CESUR KALEM

Neme Lâzım Be Sultanım!

Bir toplumun başına gelebilecek en büyük tehlikelerden biri, zulmün ve haksızlığın karşısında insanların sessizleşmesidir. Önce küçük bir haksızlık karşısında susulur. Sonra bir adaletsizlik görmezden gelinir. Bir başkasının hakkı yenirken; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” denilir.

Bir toplumun başına gelebilecek en büyük tehlikelerden biri, zulmün ve haksızlığın karşısında insanların sessizleşmesidir. Önce küçük bir haksızlık karşısında susulur. Sonra bir adaletsizlik görmezden gelinir. Bir başkasının hakkı yenirken; “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” denilir. Zamanla yanlışlar normalleşir, suskunluk alışkanlığa dönüşür ve sonunda toplumun ortak vicdanı körelmeye başlar.

İşte bunun adı nemelazımcılıktır.

Ülke ve vatandaşın sorunlarına karşı; “bana ne?” demek, aslında yalnızca bir ilgisizlik ifadesi değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluktan kaçıştır. Bir yerde adaletsizlik varsa ve “beni ilgilendirmiyor” diyorsak, yarın aynı adaletsizliğin bize yönelmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur.

Tarih bize şunu gösteriyor: zulüm ve haksızlığı büyüten ve yönetenleri cesaretlendiren toplumun suskunluğu ve nemelazımcılığıdır.  Unutmayın ki, “bana dokunmayan yılan” anlayışı sonunda herkese dokunur

Bu nemelazımcıların hepsinin ortak noktası korkaklık, çıkarcılık, pasiflik kötümserlik ve rehavettir. Bu unsurlar kişinin kendine güvenini, motivasyonunu ve başarı duygusunu azaltır. Toplumda böyle bireylerin çoğalması korumamız gereken adalet, barış, dayanışma ruhu gibi değerleri de yok ediyor.

Ülkenin bekası, milletin refahı, vatanın bölünmez bütünlüğü tartışılırken birileri hâlâ üç maymunu oynuyor: “Görmüyor, duymuyor, konuşmuyor!” Emperyalizm bize BOP’u dayatıyor. Eğer BOP uygulanırsa devletin üniter yapısı, vatanın bölünmez bütünlüğü ve bekası bize göre tehlikededir.

Bu durumda dahi kimi siyasetçiler susuyor, kimi aydınlar susuyor, kimi medya mensupları susuyor. Kimi sivil toplum kuruluşları ise gelişmeleri izlemekle yetiniyor. Sanki ülkenin geleceğini ilgilendiren hiçbir şey yaşanmıyormuş gibi... Oysa mesele artık günlük siyasetin, parti hesaplarının, kişisel çıkarların çok ötesindedir.

Türk'üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkes'iyle, Alevi'siyle, Sünni'siyle bu ülkenin bütün vatandaşları Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit yurttaşlarıdır. Ülkede bölücülük meşrulaştırılırken suskun mu kalalım? En tehlikeli şey suskunluğun normalleşmesidir

Vatandaş, ülkesine ve devletine sahip çıkmalıdır. Bu da daha fazla demokrasi, daha fazla hukuk, daha fazla özgürlük, daha fazla adalet, daha fazla liyakat, daha fazla üretim, daha fazla toplumsal dayanışma istemekle ile olur. Ve her şeyden önemlisi, Türkiye'nin ortak geleceği konusunda daha güçlü bir milli irade gereklidir.

Vatandaşı korkudan susturulmuş Türkiye bunu sağlayamaz. Ülkenin bekası konusunda kaygısı olan konuşmalıdır. Milletin refahı konusunda sorumluluk taşıyan konuşmalıdır. Adalet konusunda hassasiyet gösteren konuşmalıdır. Vatanın bölünmez bütünlüğünü savunan konuşmalıdır. Ama bunu yaparken öfkeyle değil akılla; ayrıştırarak değil birleştirerek, korkutarak değil gerçekleri ortaya koyarak konuşmalıdır. Çünkü Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, birbirine bağıran insanların ülkesi olmak değil; aynı geleceğe inanan insanların ülkesi olmaktır. Bugün üç maymunu oynamanın zamanı değildir.  

Aslında üç maymun hikayesini de kendimize göre uyarlamışız! Hâlbuki gerçek üç maymunun simgelediği değerler dünyada tam zıttı bir anlama sahiptir.  Üç maymun eski Japon KOSHİN Folk geleneklerinden gelen bir öğretinin simgesidir. İsimleri MİZARU, KİKAZARU VE İWAZARU olan üç maymun aslında bilge maymunlardır. İki eliyle gözünü kapatan maymun MİZARU, kötü gözle bakmamayı, kulaklarını kapatan KİKAZARU, yalan ve kötü olanı dinlememeyi,

ağzını kapatan İWAZARU ise kötü söz ve yalan söylememeyi öğütlüyor. Tam da bize uymayan bir hikâye!

Medeni toplumların en büyük gücü, herkesin kendi çıkarını koruması değil; başkasının hakkını da kendi hakkı kadar değerli görmesidir. Unutmayalım: Haksızlık karşısında susmak, haksızlığı yapan olmak değildir; fakat haksızlığın büyümesine izin vermektir.

Ve bazen bir toplumun çöküşü, büyük gürültülerle değil, milyonlarca insanın aynı anda söylediği küçük bir cümleyle başlar: “Neme lazım …” “Bir toplumun geleceği, o toplumdaki sıradan insanların haksızlık karşısındaki tavrıyla şekillenir.”

Bunu Osmanlı’da gerçekleşen bir hikâye ile pekiştirelim: “Kanuni Sultan Süleyman, “günün birinde, Osmanoğulları da inişe geçer de çökmeye yüz tutar mı?” diye düşünmeye başlar. Birçok konuda olduğu gibi, bu düşüncesini de süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Düşündüklerini, kendi el yazısıyla yazarak, Yahya Efendi’ye gönderir:

Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da yok olur mu?” diye özetler endişesini. Sultan Süleyman’dan gelen bu mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise gayet kısadır: “Neme lâzım be Sultanım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir mana veremez, endişesi daha da artar. Zira Yahya Efendi gibi biri, ciddi bir meseleye böylesine basit bir cevap vermezdi, vermemeliydi. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gider. Bu sefer sitem dolu bir şekilde: “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” diyerek, sorusunu tekrar sorar. Yahya Efendi duraklar:

“Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

‘İyi ama, ben bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘neme lazım be sultanım!’ demişsin. Sanki ‘beni böyle işlere karıştırma’ der gibi bir mana çıkarıyorum.”

Bunun üzerine, Yahya Efendi şu müthiş açıklamasını yapar: “Sultanım!  Aslında, aradığın cevap oydu: Bir yerde zulüm yayılırsa, haksızlıklar ayyuka çıksa, sonra, koyunları kurtlar değil çobanlar yerse, bilenler de bunu söylemeyip susarsa… Fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıkarsa… Bunu da taşlardan başka kimse işitmezse… Herkes, sadece “ben-ben” derse… Ve tüm bunları görüp işitenler, “Neme lazım be…” derse; işte o zaman, devletin sonu gelir, Osmanlı yıkılır…”

Sultan Süleyman, ülkesinde kendisini ikaz edebilen, böyle bir alim olduğu için Allah’a şükrederek oradan ayrılır.

Üzerinden beş yüz yıl geçmiş, günümüzde ne sultan kalmış ne de Yahya Efendi’ler.

Peki bu hikâyeyi ne diye yazdım? Yahya Efendi’nin o gün sultan Süleyman’a karşı söyledikleri, günümüzde hala geçerli mi değil mi,

Siz onu düşünün.!

Yayın Tarihi
21.08.2026
Bu makale 132 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!