“Türkiye'nin en önemli sorunları nelerdir?” diye sorulduğunda; ekonomi, demokrasi, adalet, eğitim, güvenlik, dış politika gibi ana başlıklar altında sıralarız. Bu sorunların arka planda derin ve yapısal bir sorun olan “bürokratik oligarşi” hiç aklımıza gelmez. Halbuki hantal ve değişime direnen bürokrasi tüm sorunların ana kaynağıdır.
Aslına bakılırsa devletin işleyişini bürokrasi sağlar. Bürokrasinin var oluş nedeni vatandaşa hizmettir. Ancak yıllar içinde oluşan makam kültürü, aşırı merkeziyetçilik, sorumluluktan kaçınma alışkanlığı ve değişime direnç bürokrasiyi kendi kendini yöneten bir yapıya dönüştürmüştür.
Siyasi irade, sorunların çözümü için birtakım kararlar alabilir, yeni projeler açıklayabilir, reform paketleri hazırlatabilir. Lakin bürokrasi gerektiği gibi hizmet üretemiyorsa en iyi politikalar bile sonuç vermez.
Özellikle son yıllarda bürokratik sistem içerisinde risk almaktan korkan bir anlayış hakimdir. Birçok kamu görevlisi çözüm üretmek yerine dosyayı bir üst makama göndermeyi, inisiyatif kullanmak yerine süreci uzatmayı tercih etmektedir. Çünkü sistem başarıyı ödüllendirmekten çok hata yapmamayı teşvik etmektedir. Sonuç olarak vatandaşın karşısına sorun çözen değil, sorun büyüten bir yapı çıkmaktadır.
Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu: “Bu memlekette ihmali mesuliyet yoktur. Yani; hiç kimseye ihmalden hesap sorulmaz. Ama icrai mesuliyet vardır. İcraat yaptığın zaman; “Niye yaptın? " denir” demişti.
Bürokrasideki uzun zaman kaybını, boş yazışmaları, gerçekleşmeyen icraatları hicveden Arapça bir söz vardır: YEVMEL BRİFİNG (her gün toplantı), MEBRULEN TAHRİRAT (boş yazışmalar), HARFİYYEN İTAAT (tam itaat), MAFİŞ İCRAAT. (Sıfır icraat) Bu söz hantal bürokrasiyi çok iyi tanımlamaktadır.
Türkiye'nin asıl ihtiyacı daha fazla prosedür değil, daha fazla verimliliktir. Daha fazla evrak değil, daha fazla çözüm üretmektir. Daha fazla makam değil, daha fazla sorumluluk anlayışıdır. Liyakat esaslı atamalar, performans odaklı değerlendirme sistemleri ve vatandaş memnuniyetini merkeze alan bir kamu yönetimi anlayışı hayata geçirilmeden bürokraside gerçek anlamda bir dönüşüm sağlanamaz.
Özellikle AKP iktidarı; "bürokratik vesayetle mücadele", "milli iradenin üstünlüğü" ve "bürokratik engellerin kaldırılması" söylemleri ile iktidara gelmiştir. Zira bürokratik vesayet; siyaseti şekillendiren, denetleyen ve zaman zaman siyasi iradenin üzerinde konumlanan "görünmeyen bir iktidar odak noktası" (bürokratik oligarşi) haline gelmişti.
AK Parti hükümetlerinin ilk yıllarında askeri ve sivil bürokrasinin siyasete müdahale kapasitesinin azaltılması, vatandaşın önündeki bürokratik engellerin kaldırılması ve demokrasinin ilke ve kurallarıyla tesis edilmesi yönünde önemli adımlar atıldı.
Demokratik açıdan bakıldığında bu gelişmeler, seçilmişlerin yetki alanının genişlemesi olarak değerlendirildi. Lakin tüm yapılanların “sivil ve askeri bürokrasiyi ele geçirme operasyonu” olduğunu, bu satırların yazarı dahil olmak üzere birçok kişi göremedi. Yani Türk milleti, “Tosya’ya pirince giderken, evdeki bulgurdan olmuştur.”
Vatandaş, sorunların çözülemediğinden ve mağdur olduklarını dile getirse de iktidar; bürokrasinin kendisine sunduğu iyimser tablonun etkisi ile her şeyin güllük gülistanlık olduğuna inanmaktadır. Halbuki huzur ve refah içerisinde yaşayan, her işleri anında çözülen mutlu bir azınlık ile sınırlıdır.
İktidar; yaptığı binalar, kavşaklar ve yollarla övünmektedir. Halbuki vatandaşın beklentisi yeni binalar, yeni makamlar veya yeni unvanlar değildir. Vatandaş hızlı, adil, şeffaf ve etkin hizmet istemektedir. Zira “Devletin gücü, kurumlarının büyüklüğüyle değil, vatandaşın sorunlarına ne kadar hızlı ve etkili çözüm üretebildiğiyle ölçülür.”
Sıkça dile getirilen liyakat tartışmalarının merkezinde de bürokrasi bulunmaktadır. Kamu yönetiminde bilgi, tecrübe ve yetkinlik yerine nepotizm, yandaşlık, biat ve sadakat gibi kriterler öne çıkmaktadır. Liyakatten uzaklaşan her atama; yalnızca bir kadro tercihi değil, aynı zamanda devletin hizmet kalitesinden ödün verilmesidir. Eski Türkiye’de var edilen “nitelikli bürokratik oligarşi” yıkılırken, yeni Türkiye’de “biat ve sadakate dayalı bürokratik oligarşi” inşa edilmiştir. Yani bürokrasi; görünmez bir iktidar odağı olmaya devam etmektedir.
Hani AKP iktidarı ile demokrasiyi ve hukuku esas alan bir yönetim anlayışı gelecekti? Gelen eskisinden daha katı, iktidarla rant devşiren bir bürokrasi anlayışı oldu.
Halbuki ihtiyacımız; daha büyük bir bürokrasi değil, hizmet odaklı daha etkin bir bürokrasidir. Daha fazla makam değil, daha fazla sorumluluktur. Daha fazla talimat değil, daha fazla inisiyatiftir. Lakin AKP iktidarı devleti; ideolojik, popülist veya rantiyeci çevrelerle yönetmeyi tercih etmektedir.
Sonuç olarak; güçlü, şeffaf, hesap verebilir ve liyakate dayalı bir bürokrasi olmadığı takdirde iktidarlar değişse de "hantallık" ve "yetersizlik" devam edecektir. Türkiye’de özgür medya, bağımsız yargı, güçlü sivil toplum vs. gibi demokratik denetim mekanizmalarının çok zayıf olması bürokratik oligarşinin ekmeğine yağ sürmektedir.
Ayrıca Parti binalarını ziyaret eden, parti yöneticilerine takla atan, her gün olmasa da gün aşırı bağlılıklarını bildiren ve tayin ve atamaları parti yöneticilerine danışan bir bürokratik anlayış; vatandaşı canından bezdirdiği gibi devlete olan güveni de yerle bir etmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin getirdiği karmaşık bürokratik süreçler, geciken kararlar ve kurumsal koordinasyon eksikliği Türkiye’nin önündeki en önemli sorundur. Çünkü vatandaş devlet ile ilk temasını bürokrasi üzerinden kurmaktadır.
Türkiye'nin yeni reformlara, yeni yatırımlara ve yeni hedeflere ihtiyacı olduğu kadar, kamu yönetiminde kapsamlı bir zihniyet değişimine de ihtiyacı vardır. Zira güçlü kurumlar ve etkin bürokrasi olmadan kalkınma hedeflerine ulaşmak mümkün değildir.
Unutulmasın ki; güçlü liderlik tek başına yeterli değildir.