vekili Albay M. Çiğdemoğlu idi.
Türk komuta heyetinin yanında bir de Amerikan askerî müşavir grubu bulunuyordu:
İstihkâm Yarbayı Carl B. Tenhagen, Binbaşı Lowell O’Neal ve Başçavuş Merill A. Gordon.
Asteğmenlik dönemim ise Ankara’da, Milli Savunma Bakanlığı İnşaat Dairesinde geçti.
Son görevim Ankara Orduevi binasının genişletilmesi üzerineydi.
Bir gün bakanlığın başındaki komutan projeyi görmek istedi ve beni yanına çağırttı.
Paşanın odasına girdiğimde dikkatimi çeken bir şey oldu. Paşanın yanında bir de Amerikalı generalin odası bulunuyordu.
O an içimden şu soru geçti:
“Acaba bizi Amerikalılar mı yönetiyor?”
Yıllar sonra yaşananlara bakınca bu sorunun o kadar da anlamsız olmadığı ortaya çıktı.
Türkiye’deki askerî darbeler, Ortadoğu’daki müdahaleler ve “ılımlı İslam” projeleri…
Bunların çoğunun arkasında büyük güçlerin stratejileri olduğunu zamanla öğrendik.
Bu yeni bir şey de değildi. Emperyalist güçler Osmanlı İmparatorluğuna da aynı senaryoyu uygulamıştı. “Atatürk “ olmasa haritada Türkiye diye bir devlet olmayacak, olsa da esaması pek okunmayacaktı.
Aslında tarih boyunca dünyaya hükmetmek isteyen liderler hiç eksik olmadı.
Büyük İskender, Caesar, Attila, Cengiz Han, Napoléon ve Hitler…
Hepsinin ortak hayali aynıydı: dünyayı yönetmek.
Fakat bugün durum daha da tehlikeli görünüyor.
Çünkü artık teknoloji çok daha gelişmiş, savaş araçları çok daha yıkıcı;
fakat insanın vicdanı ve doğa sevgisi sanki daha zayıf.
Bugünün savaşları eskisinden daha acımasız ve insafsız.
Günümüzde bu küresel rolü büyük ölçüde Amerika’nın oynadığı kanısındayım.
Venezüella’da, Orta Doğu’da ve son olarak İran çevresinde ortaya çıkan krizler çoğu zaman tek bir lidere bağlanıyor.
Cumhurbaşkanı Trump’a…
Oysa bu tür büyük stratejiler genellikle bir liderin değil, uzun yıllar önce hazırlanmış projelerin ürünüdür.
Devletlerin derin planları vardır ve bunlar zaman içinde adım adım uygulanır.
Bu noktada Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” romanı aklıma geliyor.
Belki de o kitap bir hayal değil, geleceğe dair ürkütücü bir sezgiydi.
Çünkü görünen o ki insanlık, teknolojide ilerledikçe iktidar hırsından kurtulmak yerine onu daha da büyütmenin yollarını buluyor.