Siyasi partiler, demokrasinin en temel unsurlarından birisidir. Çünkü devlet yönetimine talip olmanın yanında, halkın istek ve beklentileri siyasi partilerce dile getirilir. Siyasi partiler; fikir üretirler, politika ve projeleri ile kamu yararına yapacağı hizmetleri anlatarak halkı ikna etmeye çalışırlar. Halk, kendisine en yakın bulduğu partiye oy vererek iktidarı ve muhalefeti belirler. İktidar, kendi hak ve hukuku kadar, muhalefetin de hak ve hukukuna sahip çıkar. İşte demokrasinin güzelliği de buradadır.
Demokratik ilke kuralların işletilmediği, nepotizmin yaygınlaştığı, hukukun rafa kaldırıldığı, devlet kaynaklarının çarçur edildiği, muhalefetin kazanmaması için her yolun mubah görüldüğü, seçimlerin rekabetten öte bir savaşa dönüştürüldüğü bir siyasi atmosferde, siyaset kurumuna olan güven zedelenmektedir. Bu durum dürüst, becerikli, deneyimli ve çalışkan isimleri siyasetten uzaklaştırarak, siyasal kalitenin düşmesine neden olmaktadır. Modern, çağdaş ve demokratik hukuk devleti ile yönetilen ülkeler dışında fotoğraf ne yazık ki böyledir.
Siyasete olan güvenin ve ilginin azalması; Fransızcada “Je ne me intéresse pas a la politique” sözü ile açıklanır. Yani “siyaset, beni ilgilendirmiyor”, “siyasetle ilgilenmiyorum”, “siyasete ilgi duymuyorum…” Bu anlayışın ülkemizde giderek yaygınlaşması siyasetin en büyük sorunlarından birisidir. Zira bu anlayış, toplumsal sorunlardan uzaklaşmayı, sorumluluk almaktan kaçınmayı ve stratejik düşünceyi azaltıyor.
Siyaset, halka hizmetin en önemli araçlarından birisidir. Lakin adalet, adil bölüşüm, geçim sıkıntısı ve enflasyon, genç işsizliği, eğitim sistemi, hukuk düzeni veya “lider sultası” gibi temel meseleleri karşısında sessiz kalan ya da yüzeysel yaklaşımlar sergileyen siyasal anlayışlar, toplumun beklentilerine cevap veremez hâle gelmiştir.
Ülkemizde özellikle genç kuşaklarda siyasete karşı bir güvensizlik ve umutsuzluk hakimdir. Siyasi parti binaları, orta yaş ve üstü partililerin çay kahve içilen mekanlarına dönüşmüştür.
Gençler ve kadınlar arasında “siyaset beni ilgilendirmiyor” anlayışı yaygınlaştığında; demokratik katılım düzeyi ve kalitesi düşmektedir. Böyle olunca da insanlar çözüm üretemeyen, yalnızca tartışan ve polemik yapan siyasal yapılardan uzaklaşmak istemektedir.
Bizim gençliğimizde, yani eski Türkiye’de siyasi parti lider ve yöneticileri; TV’lerde görüş ve düşüncelerini açıklar, entelektüel tartışmalar ile toplumsal projeler üzerinden rekabet ederdi. Köşe yazarları ve gazeteciler, tetikçiliğe soyunmaz, çıkar hesapları içerisinde olmazlardı.
Tek taraflı uzun konuşma ve önlerine gelen yazıyı okuma (monolog) siyasette heyecanı ortadan kaldırmış, bireylerin tercihini değiştirme hakkı elinden alınmıştır. Çünkü Hitler gibi tek taraflı propaganda biçimi beyinleri MANKURT haline getirmektedir.
Birçok partide tartışmaların merkezinde kişiler, makam mücadeleleri ve kısa vadeli hesaplar bulunmaktadır. Sürekli öfke, hakaret, küfür, iftira, dedikodu ve kumpasların olduğu; hizmet yerine sadece seçim odaklı çalışmaların yapıldığı partilere, halk nasıl güvensin?
Örneğin CHP, mahkemece verilen “mutlak butlan kararı ile adeta ikiye bölünmüştür. Demirel’in ifadesi ile “siyaset, mahkeme kapılarına düşerse ölür.” Bu durumun ortaya çıkması, iktidarın da muhalefetin de vizyon eksikliğini göstermektedir. Çünkü halk, bunun tepe noktalarda planlandığına inanmaktadır. Buna fırsat veren Kılıçdaroğlu ve CHP’liler kusurludur.
Bu gerginlik ülke açısından hayra alamet değildir. Hem iç hem de dış kamuoyunda istikrarsızlık görüntüsü verdiğinden ceremesini yine halk çekecektir. Bu da seçmen davranışını doğrudan etkileyecek ve siyasete olan güven dip yapacaktır.
Siyasetteki ilgisizlik ve yüzeysel tartışma ve monolog konuşma kültürü, toplumda kutuplaşmayı artırmaktadır. İnsanlar gerçek sorunların konuşulmadığını düşündükçe siyasal sisteme yabancılaşmaktadır.
Halk, iktidardan umudunu kesmiş ama muhalefete de yeterince güvenmemektedir. İlgisizliğin ve duyarsızlığın ana sebebi budur.
Demokratik toplumlarda muhalefetin görevi sadece eleştirmek değil; aynı zamanda alternatif üretmektir. “Yalnızca polemik üzerinden yürüyen siyaset dili, toplumsal gerilimi artırırken ortak aklı zayıflatmaktadır. Böyle dönemlerde popülist söylemler ön plana çıkmakta, uzun vadeli devlet politikaları geri planda kalmaktadır.
Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde toplum; çözüm, güven ve vizyon beklemektedir. Çözüm sunmayan siyaset, zamanla toplum nezdinde inandırıcılığını kaybetmektedir.
Siyasi partiler kısa polemikler yerine; ekonomi, teknoloji, eğitim, güvenlik ve dış politika gibi temel alanlarda somut projeler geliştirse…Akademik dünyayla iş birliği kursa… Düşünce kuruluşlarına önem verse… Yani siyaset, entelektüel bir zemine kaydırılsa; siyasete ilgi neden artmasın?
Sonuç ve Çözüm
Siyasetle ilgilenmiyorum! (Je ne me intéresse pas a la politique) anlayışı aslına bakılırsa siyasetin doğasına aykırıdır. Siyasete olan ilginin azalmasında iktidar başta olmak üzere diğer siyasi partiler de sorumludur. Siyaset dilinde nezaket ve toplumsal sorumluluk anlayışı güçlendirilmediği sürece siyasete olan ilgi düşecektir. Siyasi partiler, siyasete olan ilgiyi artırmak istiyorsa; sürekli çatışma üreten değil, ortak akıl geliştiren siyasal kültüre ve demokratik olgunluğu sahip olmalıdır. Bunun gerçekleşmesi için parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, liyakat sisteminin öne çıkarılması ve gençler ile kadınların siyasete kazandırılmaları önemlidir.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyaset; vizyon sahibi, stratejik düşünebilen, toplumsal sorunlara duyarlı ve çözüm odaklı bir siyaset anlayışına sahip lider ve kadrolardır.
Güçlü demokrasi; ancak bilinçli bir toplum, kurumsal siyasi partiler siyasallaşmamış bir yargı ve kurum ve kuruluşları ile dimdik ayakta duran bir devlet yapısı ile mümkündür. İşte o zaman topluma güven, adalet ve gelecek vaat etmek mümkün olabilir.
Gerisi lafügüzaftır, yani boş sözdür.