Şehir Plancıları Odası eski Başkanı ve Antalya Kadın Müzesi Dayanışma Kurulu Üyesi Dr. Ebru Manavoğlu, bir röportajında kentin kurtuluş formülünü aslında çok net anlatmış. O teknik açıklamanın içinden ben de özellikle şu cümleyi cımbızla çekip aldım:
“Kentte yaşayanlar da baskı odağı olarak hareket edebilmeli. Antalya’da yaşayan insanların kendisini kente ait hissetmesi halinde belediyeler ve büyük ölçekli kamu kurumlarına destek olacak perspektifler sunacaktır.”
Altına imzamı atarım.
Ama “kentlilik bilinci” dediğimiz bu meseleyi biraz daha açmak, biraz da didiklemek gerekiyor.
Antalya, yoğun göç alan yapısıyla bugün İstanbul’dan sonra Türkiye’nin en kozmopolit kentlerinden biri. Türkiye’nin hemen her ilinden, hatta dünyanın birçok ülkesinden insan burada yaşıyor. Neyse ki zaman içinde birlikte yaşamayı öğrendik.
Ancak dikkat edin… Yeni tanıştığınız birine ilk sorulan soru hâlâ aynı:
— Memleket neresi?
Nedense “Memleketim Antalya” demeye dilimiz varmıyor.
“Ben aslında oralıyım ama uzun yıllardır Antalya’da yaşıyorum…”
“Antalya’da doğdum büyüdüm ama ailemiz şuradan gelmiş…”
Benzer cümleleri sık sık duyuyoruz.
Oysa insan; ekmeğini yediği, suyunu içtiği, çocuklarını büyüttüğü, geleceğini kurduğu kente zamanla aidiyet duymalı. Ne yazık ki Antalya’da bu duygu tam anlamıyla oluşmuyor. Kent sahiplenilmeyince de ortaya sahipsiz bir şehir görüntüsü çıkıyor.
Yöneticisinden siyasetçisine, öğrencisinden esnafına kadar herkes biraz kenardan bakıyor bu kente. Adeta hepimiz “sahipsiz köyde değneksiz gezip” duruyoruz.
Belki de bu yüzden Türkiye’nin en fazla hemşeri derneğine sahip şehirlerinden biri Antalya. Aynı bölgenin, hatta aynı ilin birkaç ayrı derneği var. Karadenizlilerin ayrı ayrı, Doğu ve Güneydoğuluların ayrı ayrı… İller yetmiyor, ilçeler bile örgütleniyor.
Elbette sayıları 300’e yaklaşan bu derneklerin içinde dayanışmayı yaşatan, kültürel bağları koruyan, hemşerilerine destek olan değerli insanlar da var. Buna sözüm yok.
Ancak kentlilik bilinci güçlü olmayınca insanlar yaşadıkları şehir yerine geldikleri yere daha sıkı sarılıyor.
Gelelim meselenin başka bir boyutuna…
Galatasaray şampiyon oldu. Tebrik ederiz. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama aynı gece Antalyaspor düşme hattına yaklaşırken Antalya sokaklarının başka takımların şampiyonluğu için bayram yerine dönmesi beni düşündürdü.
Ben kimsenin takım tutmasına karşı değilim. Herkes gönlündeki kulübü destekler. Ancak yaşadığınız kentin takımının böylesine zor günler yaşadığı bir ortamda biraz daha duyarlı olunamaz mıydı diye de düşünmeden edemiyorum.
Çünkü aidiyet dediğimiz şey tam da burada başlıyor.
Yaşadığın kentin sevincini sahiplenmek kadar, hüznünü de paylaşabilmek…
Belki de Antalya’nın en büyük ihtiyacı tam olarak budur:
Bu şehirde yaşayan insanların artık kendisini gerçekten “Antalyalı” hissedebilmesi.