“Türk Kürt kardeştir. Hayır diyen kalleştir.” Evet… Türk ile Kürt kardeştir. Ama bu kardeşliğin temeli terör değil; ortak vatan, ortak devlet, hukuk, adalet ve ortak gelecek olmalıdır. Çünkü Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da düşmana karşı kahramanca savaşarak; bu devleti birlikte kurduk. Bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir.
Ancak Türk ile Kürt'ün kardeş olduğunu söylemek ne kadar doğruysa, PKK ile Kürt vatandaşlarımızı birbirinden ayırmak da o kadar önemlidir. PKK, bütün Kürtlerin temsilcisi değildir.
Kürt vatandaşlarımızın tamamını PKK ile özdeşleştirmek ne kadar yanlışsa, bütün Kürtleri PKK'nın veya onun siyasi uzantısı olduğu iddia edilen yapıların temsilcisi gibi görmek de o kadar yanlıştır.
Yıllardır devletine bağlı yaşamış, PKK'nın baskısına karşı durmuş, çocuklarını bu ülkenin okullarında okutmuş, askerliğini yapmış, vergisini vermiş, bayrağına ve devletine sahip çıkmış milyonlarca Kürt vatandaşımız var. Onlara şu soruyu sormak zorundayız:
“Sizin iradeniz, sizin düşünceniz, sizin vatanseverliğiniz neden bir başkasının siyasi temsil iddiasının gölgesinde kalsın?” Türkiye'nin ihtiyacı etnik kimlikler üzerinden yeni ayrışmalar üretmek değil; hukukun ve vatandaşlığın ortak paydasında buluşmaktır.
Kürt vatandaşımıza “Sen bizim kardeşimizsin” deyip onu terörle özdeşleştirmek yanlıştır. Aynı şekilde, “Kürtlerin temsilcisi biziz” diyerek bütün Kürt vatandaşlarımızın iradesini tek bir siyasi çizgiye mahkûm etmek de yanlıştır. Zira bu ülkenin gerçek sahibi; Türk’ü, Kürdü, Laz’ı, Çerkez’i, Arap’ı, Boşnak’ı, Roman’ı ile topyekûn Türk milletidir.
Kürt kardeşlerimizi bir terör örgütünün veya herhangi bir siyasi yapının doğal temsil alanına bırakmak, yalnızca Türk milliyetçilerine değil, vatansever Kürt vatandaşlarımıza da haksızlık olur.
Terörle mücadelede hayatını kaybeden asker, polis, korucu ve sivil vatandaşlarımızın acısı siyasi hesapların konusu yapılmamalıdır. Şehit ailelerinin gönlü incitilmeden, gazilerimizin onuru zedelenmeden, devletin güvenlik sorumluluğu zaafa uğratılmadan ve vatandaşlarımızın eşitliği korunarak bir gelecek inşa edilmelidir.
Barış demek, geçmişte yaşanan acıların bir daha yaşanmaması için doğru dersleri çıkarmaktır. Bugün yapılması gereken, toplumu yeniden Türk-Kürt ekseninde kamplaştırmak değil; terör örgütü ile Kürt vatandaşını birbirinden kesin biçimde ayırmaktır. Ve siyasetçilere sorulması gereken en önemli soru şudur:
Yıllarca PKK'ya karşı mücadele etmiş, bu mücadelede şehit ve gazi olmuş insanların hakkını, hukukunu ve hatırasını korumadan kurulacak herhangi bir siyasi projenin vicdani temeli nasıl oluşturulacaktır? Unutulmasın ki, şehitlerin hatırası siyasi pazarlık malzemesi değildir!
Burada açık konuşmak gerekir. DEM Parti üzerinden yürütülen tartışmalarda da meseleye sloganlarla değil, hukuk ve gerçeklik üzerinden bakmak gerekir. DEM, PKK çizgisinde siyaset üretse de DEM Parti'yi destekleyen herkes PKK'lı değildir. Ve DEM Partisi’ne oy veren Kürt vatandaşlarımızın tamamını terörle ilişkilendirmek yanlıştır.
Bununla birlikte, PKK'nın silahlı terör eylemlerini meşrulaştıran, terör örgütüyle arasına açık ve net mesafe koymayan herhangi bir siyasi anlayışın da “Kürtlerin tamamı” adına konuşmasına izin verilmemelidir. Terör ve silah, siyasetin üzerinde bir vesayet makamı olamaz. Bu Türk devletinin kırmızı çizgisi olmalıdır. Hiçbir iktidar da seçim hesabıyla terör sorununu siyasi pazarlığın konusu haline getirmemelidir.
Bunları söyleyince hemen soruyorlar: “Sen Terörsüz Türkiye Süreci’ne karşı mısın? Ben de diyorum ki; “barış” diyerek her şey unutulur mu? Elbette barış istiyoruz. Elbette terör bitsin istiyoruz. Elbette analar ağlamasın istiyoruz. Lakin barışın anlamı adaletten vazgeçmek değildir.
Eğer iktidar; hukuku üstün kılar, demokrasinin ilke ve değerlerini benimser, özgürlük alanını genişletir, refahı sağlar ve ülke kaynaklarını adil paylaştırırsa vatandaşın her kesimine güven gelir. O zaman Türk de Kürt de kendisini bu devletin eşit vatandaşı hisseder. Ve sosyal barış kendiliğinden sağlanır. Esas olan terör örgütünün değil milletin kazanmasıdır.
Türk Kürt kardeşliğine kimse ipotek koyamaz! Çünkü Türkiye'nin geleceği ne Kandil'in talimatlarıyla ne de siyasi hesaplarla belirlenebilir. Türkiye'nin geleceğini Türk milleti belirler.
Türk milletinin temsil edildiği Gazi Meclis’te binlerce PKK’lı teröriste pişmanlık şartı dahi aramadan af getiren ve Türk milletinin bekası için bir dizi tehdit ve tehlike barındıran “Çerçeve Yasa” TBMM Genel Kurulunda “467 oy ile kabul edildi. Ancak İmralı’nın vesayetinde, boş kâğıda atılan imzaların gölgesinde getirilen bu teklif millet vicdanında zaten “REDDEDİLMİŞTİR”.
EVET oyu ile partiler ne amaçlamıştır? İktidarın ana ortağı AKP; bu yasa ile DEM Parti’yi yanına çekip, Yeni bir anayasa ile Erdoğan’ın yeniden adaylığının ve seçilmesinin önünü açmak istemektedir. Son milletvekili transferleri de bunun açık bir göstergesidir.
DEM; Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması, PKK’lı militanların affedilerek siyaset alanına çekilmesini ve nihayetinde ayrılıkçı bir KÜRDİSTAN adı altında bir devlet kurmayı amaç edinmektedir.
Yeni Parti; Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını arzu etmekte ve Kürt oylarının kendilerine olan desteğini kaybetmek istememektedir. CHP; Mutlak butlan kararının diyetini ödemektedir.
İYİ Parti ve Müsavat Dervişoğlu ise İlkeli bir davranış göstererek; yangına su taşıyan karınca misali, Türk milletinin bekası için bir dizi tehdit ve tehlike barındıran ‘Çerçeve Yasa’ya “Hayır” demiştir. Önümüzdeki günlerde İYİ Parti üzerinden operasyonları bekleyin!
Ya MHP? Onun hangi saik ile bu yasayı savunduğuna bir anlam veremedim! Anlayan biri varsa Türk milletine açıklasın! Madem bu yasa Türk milletinin hayrına olacak! Neden, yargılanmamak için yasal güvence içeren maddeyi tasarıya koydunuz? Ancak Turhan Çömez’in dediği gibi: “İhanetin zaman aşımı yoktur.” Korkarım ki; bu yasa ile ABD ve İsrail’in BOP çerçevesinde Türkiye’yi bölme planlarının önü açılacaktır.
Keşke yanılan biz olalım!
***
Endülüs tarihe karışırken… Gırnata Emirliği’nin son sultanı Ebu Abdullah, savaşmadan şehrin anahtarlarını İspanya Kralı’na teslim etti. Asırlardır Avrupa’nın içinde bir güneş gibi parlayan İslam Medeniyeti karanlığa gömüldü. Ebu Abdullah GIRNATA’ dan ayrılırken tepenin başında durdu, şehre baktı, gözyaşlarına hâkim olamadı. Annesinin Ebu Abdullah’a şu sözlere tarihe kazındı; “Ağla oğlum ağla… Erkekler gibi savaşmadın, şimdi otur kadınlar gibi ağla…”.