Bir süredir siyasetin ve medyanın en kullanışlı, en konforlu kavramı “devlet aklı” oldu.
Eskiden siyasetçiler ve yorumcular yaptıkları işleri topluma anlatmaya, rasyonel gerekçeler sunmaya ve attıkları adımları savunmaya çalışırlardı. Siyasetin doğası gereği hesap vermek, ikna etmek bir zorunluluktu. Şimdi ise buna ihtiyaç duyulmuyor.
Radikal bir karar mı alındı? Devlet aklı.
Büyük bir çelişki mi ortaya çıktı? Devlet aklı.
Dün söylenenle bugün yapılan birbirini tamamen nakşediyor, 180 derece zıtlık mı barındırıyor? Yine devlet aklı...
Ne kadar kolay, ne kadar konforlu bir sığınak...
Kurumsal Hafıza mı, Siyasi Konjonktür mü?
Toplumun önüne çıkan her tartışmalı gelişmeyi, her siyasi manevrayı ve her hukuki gri alanı “devlet aklı” etiketiyle paketleyip servis ediyorlar. Bu kavramsal sihirbazlıkla, sorgulayanların susturulacağı, eleştirenlerin ulusal çıkarlara karşı geliyormuş gibi hissettirilip mahcup edileceği sanılıyor.
Benim Perspektifim: Siyaset biliminde Raison d'État (Devlet Çıkarı) olarak bilinen bu kavram, Machiavelli’den beri tartışılır. Ancak evrensel literatürde devlet aklı; kurumsal hafızadır, sürekliliktir ve bireysel hırslardan arınmış stratejik öngörüdür. Bizde ise bu kavram, tam tersi bir eksene kayarak "günübirlik pragmatizmin" ve "öngörüsüzlüğün" üzerini örten bir sis perdesi haline getirilmiştir.
Devlet aklı günü kurtarmak için değil, geleceği inşa etmek için vardır. Kişilerin, kliklerin veya partilerin dönemsel menfaatlerine göre şekil değiştirmez. Değişiyorsa, ona devlet aklı değil, konjonktürel siyasi zekâ denir.
Örneğin ekonomi politikalarında ani U-dönüşleri, bir gece yarısı alınan kararlarla faiz politikalarının kökten değiştirilmesi ya da dış politikada birdenbire yaşanan sert rota değişiklikleri, “devlet aklı” denilerek açıklanmaya çalışılıyor. Oysa bunlar, uzun vadeli öngörüden ziyade kısa vadeli siyasi ve ekonomik konjonktüre verilen tepkiler olarak duruyor.
İçi Boşaltılan Kavramlar ve Güven Krizi...
Bugün kavramın içi öylesine boşaltıldı ki, adeta her makro hatanın savunma mekanizmasına dönüştürüldü.
Çözüm süreci denildi, devlet aklı dediler; süreç bitti, yine devlet aklı dediler.
Siyasi mühendislikler yapıldı, devlet aklı dediler.
Parti içi hesaplaşmalar ve ittifak rotasyonları yaşandı, devlet aklı dediler.
Hukukla ve evrensel adalet ilkeleriyle açıklanması imkânsız meseleler ortaya çıktı, yine devlet aklı dediler.
Elbette bazı hassas konularda şeffaflığın ulusal güvenlik açısından risk yaratabileceği argümanı her zaman ileri sürülebilir. Ancak bu argüman, istisnai durumlar için geçerli olmalıdır; kural haline geldiğinde ise keyfiliğin ve öngörülemezliğin kapısını aralar. Asıl mesele, gri alanların istisna olmaktan çıkıp sistematik bir alışkanlığa dönüşmesidir.
Dijital Çağda Vatandaşın Hafızası...
Burada ıskalanan en büyük gerçek şudur: İçinde bulunduğumuz bilgi ve dijital çağda, toplumsal hafıza artık çok daha dirençli. Arşivler silinmiyor, geçmiş açıklamalar yok olmuyor. Devlet aklı adı altında sunulan çelişkiler, toplumun kolektif bilincinde derin soru işaretleri bırakıyor.
Devlet aklı, devletin kendi kurumlarının ve hukuk sisteminin aleyhine işlemez. Devleti zayıflatan değil, onun öngörülebilirliğini artırarak güçlendiren sonuçlar üretir. En önemlisi de, vatandaşı rasyonel bir paydaş olarak görmek yerine, ona tepeden bakmaz; vatandaşın zekâsını küçümsemez.
Her tartışmanın üzerine bu etiketi yapıştırmak gerçeği değiştirmiyor. Tam aksine, gelecekte gerçekten devlet aklıyla, yani ülkenin hayati çıkarları için alınması gereken radikal ve doğru kararların da toplum nezdinde "acaba arkasında ne var?" şüphesiyle karşılanmasına yol açıyor. Yani kavram, bizzat onu kullananlar tarafından imha ediliyor.
Son Söz: Sözde Değil, Özde Akıl
Kavramları tüketmek ve popülizmin potasında eritmek kolaydır. Zor olan, o kavramların ağırlığını taşıyabilmek ve hakkını verebilmektir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; soyut bir "devlet aklı" efsanesine sığınarak toplumu dışlamak değil; şeffaf, hesap verebilir, hukuka bağlı ve liyakat temelli bir yönetim iradesini, yani ortak aklı millete gösterebilmektir.
Bu ortak akıl, güçlü kurumlar, bağımsız ve tarafsız bir yargı, liyakate dayalı bürokrasi ve vatandaşın karar süreçlerine daha fazla dahil edilmesiyle inşa edilebilir. Vesayetçi eski yapılara dönüş değil, modern, demokratik ve kurumsal bir devlet anlayışıyla mümkündür.
Çünkü meşruiyet, gizemli perdelerin arkasında değil, adaletin ve kurumsal ciddiyetin ışığında inşa edilir.