Yeni İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi, geçen günlerde yaptığı bir konuşmada Sayın Cumhurbaşkanımızı saygı ve övgülerle andı. İşin en ilginç tarafı ise Tayyip Erdoğan’ı Abdülhamit Han’a benzetmesiydi. Bu benzetme, Abdülhamit’e duyulan hayranlığın ve takdirin de bir göstergesi olarak yorumlanabilir.
Yılmaz Özdil bu konuda uzun bir makale yazarak, Sayın Cumhurbaşkanımızın Abdülhamit’e pek de benzemediğini çeşitli yönleriyle anlattı. Kısaca hatırlarsak; Abdülhamit Fransızca ve Farsça olmak üzere birkaç yabancı dil bilen bir padişahtı. Aynı zamanda çok iyi bir marangozdu. Hayvanları, özellikle atları sever, iyi binicilik yapardı. Piyano ve keman çalabilecek seviyede müzik bilgisine sahipti. Batı müziğine, özellikle operaya büyük ilgi duyar; resimden anlar ve koleksiyonlar yapardı.
Bunlara ek olarak, eğitim alanında yaptığı önemli reformları da hatırlatmak gerekir: 1862’de sübyan mekteplerinin yerine iptidai mekteplerin açılması, 1868’de Galatasaray Sultanisi’nin kurulması, 1873’te Darüşafaka’nın açılması, 1876’da Mülkiye’nin fakülte düzeyine getirilmesi, 1879’da Hukuk Fakültesi’nin açılması bu dönemin önemli gelişmeleridir. Ayrıca Güzel Sanatlar, Yüksek Mühendislik ve Ticaret mektepleri; darülmuallimat (kız öğretmen okulu), idadiler (liseler) ve rüştiyeler (ortaokullar) yine bu dönemde kurulmuştur. Halkalı Ziraat ve Veteriner mektepleri ile Aşiret okulları da Abdülhamit döneminin eğitim hamleleri arasında sayılmalıdır.
Öte yandan Abdülhamit, Osmanlı İmparatorluğu’nun en fazla toprak kaybettiği dönemin de padişahıdır.
Bütün bu özellikler birlikte değerlendirildiğinde, Abdülhamit ile Tayyip Erdoğan arasında doğrudan bir benzerlik kurmanın pek mümkün olmadığı görülmektedir. Ancak yönetim anlayışları açısından bazı benzerlikler kurulabilir mi, bu ayrı bir tartışma konusudur.
Geçtiğimiz haftanın tartışmalı konularından biri de Kadıköy’de yapılmak istenen camiydi. Muhtemelen son yirmi yılda bu ülkede en çok cami yapılan dönem yaşanmıştır. Ancak üzülerek belirtmek gerekir ki, bu yapıların büyük bir kısmı estetikten uzak, Osmanlı’nın yüzeysel taklitleri olan, “kitsch” diyebileceğimiz örneklerdir.
Şimdi bu anlayışa bir yenisinin daha eklenmesi gündemde. Ben şahsen bu caminin buraya yapılmaması ve alanın boş bir kamusal mekân olarak korunması gerektiğini düşünüyorum. Ancak mesele yalnızca yer seçimi değildir.
21. yüzyılda düşünce dünyası nasıl değişiyor ve evriliyorsa, ibadethanelerin de aynı şekilde bu değişime ayak uydurması gerektiğine inanıyorum. Avrupa’da bu anlayışın yavaş yavaş yerleştiğini görüyoruz. Daha sade, daha çağdaş, insanı içine alan ama gösterişten uzak ibadet mekânları inşa ediliyor.
Bizde ise hâlâ geçmişin biçimlerini tekrar ederek, ruhunu yakalayamadığımız yapılar üretmeye devam ediyoruz. Oysa mimarlık, taklit değil; çağın ruhunu yakalama sanatıdır.
Belki de asıl tartışmamız gereken konu budur.