Türkiye, ekonomik bir krizin içinde olmasının yansıra bir varlık ve yokluk sancısı çekmektedir. Bunun ana nedeni demokratik ilke ve değerlerden uzaklaşılması ile hukukun üstünlüğü yerine kişilerin üstünlüğünün esas alınmasıdır.
Durum böyle olunca; kurumlar işlevini yitirmiş, liyakatin yerini biat sadakat almıştır. Eş, dost ve akrabaların ehil olmadığı halde devletin önemli kurumlarına atanması, işleri içinden çıkılmaz hale getirmiş, devlet mekanizması maalesef çökme noktasına gelmiştir. Örneğin MSB’de tümgeneral konumundan birinin atanması gereken bir makama CB ile akraba olduğu söylenen bir kaymakamın atanması gibi.
Devlet, bir grubun veya bir partinin aygıtı değildir. Çağdaş devletler kurum ve kuralları ile yaşarlar. “Adalet mülkün(devletin) temelidir. Adaletin olmadığı yerde devletin ana kolonları yıkılır, milletin devlete olan inancı sarsılır. Devletin kaynaklarının mutlu bir azınlık tarafından paylaşılması, geniş halk yığınlarının fakirliğe itilmesi adil paylaşım ve adalet ilkelerine terstir.
Necip Fazıl: “Allah'ın on pulunu bekleyedursun, on kul. Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa. Yaşasın kefenimin kefili karaborsa” der.
Adaletin olmadığı yerde mülk (devlet) durmaz. Bugün yargının siyasallaştığına, aynı konuda farklı kararların verildiğine dair bir inanç var. İktidara yakın kesimlere bir işlem yapılmazken, muhalif insanlara sanki düşman hukukunun uygulanması; yargıya olan güvenin yerle bir olması sonucunu doğurmaktadır. Kuvvetler ayrılığı, yani yasama yargı ve yürütme erkinin ayrı olması; denge ve denetleme mekanizmasının kurulması, bu ülkenin geleceği ve gelişmesi için hayati önem taşımaktadır.
Ülkenin en önemli sorunlarından birisi de vatandaşın “biz ve onlar” ayrımına tabi tutulmasıdır. Onlar denilenler de bu ülkenin evladıdır. Ve onlar geleceğini bu ülkede aramak yerine yurtdışına kapak atmayı tercih ediyor. Zira yaratılan korku ve baskı iklimi, özgürlüğüne düşkün insanları bu topraklardan koparıp, yaban ellere atıyor. Türklükleri ile gurur duyan ama geleceğini Batı ülkelerinde arayan bir gençlik ile karşı karşıyayız
Bu ülkenin yöneticileri milletin birliği ve dirliğini sağlamak sorumluluğundadır. Zira Türkiye’nin iç barışının tahkimi, bekamızın en büyük teminatıdır. Toplumdaki duygusal kopuş devam ettiği sürece vatandaşların bir ideal etrafında buluşması mümkün değildir.
MHP lideri Bahçeli için saygın bir isim olan DEM Partili Ahmet Türk, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Çok mutluyum, Kürdistan’ın bir takımı (AMED SPOR) Süper Lig’e çıktı, başarılar dilerim” dedi. “
Türkiye torakları içerisinde "Kürdistan" diye bir bölge ya da il mi var? Ona bu cesareti ve cüreti verenler de bilsinler ki, Türk milleti Kürdü, Laz'ı, Çerkez'i ve Türk'ü ile bölünmez bir bütündür. Spora siyaset karıştırmak ve onun üzerinden bölücülük yapmak bir beka sorunudur.
Yine Hizbullah’ın siyasi kanadı HÜDAPAR lideri Zekeriya Yapıcıoğlu isimli zat: Türk Bayrağı’nın adı değişmeli” diye hain ve hadsiz bir söylemde bulunuyor. Hizbullah= PKK’dır. İnanç ve ideolojileri farklı görünse de ikisi de emperyalistlerin taşeron örgütleridir. BOP için önemli görevler üstlenen bu iki aktöre, bu cesareti kimler veriyor?
Siyaset alanındaki çürüme toplumun bazı kesimlerine de sıçramış, doğru söze hacet kalmamıştır. Zira gemisini yürüten kaptan olmuştur. Halk fakirleşirken, bazı siyasiler ve bürokratlar Karun gibi zenginleşmiştir. Halbuki inandığımız İslam peygamberi: “Yöneticileri fakir olan milletler zengin, yöneticileri zenginleşen milletler de fakirleşir” buyurmuştur. İşin garibi fakirleşen insanların, zenginleşen yöneticilerini çılgın gibi alkışlamalarıdır.
George Orwell: Rüşvetçi politikacıları, düzenbazları, hırsızları ve hainleri seçen halk; kurban değil suç ortağıdır” diyor. Doğru söz. Dürüst, çalışkan, ilke ve değerler üzerinden siyaset yapacak kişileri seçmiyoruz. Antalya Belediye Başkanı Muhittin Böcek örneği ortada… 25 yıldır biriken kanalizasyon borusu patladı! Bakalım içine kimler düşecek?
Hiçbir iktidar sonsuza kadar kalıcı değildir. Hiçbir muhalefette halka güven vermediği sürece doğru bir seçenek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı yeni kurtarıcılar bulmak değil, kurum ve kuralları ile işleyen bir demokrasi ve hukuk devletidir.
Türkiye, tek adam rejiminden kurtulmalı; hesap verebilir, şeffaf, denetlenebilir bir liyakat düzeni kurmalıdır. Siyasi fanatizm ve propaganda rejimi ile ekonomik dengeler kurulamaz. Ekonominin temeli güven ve hukuktur. Hukukun olmadığı, yarının öngörülemediği bir yere sermaye gelir mi?
İktidarın önünde iki seçenek bulunmaktadır. Ya baskı ve korku iklimini daha çok yayarak, ülkeyi karanlığa sürükleyecek ya da demokratik hukuk devletinin gereğini yaparak kurum ve kuralları esas alacaktır. Sosyal barış ve ekonomik refah ancak bu şekilde sağlanır. Bu aşama iktidar için hem son durak hem de tarihsel bir sorumluluktur.
İktidarın bu denli pervasız hareket etmesi; ana muhalefetin kendi içişleri ile iştigal etmesi ve halka hizmeti esas alan projeler ortaya koyamaması nedeni iledir. Aday seçimlerinde ve vitrindeki isimlerden halk hazzetmemekte, daha doğru ve liyakatli yeni isimleri görmek istemektedir. Halkın kafasındaki soruyu biz soralım: “Tamam iktidarı ömrünü doldurdu, değiştirelim ama yerine kimi getirelim?
Che GUAVERA: "Doğruları söylemeye cesaretin yoksa, kötülerin dünyaya hâkim olmasına şaşırmayacaksın” der.
GÜNÜN SÖZÜ:
Namık Kemal:
- “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?
Atatürk'ün bu soruya cevabı:
- “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; bulunur kurtaracak baht-i kara maderini!”
Türk milleti tüm bu badirelerden kendi azim ve kararı ile kurtulacaktır. Yeter ki, titreyip aslına dönsün.