Yazılarım yayımlandıktan sonra çocuklarla aramızda zaman zaman küçük tartışmalar oluyor. Geçen haftaki yazımdan sonra büyük oğlum Hüsnü, devletlerdeki gelişmeleri tek bir kişiye (Abdülhamit, Atatürk gibi) bağlamanın doğru olmadığını; toplumların zaman içinde geliştiğini ve bu ilerleyişe insanların birlikte katkı sağladığını ifade etti.
Elbette bunun payı büyüktür. Ancak o “tek kişi” olmadan da büyük bir başarıya ulaşmak çoğu zaman mümkün değildir. Bu durumu bir orkestra şefine benzetebiliriz. Orkestra üyelerinin her biri iyi bir müzisyendir; aralarında virtüözler de bulunur. Fakat bir orkestra şefi olmadan bu topluluk, çoğu zaman uyumlu bir müzik ortaya koyamaz. Ortaya çıkan şey, çoğunlukla bir kakofoniden ibaret kalır. Şefin niteliği, eserin doğru ve etkileyici icrası için belirleyicidir.
Resim gibi bireysel sanatlar dışında; koro, opera, bale, sinema, tiyatro ve mimarlık gibi alanlar da güçlü bir yönlendiriciye ihtiyaç duyar. Nitekim Şener Şen, kendisine övgüler yönelten bir röportajcıya “Bu övgüleri asıl yönetmene yapmalısınız” diyerek bu gerçeği veciz biçimde ifade etmiştir.
Dünyanın en iyi mühendisleri ve ustalarıyla bir yapı inşa edebilirsiniz; ancak yine de ortaya bir sanat eseri çıkmayabilir. Bunun için mutlaka bir mimara ihtiyaç vardır. Üstelik yalnızca proje üretmek de yeterli değildir; mimarın süreci denetlemesi, yapının projeye uygun şekilde hayata geçirilmesini sağlaması gerekir.
Elbette iyi yetişmiş bir topluluğun varlığı büyük bir avantajdır. Ancak orkestra şefi olmadan bu birikim çoğu zaman uyumsuzluk içinde dağılır.
Kadıköy’de yapılması planlanan cami projesi kamuoyuna “Osmanlı üslubunda” olarak sunuldu. Oysa bu bir üslup değil, bir taklittir. Sanatta taklit, yapılabilecek en zayıf tercihlerden biridir. Ne yazık ki bu gerçeği hâlâ anlatmakta zorlanıyoruz.
Özgün ve yaratıcı sanat üretmeyen toplumların ilerlemesi mümkün değildir; aksine, geri kalmaları kaçınılmazdır.