Son günlerde Ataol Behramoğlu’nun imzasıyla bir yazı yeniden dolaşıyor. Yazıda, başta Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Halk Dansları Topluluğu ve Devlet Çok Sesli Korosu olmak üzere 52 sanat kurumunun kapatılmasını öngören bir düzenlemenin Meclise getirileceği ileri sürülüyor. Behramoğlu da bunun Cumhuriyetin kültür anlayışına aykırı olacağını ve sanata büyük darbe vuracağını söylüyor.
Burada küçük ama önemli bir parantez açmak gerekiyor. “52 sanat kurumunun kapatılması” iddiası yeni değil; aynı iddia 2016 yılında da TBMM’de bir yazılı soru önergesine konu olmuştu. Bugün yeniden gündeme gelmiş olması, ortada kesinleşmiş bir kapatma yasası bulunduğu anlamına gelmiyor. Nitekim 2026 yılına ait resmî programlarda Devlet Tiyatroları faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor. Yani tartışmayı söylentiden değil, asıl meseleden başlatmak daha doğru: Devlet sanatın neresinde durmalı?
Türkiye’de sanat kurumlarının önemli bir bölümü doğrudan devlete bağlı. Bunun doğal sonucu olarak sanatçıların ve yöneticilerin çalışma düzeni de kamu bürokrasisinin içinde şekilleniyor. Devletin güvencesi elbette önemlidir; fakat bürokrasinin sanata fazla yaklaşması bazen orkestraya ikinci bir şef çıkarmaya benziyor. İki şef olunca müzik zenginleşmiyor, tempo şaşabiliyor.
Örneğin bir senfoni orkestrasının görevi yalnız haftada bir akşam konser verip ertesi haftayı beklemek olmamalı. Okullara gitmeli, ilçelere ulaşmalı, çocuklara klasik müziği tanıtmalı, genç müzisyenlere alan açmalı. Rahmetli Hikmet Şimşek’in yıllarca anlatmaya çalıştığı da buydu: Sanat, salonun kapısını açıp seyirci beklemekle yaygınlaşmıyor; bazen sanatçının seyircinin ayağına gitmesi gerekiyor.
Eğri oturup doğru konuşursak, bu dönemde uzun zaman sürüncemede kalan İstanbul AKM ve Ankara CSO’ su bitirildi ve hizmete açıldı. Türkiye iki şaheser eser kazandı.
Peki gelişmiş ülkeler ne yapıyor? Onlarda da devlet sanat faaliyetlerini ciddi biçimde destekliyor. Fakat önemli bir fark var: Devlet çoğu zaman sanatın patronu değil, hamisi olmayı tercih ediyor.
Fransa ve Almanya güçlü kamu desteğinin örnekleri. Fransa’da merkezi yönetim ve yerel yönetimler tiyatroları, operaları, orkestraları, dans merkezlerini ve bağımsız toplulukları destekliyor. Almanya’da eyaletler ve belediyeler şehir tiyatroları ile orkestraların başlıca dayanakları arasında. Yani devlet kasayı açıyor ama sanatın her notasına, her repliğine karışmak zorunda değil.
İngiltere’de ise “kol mesafesi” denilen anlayış öne çıkıyor. Devlet kaynağı sağlıyor; ancak hangi sanat kurumunun nasıl destekleneceği konusunda kararların siyasi makamlarla sanatçı arasına belli bir mesafe koyan kurumlar eliyle verilmesi amaçlanıyor. Bana göre bu tabirin kendisi bile güzel: Devlet sanata elini uzatıyor ama boğazına sarılmıyor.
ABD’de sistem daha da karma. Kamu desteğinin yanında vakıflar, şirketler, bağışçılar, üyelikler ve bilet gelirleri önemli rol oynuyor. Dolayısıyla sanat kurumu tek bir kapının önünde beklemiyor.
Bütün bu örneklerin ortak noktası şu: Devlet sanata para ayırabilir, bina yapabilir, salon sağlayabilir, sanat eğitimini destekleyebilir. Fakat repertuvarı, sanatçıyı, şefi, rejisörü ve yaratıcı tercihi mümkün olduğunca sanat kurumunun kendisine bırakmak gerekir.
Türkiye için de neden böyle bir ara model düşünmeyelim? Devlet finansmanı devam etsin. Çünkü opera, bale, senfoni ve nitelikli tiyatronun yalnız bilet geliriyle, hele Anadolu’nun birçok kentinde, yaşaması kolay değildir. Ama kurumlar idari ve sanatsal bakımdan daha özerk hale getirilsin.
Mesela Antalya Devlet Senfoni Orkestrası, yalnızca Bakanlığın bir birimi gibi değil, kamu tarafından desteklenen özerk bir sanat kurumu olarak örgütlenebilir. Yönetiminde sanatçılar, müzik insanları, üniversite, yerel yönetim ve toplum temsilcileri bulunabilir. Sanat yönetmeni belirli bir süre için profesyonel ölçütlerle seçilebilir.
Devlet de kuruma üç-beş yıllık bir finansman güvencesi verir. Karşılığında yalnız “kaç bilet sattın?” diye sormaz; “kaç çocuğa ulaştın, kaç ilçeye gittin, kaç genç sanatçı yetiştirdin, kaç yeni eser ürettin?” diye de sorar. Çünkü sanatın bilançosu yalnız gişede tutulmaz.
Gelir de tek kaynağa bağlı kalmaz: devlet, belediye, bilet, sponsor, bağış ve vakıf desteği birlikte çalışır. Böylece sanatçı ne yalnız devlet memuru olur ne de gişe memuru.
Avrupa’nın bu alandaki birikimi yüzyıllara dayanıyor. Türkiye’nin evrensel sanat kurumlarındaki deneyimi ise Cumhuriyetle birlikte esas olarak son yüzyılda gelişti. Bu nedenle mevcut kurumlarımızı ortadan kaldırmak yerine, onları daha özgür, daha üretken ve topluma daha fazla ulaşan yapılara dönüştürmek üzerinde düşünmek gerekir.
Kısacası mesele “Devlet sanattan çekilsin mi?” değildir. Asıl soru şudur: Devlet sanatçı mı olmalı, sanatın hamisi mi?
Ben ikinci yolu daha sağlıklı buluyorum. Devlet salonu yapsın, orkestrayı desteklesin, sanatçının önünü açsın; ama kemanı nasıl çalacağını kemancıya bıraksın.
Çünkü devletin görevi sanat yapmak değil, sanatın yapılabileceği özgür ortamı yaşatmaktır.
Ve galiba asıl unutulmaması gereken şudur: Sanatsız bir millet olmaz. Olsa olsa kalabalık olur.