Kant’tan daha önce bahsetmeme rağmen, hatırlatmak için kısa bir özet yapmak istiyorum.
Immanuel Kant, Prusya kökenli Alman bir filozoftur. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş, Aydınlanma Çağı’nı ve kendisinden sonraki felsefe tarihini derinden etkilemiştir.
Kant’a göre insan, yalnızca deneyimlerinden öğrendiği bilgilerle hareket eden bir varlık değildir. İnsan zihni, doğuştan sahip olduğu yapılarla deneyimi biçimlendirir. Ahlak konusunda ise Kant’ın üzerinde durduğu temel düşünce daha da ilginçtir: İnsan, bir karşılık beklediği için değil, doğru olduğu için doğru olanı yapmalıdır.
Yani iyilik yapıyorsanız, sonunda size bir ödül verileceği için yapmamalısınız. Kötülükten de cezalandırılmaktan korktuğunuz için kaçınmamalısınız.
İyilik, kendi başına bir değer olmalıdır.
Burada Kant’ın ahlak anlayışı ile semavi dinlerde yaygın olarak anlatılan ödül-ceza anlayışı arasında önemli bir fark ortaya çıkıyor. Dinlerde iyiliğin karşılığı cennet, kötülüğün karşılığı ise cehennemdir. Bir tarafta Kevser suları ve huriler, diğer tarafta ateş, kaynayan kazanlar ve cehennem zebanileri…
Kant ise âdeta şöyle soruyor:
“Cennet olmasaydı yine de iyi bir insan olur muydunuz?”
Bence üzerinde düşünülmesi gereken soru budur.
Elbette insanlığın totem anlayışından semavi dinlere geçmesi büyük bir düşünsel sıçramadır. Tanrı fikri giderek soyutlaşmıştır. Buna rağmen halkın günlük inançlarında eski dönemlerden kalma birçok ritüelin yaşamaya devam ettiğini görüyoruz.
İşte bu ortam, zaman zaman bazı açıkgöz insanların insanların inançlarını kullanmasına da imkân vermiştir. Özellikle bilgisiz ve sorgulamayan kesimler, dini kendi çıkarları için kullananların kolay hedefi olmuştur. Türkiye’deki bazı tarikat yapılanmalarına da biraz bu açıdan bakmak gerekir.
Son günlerde Süleymancılar hakkında açılan soruşturmayla ilgili açıklamalarda, insanların inançlarına saygı duyulduğu, ancak yöneticilerin uygulamalarının soruşturulacağı söyleniyor.
Doğrudur.
Ama yalnız sonucu soruşturmak yetmez. O sonucu yaratan ortamı da sorgulamak gerekir.
Tanrı düşüncesinin tarih boyunca giderek soyutlaştığını görüyoruz. Bugün Hristiyan dünyasında İsa’nın “Tanrı’nın oğlu” olduğu düşüncesi bile herkes tarafından aynı biçimde yorumlanmıyor. İslamiyet ise Tanrı’yı “doğmamış ve doğurmamış” olarak tanımlayarak çok daha soyut bir Tanrı kavramı ortaya koyuyor.
Buna karşılık milyarlarca insanın yaptığı her davranışın tek tek izlendiği, kaydedildiği, sonunda ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı düşüncesi bu soyutluğu yeniden insani ölçülere indiriyor.
Belki haddimi aşıyorum.
Ama benim Tanrı tasavvurum biraz daha farklı.
Bence Tanrı, gökyüzünde oturup milyarlarca insanın yaptıklarını tek tek kaydeden bir hükümdardan çok, evrenin içine yerleştirilmiş ilahi bir program olabilir.
Bilgisayarlardaki hard disk gibi…
Her şey onun içinde.
Her şey kaydediliyor.
Ama başında oturup klavyeye basan bir memur yok.