Miktarı ister birkaç yüz bin ister milyonlarca dolar olsun, insanın kendisini değerli göstermek için kullandığı para ve makamın adı bazen yalnızca “üç kuruş”tur. Çünkü burada söz konusu olan paranın miktarı değil, ona yüklenen anlamdır.
Daha fazla paraya sahip olanların, daha yüksek makamlara gelenlerin kendiliğinden daha “saygın” kabul edildiği bir toplumda yaşıyoruz.
İnsanlar çoğu zaman nasıl yaşadıklarıyla, hangi değerlere bağlı olduklarıyla değil; servetleri, unvanları, makamları ve çevreleriyle ölçülüyor. Böyle bir toplumda para yalnızca ihtiyaçları karşılayan bir araç olmaktan çıkıyor; itibarın, gücün ve hatta insanlık değerinin ölçüsü hâline geliyor.
Peki, bazı insanlar neden hayatlarını para, makam ve statü peşinde tüketir? Neden sahip olduklarını sürekli anlatma, gösterme ve başkalarına üstünlük kurma ihtiyacı hisseder?
Korku kültürünün çocukları
Bu tablonun gerisinde, her zaman olmasa da çoğu zaman, sağlıksız aile ortamlarında geçen bir çocukluk bulunabilir. Çocuğun var olabilmesi için yalnızca karnının doyurulması ve ihtiyaçlarının karşılanması yetmez. Çocuk; koşulsuz sevgiye, ilgiye, kabul edilmeye, değer görmeye ve duygularına tanıklık edilmesine ihtiyaç duyar.
Bu temel ihtiyaçları yeterince karşılanmayan kişi, yetişkinliğinde içinde tarif edemediği bir eksiklik taşıyabilir. Çocukken hissedemediği değeri daha sonra para, makam, unvan ve toplumsal görünürlük yoluyla kazanmaya çalışabilir. Böylece “Ben kimim?” sorusunun yerini, “İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu alır.
Elbette sağlıksız bir ailede yetişen herkes otoriter, çıkarcı ya da statü düşkünü olmaz. Aynı şekilde her zenginlik ve başarı arayışının tamamı da psikolojik bir boşluğun göstergesi değildir.
Sorun, para ve makamın insanın tek değer ölçüsüne dönüşmesi ve bunların başkalarına üstünlük kurmak amacıyla kullanılmasıdır.
Ödül, ceza ve rekabetin ahlakı aşındıran etkisi
Denetim odaklı korku kültüründe çocuklar çoğu zaman ödül, ceza ve rekabet gibi dış motivasyonlarla yetiştirilir. “İnsanlar ne der?”, “Bizi utandırma”, “Sözümüzden çıkma” ve “Başarılı olursan seni severiz” gibi açık veya örtük mesajlar, çocuğun kendi değerlerini geliştirmesini zorlaştırır.
Kendi hayatının direksiyonunda sürekli otoriter ebeveynlerin bulunduğu; utandırılan, suçlanan, korkutulan ve başkalarıyla kıyaslanan çocuk, zamanla kendisine yabancılaşabilir. Potansiyeli törpülenir; kendisini yetersiz, değersiz ve eksik hissedebilir. Bu duygular bazı kişilerde aşağılık duygusuna, bazılarında ise üstünlük gösterilerine dönüşebilir.
Böyle kişiler, kendi bastırılmışlıklarını hatırlatan özgür insanlardan rahatsız olabilirler. Özgürce düşünen, soru soran ve itiraz eden birini gördüklerinde otoritenin gönüllü savunucusuna, hatta tetikçisine dönüşebilirler. Çünkü başkasının özgürlüğü, onlara yaşayamadıkları hayatı hatırlatır.
Özgürlük keyfilik (özgürlükçülük) değildir
Özgürlük; akıl, vicdan, sınır ve sorumluluk gerektirir. İnsanın istediği her şeyi, istediği biçimde yapması özgürlük değil, keyfiliktir.
Otoriter ve itaat odaklı kültürler ise çoğu zaman özgürlük ile keyfiliği bilinçli ya da bilinçsiz biçimde birbirine karıştırır. Böylece özgürlük, toplum düzenini bozan tehlikeli bir davranış gibi gösterilirken itaat, erdem olarak sunulur.
Oysa sağlıklı özgürlük, kurallara uymadır; başkasının sınırlarını ve haklarını gözeterek kendi aklı ve vicdanıyla seçim yapabilme yeteneğidir. Böyle bir özgürlük anlayışı ancak sorumluluk duygusu ve gelişmiş bir vicdanla mümkündür.
İç denetimli ve dış denetimli insan
Değerler kültürünün egemen olduğu sağlıklı bir aile ortamında yetişen kişi, davranışlarını yalnızca ceza korkusuna veya ödül beklentisine göre belirlemez. Aklını, vicdanını ve sorumluluk duygusunu kullanır. “Başkaları ne der?” sorusundan önce “Ben ne derim?” diye düşünür.
İç denetimli insan; liyakate, adalete, danışmaya, dayanışmaya ve paylaşmaya değer verir. Servetini ve makamını bir üstünlük aracı olarak kullanma ihtiyacı duymaz. Kendisiyle daha barışıktır. Gerektiğinde özür dileyebilir, öz eleştiri yapabilir, bir başkasını takdir edebilir ve kendi hatalarıyla mizah yoluyla yüzleşebilir. Bulunduğu ortamda gerginlik değil, güven ve rahatlık oluşturur.
Dış denetimli kişi ise davranışlarını çoğunlukla otoritenin varlığına, ceza ihtimaline, ödül beklentisine ve toplumun vereceği tepkiye göre düzenler. Yakalanmayacağını düşündüğünde akıl vicdan sorumluluk duygusu gelişmediğinden ahlaken sorunlu davranışlara yönelebilir; sorumluluğunu da “Şeytana uydum”, “Allah affetsin” ya da “Cezam neyse çekerim” gibi sözlerle dışarıya aktarmaya çalışabilir.
Şiddet ve otorite kültürüyle büyümüşse, kendisinden zayıf gördüğü kişileri küçümseme ve ezme eğilimi gösterebilir. Şiddet anında haz duyarken şiddet bağımlısı olabilir. Kendi değerini iç dünyasında kuramadığı için servetini, makamını, kimliğini ve çevresini sürekli öne çıkararak üstünlük taslamaya çalışabilir.
Üç kuruşluk saygınlık
Derin bir değersizlik ve varoluş boşluğu yaşayan kişi, toplumda “saygın biri” olarak kabul edilmek için ne pahasına olursa olsun zenginleşmeye ve makam sahibi olmaya yönelebilir. Siyasi partilerde, derneklerde, vakıflarda veya çeşitli sivil toplum kuruluşlarında koltuk kapmak; otoriteye yakınlaşarak birtakım avantajlar elde etmek uğruna ilkelerinden vazgeçebilir.
Onun için makam hizmet etmenin değil, kendisini kanıtlamanın varoluşun bir aracıdır. Para yaşamanın değil, başkalarını etkilemenin yoludur. Unvan ise sorumluluğun değil, üstünlük kurmanın simgesidir.
İşte milyonlarca dolara veya en yüksek makamlara sahip olsa bile bütün bunlar, insanın içindeki boşluğu örtmek için kullanılıyorsa “üç kuruşluk saygınlık ”tan başka bir şey değildir. Çünkü gerçek saygınlık satın alınamaz; karakterle, tutarlılıkla, adaletle ve insanlara gösterilen saygıyla kazanılır.
Çocuklarınızı değil, önce kendinizi yetiştirin
Peki, bu kısır döngü nasıl kırılabilir?
Cevap oldukça açık, fakat uygulaması cesaret ister: Çocuklarınızı değil, önce kendinizi yetiştirin.
Çocuğunuzun nasıl bir insan olmasını istiyorsanız öncelikle siz öyle olmaya çalışın. Çünkü çocuklar nasihatlerden çok davranışları örnek alır. Adaletten söz edip haksızlık yapan, sevgiyi anlatıp sürekli korkutan, özgüveni öğütleyip çocuğunu başkalarıyla kıyaslayan bir ebeveynin sözleri inandırıcı olmaz.
Ancak çocuğuyla sağlıklı bir sevgi bağı kurabilen, onu olduğu gibi kabul eden, sınırlarına saygı gösteren ve duygularına tanıklık eden anne babalar sahici birer rol model olabilirler. Böyle bir ortamda yetişen çocuk, bir topluluğa ait olurken kendi kişiliğini ve özgürlüğünü de koruyabilir.
Ruhsal açlığın üç kuruşla, makamla ve dışsal unvanlarla doyurulmaya çalışıldığı bu döngü; ancak insanların kendi yaralarını fark etmeleri, ebeveynlik anlayışlarını dönüştürmeleri ve çocuklarına korku yerine güven vermeleriyle kırılabilir.
Çünkü insanı gerçekten saygın kılan, ne kadar paraya veya hangi makama sahip olduğu değil; gücü eline geçirdiğinde nasıl davrandığıdır.