Bir ülkenin gerçek zenginliğini nasıl ölçersiniz? Kişi başına düşen milli gelirle mi? İnşa edilen yollarla, köprülerle, gökdelenlerle mi, yoksa döviz rezerviyle mi? Bunların hepsi bir ülkenin ekonomik kapasitesini gösterir. Tarihin bize öğrettiği yalın bir gerçek vardır ki, o da medeniyetlerin ekonomik krizlerden değil, güven ve adalet krizlerinden çökmesidir.
Ekonomistler yıllardır “güven endeksi" adı verilen verileri takip ederler. Çünkü bilirler ki hukuk ve güvenin olmadığı yerde yatırım, yatırımın olmadığı yerde üretim, üretimin olmadığı yerde ticaret ve istihdam, ticaretin olmadığı yerde refah, refahın olmadığı yerde de güvenlik olmaz.
Hukuk ve adaleti tüm kural ve kurulları ile inşa eden devletler, ekonomi anlamında da gelişmiş ülkelerdir. “Bugün dünyanın en güçlü ekonomileri arasında yer alan Singapur'un kurucusu Lee Kuan Yew, kalkınmanın temelini sadece limanlara ve fabrikalara değil; hukukun üstünlüğüne, şeffaf yönetime ve kamu güvenine dayandırdı.”
Düşünün... Bir esnaf veresiye defteri ile ürün satıyorsa, müşterisine duyduğu güvenin belgesidir. Bir şirketin attığı imza, hukuk sistemine olan güvenin ifadesidir. Vatandaş, vergisini eksiksiz ödüyorsa, devletin adaletine duyduğu inancın göstergesidir. Devlete olan inancın sarsıldığı yerde bütçenin talanı ve verginin kaçağı başlar.
Ahilik teşkilatında bir esnafın en büyük sermayesi dükkânı değil, dürüstlüğüydü. Hile yapan, müşteriyi aldatan ya da eksik tartan esnaf sadece para cezası almaz; meslek onurunu da kaybederdi. Çünkü Ahilikte kazançtan önce güven gelirdi.
O nedenle "Söz senettir" denirdi. Yeni Türkiye’de birkaç sayfalık sözleşmeler bile insanları rahatlatmıyor. Hayatımızın her alanında paranoyak derecesinde şüphe eder hale geldik. Çünkü güven yok.
Örneğin; marketten aldığınız balın gerçek bal olup olmadığını araştırıyorsunuz. Zeytinyağının içine başka yağ karıştırılmış olabileceğinden şüphe ediyorsunuz. İnternette alışveriş yaparken önce internet yorumlarını okuyorsunuz. Bir tamirciye aracınızı teslim ederken, “gereksiz yere parça değiştirilir mi?” diye içiniz rahat etmiyor. Bütün bunlar bize aynı şeyi söylüyor: Toplum, birbirine olan inancını kaybetmeye başlamış.
“Japonya'da kırsal bölgelerde yol kenarına bırakılan sebze ve meyvelerin yanında çoğu zaman satıcı bulunmaz. Ürünü alan parasını kutuya bırakır ve yoluna devam eder. İsviçre'de birçok çiftlikte süt dolapları vardır. İnsanlar sütünü alır, ücretini bırakır.
İskandinav ülkelerinde çocuklar okul çağından itibaren dürüstlük, sorumluluk ve kamu malını koruma bilinciyle yetiştirilir. Osmanlı devletinde de "emanet" kültürü vardı. Bir tüccar, malını aylarca bir handa bırakabilir; döndüğünde aynı şekilde teslim alacağına inanırdı.
Bir ülkede insanlar birbirlerine güvenmiyorsa, o ülkede zenginlik olmaz. Zengin olan devletin bütçesini soyanlar ile kamu kaynaklarından aldığı adaletsiz payla semiren bir avuç azınlıktır. Çünkü güven, ekonominin görünmeyen sermayesidir.
İbn Haldun bundan yaklaşık altı yüz yıl önce şu tespiti yapmıştı: "Devletin temeli adalettir." Adalet denilince çoğumuzun aklına hukuk gelir. Lakin burada konu ettiğimiz adalet; fırsat eşitliğidir, liyakattir, kul hakkına riayettir, emeğin karşılığını alın teri kurumadan almaktır. Adaletin olmadığı yerde güven nasıl oluşacak?
Çünkü adalet, güvenin altyapısıdır. Güvenilir olmak, bir insanın erişebileceği en büyük mertebedir. Unvanlar geçicidir, servet el değiştirir ama güvenilirlik—o kalır. İnsanlar sizi hatırladığında ilk hatırlayacakları şey, sözünüzün ne kadar güvenilir olduğudur.
Hz. Muhammed’e, peygamberlik gelmeden önce Mekke halkı tarafından verilen unvan "El-Emin" idi. Yani güvenilir insan... İnsanlar önce onun doğruluğuna inandılar. Sonra sözünü dinlediler. Zira güven ikna etmenin ön şartıdır ve paranın satın alamayacağı tek şey güvendir.
Ülkemizde son yıllarda güven ve adalet duygusu zedelenmiştir. Çocuklarımıza güvenilir olmayı ve adaletli davranmayı öğretmek yerine, kolay para kazanmanın inceliklerini öğretiyoruz. Ve bu yüzdendir ki, "kimseye güven olmaz", "işini sağlam bağla." "tanıdığın yoksa işin zor" gibi cümleler toplumsal hafızaya yerleşmiştir. Oysa sağlıklı toplumlarda insanlar çocuklarına önce şüphe etmeyi değil, güvenilir olmayı öğretirler.
Bir genç; sınava hazırlanırken, "nasıl olsa torpilli olanlar kazanacak ama bir şansımı deneyim" diye düşünüyorsa...Bir girişimci devlet ihalesine girerken, "dayısı olan ihaleyi alır, kurallar herkese eşit uygulanmaz" endişesi taşıyorsa... Bir vatandaş, mahkemeye giderken adaletin adamına göre tecelli edeceğine veya gecikeceğine inanıyorsa... Orada sadece hukuk değil, güven de yara almıştır.
Bir düşünelim! Siyasette, ticarette, devlet yönetiminde, hatta ailede güven kaldı mı? İnsanlar verilen söze değil, o sözün tutulup tutulmayacağına bakıyor. Çünkü güven yerlerde. Toplum olarak yeniden güveni inşa edemez isek huzur ve refahı beklemek hayalden öteye gitmez.
Güven kaybeden sadece siyasetçiler mi? “Anne babanın çocuğuna verdiği sözden başlayarak öğretmenin sınıftaki adaletine, esnafın dürüst ticaretinden bürokratın tarafsızlığına kadar herkes bu sürecin bir parçasıdır.” Çünkü güvensizlik de güven de bulaşıcıdır.
Unutmayalım ki güçlü ekonomiler güven üzerine kurulur; güçlü devletler adaletle yükselir, güçlü milletler ise birbirine güvenen insanlardan oluşur. Bir ülkenin gerçek serveti kasasındaki altın ya da döviz rezervi değil, vatandaşlarının birbirine ve devletine duyduğu güvendir.
Günümüzde en büyük yatırım, betona değil; insana, ahlaka, hukuka ve adalete yapılacak yatırımdır. Çocuklarımıza yüklü servet bırakmanın telaşından öte; hak, hukuk ve adaletin inşa edildiği, demokrasinin tüm kural ve kurumları ile işletildiği, vatandaşın huzurlu ve refah içerisinde yaşadığı bir Türkiye bırakmak için çaba gösterelim.