Trump döneminde Venezuela’ya yönelik sert uygulamalar, İran’a ambargolar, Küba’ya eski defterlerin yeniden açılması, hatta Kanada, Grönland gibi ülkelerin dahi zaman zaman “laf arasında gündeme gelmesi… Bütün bunlar ister istemez bana Aldous Huxley’in 1932’de yazdığı “Cesur Yeni Dünya’yı” hatırlatıyor.
Huxley, romanında 26. yüzyılda tüm dünyanın tek bir devlet tarafından yönetileceğini, bu devletin başında da “Ford” adlı bir figürün olacağını söyler. Elbette burada Ford bir kişi değil; seri üretimi, tüketimi, tek tipleşmiş mutluluğu ve itaatkâr insan tipini simgeler.
Ama gelin görün ki aradan beş asır değil, henüz bir yüzyıl bile geçmeden Huxley’in hayal gücünün pek çok durağına uğramış gibiyiz.
Şimdi insan ister istemez soruyor:
Acaba Huxley acele mi etti, yoksa biz mi hızlandık?
Bugünden bakıldığında dünya, bir yandan “Amerika güven veriyor” derken, diğer yandan aynı Amerika’nın her yere yetişme, her yere dokunma ve mümkünse her yere yerleşme isteğinden de içten içe tedirgin.
Dostlukla hegemonya arasındaki çizgi ise giderek inceliyor; neredeyse saç teli kalınlığında.
Bu iyi mi olur, kötü mü olur?
Ulus-devlet refleksi hâlâ güçlü. Bayraklar, marşlar, sınırlar ve “biz bize benzeriz” söylemleri kolay kolay terk edilecek gibi değil. Üstelik yakın tarih bize şunu da gösterdi:
Bir zamanlar devasa olan imparatorluklar —Osmanlı, Sovyetler Birliği, Yugoslavya— birer birer parçalandı. Büyük yapılar küçüldü, küçüldükçe çoğaldı.
Ama öte yandan tablo hiç de iç açıcı değil: Totaliter rejimler çoğalıyor, halklar yoksullaşıyor, küçük bir zümre giderek daha konforlu yaşıyor. İnsanlar açlıkla, güvencesizlikle ve belirsizlikle baş etmeye çalışırken, “Bizi biri yönetse de kurtulsak” fikri, fark etmeden cazip hâle geliyor.
İşte asıl tehlike de burada başlıyor.
Ah keşke dünyamızla ahiret arasında bir iletişim hattı olsaydı… Bir telesekreter gibi çalışsa mesela: “Beş yüz yıl sonra dünya hakkında bilgi almak için 1’i, distopyaya bağlanmak için 2’yi tuşlayınız.”
Ama ne yazık ki böyle bir hat yok. Geriye yalnızca şu soru kalıyor:
Beş asır sonra dünyayı kimin yöneteceği değil, insanların yönetilmeye ne kadar hevesli olacağı.
Siz de bunu merak etmez miydiniz?