Bir ülkenin güvenlik teşkilatına bakarak, o ülkenin devlet kapasitesi hakkında çok şey anlayabilirsiniz. Polis sokakta suçluyla mücadele eder, cinayeti araştırır, uyuşturucu şebekesinin peşine düşer, terörle mücadele eder, trafik güvenliğini sağlar, olay yerine ilk ulaşanlardan biri olur.Ama bir soruyu nedense yeterince sormuyoruz: Peki polisi kim koruyacak?
İşte bugün Emniyet teşkilatının önündeki en önemli meselelerden biri tam da budur.
Art arda gelen intihar haberleri, uzun ve düzensiz çalışma saatleri, ağır görev şartları, ekonomik sıkıntılar, emeklilikte yaşanan kayıplar ve son dönemde yeniden gündeme gelen terfi, atama tartışmaları…
Bunların her birini birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkün. Fakat hepsini aynı fotoğrafın içine koyduğumuzda ortaya üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir tablo çıkıyor: Personel yoruluyor, ekonomik olarak zorlanıyor, geleceğine ilişkin belirsizlik yaşıyor ve bazı durumlarda kurum içindeki adalet duygusunun zedelendiğini düşünüyor. Bu tabloyu görmezden gelmek, güvenlik politikasının en önemli unsurlarından birini görmezden gelmektir.
Polis de insandır. Polis memuru üniformayı giydiğinde insan olmaktan çıkmıyor. Onun da ailesi var. Çocuğu var. Kirası var. Borcu var. Hastası var. Uykusuzluğu, korkusu, travması, kaygısı var.Ama mesleğin doğası gereği bütün bunların üzerine bir de toplumun güvenliğini sağlama sorumluluğu yükleniyor. Üstelik çoğu zaman gecesi gündüzü belli olmayan bir çalışma düzeni içerisinde.
Bayramda görev. Yılbaşında görev. Hafta sonunda görev. Depremde görev. Sel felaketinde görev. Mitingde görev. Maçta görev. Cinayette görev. Uyuşturucu operasyonunda görev. Terör saldırısında görev…
Ve çoğu zaman bütün bunların sonunda “Görevini yaptı” denilip geçiliyor. Oysa o görevi yapan insanın ne kadar yorulduğu, kaç saat çalıştığı, ne kadar dinlendiği ve ailesini ne kadar görebildiği de devletin sorumluluğudur.
Fazla mesai, fedakârlık adı altında görünmez hale getirilemez...
Polisin fedakâr olması başka şeydir, sistemin sürekli fedakârlık istemesi başka şey. Bir teşkilatın personel açığını yıllarca aynı insanların daha fazla çalışmasıyla kapatmaya çalışmak sürdürülebilir bir personel politikası değildir.
Uzun ve düzensiz mesai; uyku düzenini, aile hayatını, fiziksel sağlığı, psikolojik dayanıklılığı
ve mesleki performansı etkileyebilir. Bu nedenle fazla mesai meselesi artık “Polis zaten fedakârdır” cümlesiyle geçiştirilemez. Fazla çalışma ölçülmeli, kayıt altına alınmalı ve karşılığı mevzuata uygun biçimde verilmelidir. Daha önemlisi, personel planlaması gerçek iş yüküne göre yapılmalıdır. İstanbul ile nüfusu birkaç yüz bin olan bir ilçenin personel ihtiyacı aynı değildir.
Turizm bölgesiyle sanayi bölgesinin güvenlik yükü aynı değildir. Göç alan ilçeyle nüfusu azalan ilçenin suç ve asayiş yükü aynı değildir. O halde personel planlaması da aynı kalıpla yapılmamalıdır.
Polis neden tükeniyor?
Burada çok hassas bir noktadayız. Emniyet teşkilatında yaşanan intihar vakalarının tamamını çalışma şartlarına, ekonomik sorunlara veya kurum içi problemlere bağlamak bilimsel ve hukuki açıdan doğru olmaz.Her olayın kendi özel koşulları vardır. Fakat bu gerçek, kurumun kendi personelinin psikolojik ve sosyal durumunu araştırma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, her vaka ciddi biçimde incelenmelidir.
Ortak risk faktörleri var mı?
Yoğun çalışma ile olaylar arasında bağlantı var mı?
Ekonomik sorunlar ne kadar etkili?
Mobbing iddiaları var mı?
Görev kaynaklı travmalar nasıl yönetiliyor?
Personel psikolojik destek hizmetlerine gerçekten ulaşabiliyor mu?
Bunların tamamı bilimsel yöntemlerle araştırılmalıdır. Çünkü intihar haberlerinden sonra yalnızca taziye mesajı yayınlamak, önleyici güvenlik politikası değildir.
Emekli polis unutulursa aktif polis de geleceğinden endişe eder.
Emniyet teşkilatının bir başka sessiz kitlesi emekliler. Yıllarca görev yapmış, hayatının önemli bölümünü devlet hizmetine vermiş insanlar emekli olduklarında ekonomik sorunlarla karşılaşıyorsa, burada yalnızca emeklilik sistemi değil, personel politikasının bütünü tartışılmalıdır. Çünkü bugün görev yapan polis yarın emekli olacak. Bugünkü polis arkadaşının emeklilikte ne yaşadığını görüyor. Dolayısıyla emeklinin ekonomik ve sosyal hakları, aktif personelin kuruma bağlılığından bağımsız düşünülemez. Devlet, personeline yalnızca görev süresince değil, emeklilik sonrasında da sahip çıkmalıdır.
Ve şimdi gelelim terfi meselesine...
Emniyet teşkilatında son dönemde tartışılan bir diğer konu ise terfi ve atama sistemi. Burada mesele sadece “Ben terfi ettim, sen edemedin” meselesi değildir. Mesele sistemin adil olduğuna dair inançtır. Çünkü polis teşkilatında terfi yalnızca maaş artışı veya yeni bir unvan değildir.
Terfi; itibardır, mesleki gelecek demektir, hiyerarşik konum demektir, ailenin geleceği demektir, yıllarca verilen emeğin karşılığını görme duygusudur.
Bu nedenle terfi sisteminde oluşan en küçük belirsizlik bile teşkilat içerisinde büyük yankı yaratabilir. “Kadro yok” denildi, sonra kadro geldi. İki yıldır “kadro yetersizliği” gerekçesiyle 2. sınıf emniyet müdürlüğünden 1. sınıf emniyet müdürlüğüne terfi bekleyen personel bulunduğu ifade ediliyor. Sonrasında kadro tahsis edildiği belirtiliyor. Ama bu kez başka sorular ortaya çıkıyor.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Başmüfettiş 1. derece için 925, Merkez Emniyet Müdürü 1. derece için 200 olmak üzere toplam 1.125 kadro tahsis edildiği; buna karşılık yaklaşık 590 civarında polis müdürünün terfi ve atama işleminin gerçekleştirildiği belirtiliyor. Eğer rakamlar ve süreç bu şekildeyse, personelin sorduğu soru son derece makul: Kadro yoktu, neden yıllarca bekletildik?
Kadro geldi, neden herkes yararlanamadı?
Kullanılmayan kadrolar varsa neden kullanılmadı?
Terfi ettirilenlerle ettirilmeyenler arasında hangi objektif kriter uygulandı?
Bu soruların cevabı açıkça verilmelidir. Çünkü kamu yönetiminde bazen kararın kendisinden daha önemli olan şey, kararın gerekçesidir. Liyakat sadece bir slogan değildir
Son yıllarda kamu yönetiminde en çok kullanılan kelimelerden biri “liyakat”. Fakat liyakat, yalnızca konuşmalarda kullanılan güzel bir kavram değildir.
Liyakat; ölçülebilir, denetlenebilir, eşit uygulanabilir ve mümkün olduğunca öngörülebilir kriterler gerektirir. Kıdem, eğitim, performans, sınav başarısı, görev deneyimi, disiplin durumu ve hizmet gerekleri elbette değerlendirmede rol oynayabilir. Ancak aynı veya benzer durumda bulunan iki personel arasında farklı sonuç ortaya çıkıyorsa, bunun objektif gerekçesi ortaya konulmalıdır.
İdarenin takdir yetkisi vardır. Fakat takdir yetkisi keyfilik değildir. Bu ayrımın özellikle güvenlik bürokrasisinde çok iyi korunması gerekir. Hukuksuzluk iddiası varsa, hukuk konuşmalı. Burada da önemli bir sınır çizmek gerekiyor. Terfi alamayan her personelin hukuken terfi hakkına sahip olduğunu söylemek doğru değildir. Ancak bir personel, kendisiyle benzer durumda olan başka bir personele göre objektif olmayan biçimde farklı değerlendirildiğini düşünüyorsa, bu iddianın idari ve yargısal denetime konu edilmesi mümkündür. Dolayısıyla yapılması gereken, “Kesin hukuksuzluk var” demek değil; “Bu karar hangi hukuki ve objektif kriterlere dayanıyor?” diye sormaktır. Eğer cevap mevzuatta ve somut verilerde varsa mesele açıklanabilir. Yoksa ortaya çıkan tablo, haksızlık ve hukuka uygunluk bakımından ciddi soru işaretleri doğurur. Ve devlet kurumlarında soru işaretlerinin büyümesine izin verilmemelidir.
Çözüm aslında çok uzak değil.Peki ne yapılmalı?
Birincisi, Emniyet Personel Politikası Reformu hazırlanmalı.
Personel sayısından çalışma saatlerine, fazla mesaiden terfi sistemine, emeklilik haklarından psikolojik desteğe kadar bütün sistem bir bütün olarak ele alınmalı.
İkincisi, fazla mesai elektronik olarak takip edilmeli.
Kim kaç saat çalıştı?
Hangi tarihte görev yaptı?
Ne kadar fazla mesai yaptı?
Karşılığında ne aldı?
Bunların tamamı kayıt altında olmalı.
Üçüncüsü, psikolojik destek mekanizması güçlendirilmeli.Ve bu sistemin en önemli şartı şu olmalı: Personel yardım istediği için cezalandırılmayacağından emin olmalı.
Dördüncüsü, intihar vakaları için kurumsal “ölüm inceleme sistemi” oluşturulmalı. Her vaka bilimsel ve bağımsız bir yöntemle incelenmeli. Amaç suçlu bulmak değil, tekrarını önleyecek riskleri ortaya çıkarmak olmalı.
Beşincisi, terfi sistemi daha şeffaf hale getirilmeli. Personel mümkün olduğu ölçüde hangi kriterlerden değerlendirildiğini bilmeli.
Altıncısı, kadro planlaması şeffaflaştırılmalı.
“Kadro yok” denilen dönemlerde bunun gerekçesi, kadro geldiğinde ise dağıtım kriterleri açıklanabilir ve denetlenebilir hale getirilmeli.
Yedincisi, terfi değerlendirmelerine yönelik kurum içi etkili bir itiraz mekanizması kurulmalı. Personel, hakkını aramak için doğrudan yıllarca sürecek bir yargı sürecine mecbur bırakılmamalı.
Sekizincisi, emekli polislerin ekonomik ve sosyal hakları ayrıca ele alınmalı.
Çünkü emekli polis, teşkilatın geçmişi değil; teşkilatın bugün görev yapan personelinin geleceğidir.
Güçlü polis, mutlu polis demek değildir; güvencesi olan polis demektir. Burada belki de en önemli yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.
Devletin güvenlik teşkilatının güçlü olması, personelin sürekli daha fazla çalışması anlamına gelmez.
Güçlü teşkilat; personelinin hakkını bilen,hukuka güvenen, terfi sistemine güvenen, emeğinin karşılığını alan, gerektiğinde psikolojik destek alabilen, emekli olduğunda açlık ve geçim korkusu yaşamayan ve yöneticilerinin kararlarının objektif olduğuna inanan teşkilattır. Böyle bir teşkilatın personeli daha güçlü olur.
Çünkü insanın görev yaptığı kuruma güvenmesi, yaptığı işin kalitesini de etkiler.
Son söz; Polis toplumun güvenliğini sağlıyor.
Ama polisin güvenliğini yalnızca kurşun geçirmez yelek sağlamaz.
Polisin güvenliği; adil çalışma koşullarıyla, insanca çalışma saatleriyle, hak ettiği ücretle, güçlü sosyal haklarla, psikolojik destekle, şeffaf terfi sistemiyle, liyakatle, hukukla ve en önemlisi kuruma duyduğu güvenle sağlanır.
Bugün Emniyet teşkilatında konuşmamız gereken yalnızca operasyon sayıları, yakalanan şüpheliler veya düzenlenen baskınlar değildir. Biraz da operasyonu yapan polisin kendisine bakmamız gerekiyor.
Kaç saat çalışıyor?
Ne kadar dinleniyor?
Ailesini ne kadar görüyor?
Borcu ne kadar?
Emeklilikte ne yaşayacak?
Terfi ederken hangi kriterlere göre değerlendirilecek?
Ve en önemlisi: “Ben bu kurumda hakkımın verileceğine inanıyor muyum?”
Bir polis bu soruya güvenle “evet” diyebiliyorsa, orada güçlü bir kurum vardır. Ama personel sürekli “Acaba?” diyorsa, o zaman sadece personelin değil, yönetim sisteminin de kendisini sorgulaması gerekir. Çünkü güvenlik teşkilatının en önemli silahı sadece silah değildir.
Güvendir.
Personelin devlete güveni.
Devletin personeline güveni.
Kurumun adalete güveni.Ve hukukun herkese eşit uygulanacağına dair inanç. Bu güven kaybedilirse, yeniden kazanılması çok daha zor olur. O nedenle bugün yapılması gereken, acı haberlerin ardından birkaç gün konuşup sonra unutmak değil.
Polisi yaşatacak, emeği koruyacak, hakkı teslim edecek ve kurumsal adaleti güçlendirecek kalıcı bir reformu hayata geçirmektir.
Çünkü mesele yalnızca polislerin meselesi değildir.
Mesele devletin güvenlik kapasitesidir.
Mesele kamu yönetimidir.
Mesele liyakattir.
Mesele hukuktur.
Mesele adalettir. Ve sonunda mesele hepimizin güvenliğidir.
Vatan bizim.
Devlet bizim.
Polis bizim.
Doğru bildiğimizi, hukukun ve hakkaniyetin sınırları içerisinde söylemeye devam edeceğiz.
Fotoğraf Yeni Şafak gazetesi: Antalya’nın turizm merkezi Belek’te, Türkiye’nin ev sahipliğinde 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde gerçekleştirilen G20 Liderler Zirvesi’nden.
#PolisinSessizÇığlığı #PolisMesaisi #Liyakat #Adalet #Hukuk #EmniyetTeşkilatı #EmekliPolis #Güvenlik