Ölümle hayat arasındaki o ince çizgi.
“Sekr” kökünden gelen sekerat; dinî literatürde insanın ölüm anında yaşadığı, şuurun ve idrakin bulanıklaşabildiği “ölüm sarhoşluğu” hâlini anlatır.
Ardından bedende şiddet ve ıstırap vardır.
Ruhun bedenden ayrılışının sarsıntısı...
Ve nihayet hakikatlerin ortaya çıkışı. Başka bir perdenin açılışı..
Dünyadaki rollerin bittiği, maskelerin düştüğü, insanın artık kaçamayacağı hakikatle karşı karşıya kaldığı o son eşik...
Peki ya toplumların da Sekerat-ı Mevt hâli varsa?
Ya bir toplum henüz ayakta olduğu, sokakları kalabalık, şehirleri ışıl ışıl olduğu hâlde kendisini ayakta tutan değerleri birer birer kaybediyor ve bunun farkına varamıyorsa?
Belki de toplumsal sekerat tam olarak böyle başlar.
Büyük bir gürültüyle değil.
Yavaş yavaş... usul cana…
İnsanın başına geleni önce garipsemesi, sonra kabullenmesi, en sonunda da normal saymasıyla.
Yalana, dolana, talana, arsızlığa, yolsuzluğa vs., vs.…
Dün kabul edemediğimiz şeylere bugün alışıyoruz.
Dün bizi ayağa kaldıran olaylara bugün birkaç dakika bakıp geçiyoruz.
Dün “olmaz” dediğimize bugün, “Ne yapalım, düzen böyle.” diyoruz.
İşte tehlike burada.
Peki nedir bu? Bağışıklık mı? Yılgınlık mı?
Çünkü ölüm sarhoşluğu yalnızca görmekle görmemek arasındaki hâl değildir; gördüğünün anlamını artık kavrayamama hâlidir.
Bugün de görüyoruz.
Geçim sıkıntısını görüyoruz.
Ailenin çözülüşünü görüyoruz.
İnsanların birbirinden uzaklaşmasını görüyoruz.
Dostluğun yerini menfaatin, kanaatin yerini tüketimin, mahremiyetin yerini teşhirin alışını görüyoruz.
Hayvanlara, doğaya hunharca zulmü yok edişi görüyoruz.
Din ve inançla kurulan bağın kimi hayatlarda zayıflamasını, inancın gündelik yaşamdaki ahlaki karşılığının giderek silikleşmesini, aşındırıldığını görüyoruz.
Merhametin, vefanın, utanmanın, hakkaniyetin nasıl aşındığını görüyoruz.
Görüyoruz da görüyoruz...
Fakat artık yeterince şaşırmıyoruz.
Belki de bütün kayıpların ötesinde, en tehlikeli kayıp tam burada başlıyor:
TOPLUMSAL ŞUUR
Çünkü sekeratta asıl bulanıklaşan şey şuurdur.
İnsan görür ama gördüğünü anlamlandıramaz.
Duyar ama duyduğunun anlamını kavrayamaz.
Başına bir şeyler geldiğini hisseder fakat olan biten arasında illiyet bağı kuramaz.
Bir toplum için de en tehlikeli eşik budur.
Bakmak fakat görememek.
Duymak fakat sorgulamamak.
Yaşamak fakat başına ne geldiğini anlayamamak.
Önümüze her gün yüzlerce olay düşüyor.
Bir ekonomik karar...
Bir toplumsal kırılma...
Bir değer kaybı...
Yeni bir tartışma...
Yeni bir korku...
Yeni bir kavga...
Sonra bir başkası.
Olayları tek tek görüyoruz fakat onları yan yana koymayı unutuyoruz.
Kim kazanıyor?
Kim kaybediyor?
Dün bize ne söylenmişti, bugün ne yapılıyor?
Neden sürekli birbirimizle kavga ediyoruz?
Neden asıl meseleleri konuşacakken kendimizi başka tartışmaların içinde buluyoruz?
Neden dün kabul etmeyeceğimiz şeyleri bugün olağan karşılıyoruz?
İşte toplumsal şuur tam burada gerekir.
Şuurlu toplum yalnızca olup biteni seyretmez.
Sorgular.
Hatırlar.
Karşılaştırır.
Sebep ile sonuç arasında bağ kurar.
Kendisine söylenenle yapılan arasındaki farkı görür.
Kimin söylediğine değil, söylenenin doğru olup olmadığına bakar araştırır.
Ve gerektiğinde en rahatsız edici soruyu sorar:
“Neler oluyor?”
Çünkü bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket yalnızca yoksullaşması, yalnızlaşması ya da değerlerini kaybetmesi değildir.
Bütün bunlar olurken bunlara alışması ve nedenlerini sorgulama kabiliyetini kaybetmesidir.
Toplum şuurunu kaybettiğinde neye itiraz edeceğini bilemez.
Neyi kaybettiğini hatırlayamaz.
Kendisini aynı tartışmaların içinde döndürüp duran mekanizmaları sorgulamaz.
Hatta bir süre sonra dün itiraz ettiği şeyi bugün savunmaya, kaybettiği değerleri küçümsemeye, içinde bulunduğu hâli normal kabul etmeye başlayabilir.
İşte Sekerat-ı Mevt metaforunun en ürpertici tarafı burada saklıdır:
Şuur kaybolduğunda hakikat ortadan kalkmaz.
Yalnızca insanın hakikati görme kabiliyeti kaybolur.
Bu yüzden mesele yalnızca uyanmak değildir.
Mesele yeniden idrak etmektir.
Başımıza gelenleri hatırlamak...
Olayları yan yana koymak...
Sebep ile sonucu birbirinden koparmamak...
Gürültünün arkasındaki asıl meseleyi görebilmek...
Ve önümüze konulan her şeyi olduğu gibi kabul etmek yerine o küçücük ama hayati soruyu sormak:
“Neden?”
Çünkü bir toplum hâlâ “Neden?” diye sorabiliyorsa şuur bütünüyle kaybolmamış demektir.
Ve şuur bütünüyle kaybolmadıysa...
Belki henüz Sekerat-ı Mevt'in son çizgisine gelmemişizdir.
ŞİDDET VE ISTIRAP
Ama ıstırap ortada.
Üstelik yalnızca ekonomik değil.
Elbette geçim zorlaştı.
İnsanlar ay sonunu değil, bazen haftanın sonunu düşünüyor.
Ev almak birçok insan için hayale dönüştü; kirayı ödemek bile ağır bir mücadele hâline geldi.
Gençler yuva kurmadan önce sevginin yanına ekonomik hesabı koymak zorunda kalıyor.
Ama yoksullaşan yalnızca cüzdan değil.
Ruh da yoksullaşıyor.
Baba eve geçim derdiyle dönüyor.
Anne mutfak hesabıyla boğuşuyor.
Genç geleceğini düşünüyor.
Çocuk bütün bunların oluşturduğu gerginliğin içinde büyüyor.
Ekonomik sıkıntı bir süre sonra yalnızca banka hesabında kalmıyor.
Sofraya oturuyor.
Eşlerin arasına giriyor.
Anneyle babanın yüzüne yerleşiyor.
Çocuğun dünyasına sızıyor.
Sonra aileyi, dostluğu, tahammülü ve insanın hayata bakışını etkiliyor.
Bir müddet sonra insan kaybettiklerinin hesabını bile tutamaz hâle geliyor.
Annesi gidiyor.
Babası gidiyor.
Kimi evladını, kimi eşini, kimi kardeşini toprağa veriyor.
Eski dostlar eksiliyor.
Kalabalık sofralar küçülüyor.
Mahalle dağılıyor.
Komşunun kapısı kapanıyor.
Bayramların tadı değişiyor.
Ev vardır ama yuva eksilmiştir.
İnsanlar vardır ama dost azalmıştır.
İmkân çoğalmıştır ama huzur çoğalmamıştır.
Ve insan bütün bunların ortasında günlük telaşına devam eder.
Çünkü önünde hiç susmayan bir dünya vardır.
Yeni bir gündem.
Yeni bir tartışma.
Yeni bir korku.
Yeni bir öfke.
Yeni bir tüketim arzusu.
Bir ekran kapanır, diğeri açılır.
Bir felaket unutulmadan öteki gelir.
İnsan düşünmeye fırsat bulamadan yeniden meşgul edilir.
Sonunda acıya bile alışır.
İşte bazen insanın aklına şu ürpertici benzetme geliyor:
Sanki toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşan görünmez bir narkoz verilmiş gibi...
Bu narkoz tek bir elden, tek bir yerden gelmiyor belki.
Geçim telaşı, bitmeyen gündem, ekranlar, tüketim tutkusu, korkular, öfkeler, kavgalar...
Hepsi üst üste geliyor.
Ve insan, başına geleni düşünecek mecali kendinde bulamaz hâle geliyor.
Acı var.
Fakat tepki giderek azalıyor.
Kayıp var.
Fakat yasını tutacak zaman yok.
Çürüme var.
Fakat kokusuna alışılmış.
Canımız yanıyor ama nedenini düşünmüyoruz.
Kaybediyoruz ama neyi kaybettiğimizi artık hatırlamıyoruz.
Ve belki de en tehlikelisi...
Bütün bunların normal olduğuna inanmaya başlıyoruz.
HAKİKATLERİN ORTAYA ÇIKIŞI
Sekeratın sonunda ise bir eşik daha vardır.
Hakikat.
Maskelerin düştüğü yer...
Makamın, paranın, gösterişin, kibrin, kavganın ve menfaatin anlamsızlaştığı yer.
İnsan için bu yüzleşme ölümün eşiğinde gelir.
Peki toplumlar hakikatle ne zaman yüzleşir?
Her şeylerini kaybettikten sonra mı?
Daha neyi kaybetmemiz gerekiyor?
Annemizi mi?
Babamızı mı?
Evladımızı mı?
Ailemizi mi?
Dostlarımızı mı?
İnancımızı mı?
Ahlakımızı mı?
Merhametimizi mi?
Güvenimizi mi?
Geleceğimizi mi?
Daha ne kaldı?
Belki henüz ölmedik.
Belki hâlâ ölümle hayat arasındaki o ince çizginin bu tarafındayız.
Öyleyse hakikatle yüzleşmek için son anı beklemek zorunda değiliz.
Çünkü insanın Sekerat-ı Mevt hâli, ölüm sarhoşluğunun, ıstırabın ve nihayet kaçınılmaz hakikatle yüzleşmenin eşiğidir.
Bir toplum içinse bundan çok daha ürpertici bir metafora dönüşebilir:
Acı çektiği hâlde acısını kanıksamak...
Kaybettiği hâlde kaybını fark etmemek...
Ve uçuruma yaklaşırken hâlâ yoluna devam ettiğini sanmak...
PEKİ, SEKERAT HÂLİNDEKİNE NE YAPILIR?
Dinî gelenekte Sekerat-ı Mevt hâlindeki insan yalnız bırakılmaz.
Kıbleye yöneltilmesi uygun görülür.
Başucunda, zorlamadan Kelime-i Tevhid telkin edilir.
Yanında Kur’an okunması tavsiye edilir.
Susuzluğu giderilmeye, ortamı sakin ve huzurlu tutulmaya çalışılır.
Korkusu artırılmaz; huzur verilir.
Yani ölümle hayat arasındaki o en ince çizgide insana yapılan ilk şeylerden biri, onu yalnız bırakmamaktır.
Peki ya sekeratta olan bir toplumsa?
Belki önce onun da yönünü yeniden bulması gerekir.
Unuttuğu değerleri hatırlatacak bir sese...
Gürültünün içinde hakikati söyleyecek bir dile...
Kaybettiği merhameti, vicdanı, ahlakı, inancı ve vefayı yeniden hatırlatacak birilerine ihtiyacı vardır.
Belki onun da başucunda birinin durması gerekir.
Elini tutması...
“Daha ölmedin.” demesi...
“Daha dönmek için vaktin var.” demesi...
Çünkü insan Sekerat-ı Mevt hâlindeyken yanında bir yakını, bir dostu, bir can yoldaşı olsun ister.
Toplumların da öyle...
Tabii...
Bütün bunları yapacak bir yakınınız kaldıysa.
Bir dostunuz kaldıysa.
Bir komşunuz kaldıysa.
Bir kardeşiniz kaldıysa.
Başucunuzda bekleyecek bir can yoldaşınız kaldıysa...
Çünkü belki de asıl felaket Sekerat-ı Mevt hâline düşmek değildir.
Sekerata düştüğünüzde başucunuza gelecek hiç kimsenin kalmamış olmasıdır.
O hâlde geriye iki soru kalıyor:
Biz Sekerat-ı Mevt hâlindeysek, başucumuzda kim var?
Ve daha ürpertici olanı:
Birbirimizin başucunda duracak kadar hâlâ birbirimiz miyiz?
Sahi dönen fırıldakların farkında mıyız?