12 Eylül: Bizi Neden Birbirimize Düşman Ettiniz?
Sağcı-solcu, Alevi-Sünni, laik-dindar, Türk-Kürt, iktidar-muhalefet… Farklılıklarımız sorun değildi. Sorun, farklılıkların cephelere, cephelerin düşmanlıklara dönüştürülmesiydi. Peki Türkiye’nin yaşadığı bu kırılmaları yalnız içeride yaşananlarla açıklamak mümkün mü?
Bir milleti parçalamak için her zaman sınırlarını değiştirmek, fiilen işgal etmek gerekmez.
Bir ülkeyi parçalamak için insanların birbirine bakışını, birbirinin anlayış biçimini değiştirmek de yeterlidir.
12 Eylül 1980 askerî darbesinin üzerinden 46 yıl geçti.
Türkiye o sabaha tanklarla, askerî bildirilerle, kapatılan Meclisle, yasaklanan siyasetle ve askıya alınan demokratik düzenle uyandı. Ülke adeta yangın yeriydi. Sabah sağ görüşlüyü öldüren kurşunlar gece solcuyu da öldüren kurşunlardı. Mahalleler, kahvehaneler, sokaklar, caddeler hatta mezarlıklar bile derin bir ayrımcılığın içine düşürülmüştü. Ülke adeta derin bir karanlığın ve yok oluşun zirvesindeydi.
Devletin güvenlik kurumları ise giderek ağırlaşan şiddeti durdurmakta başarısız kalıyor; ülke adım adım yönetilemez bir tabloya sürükleniyordu.
Ne acı bir tablo değil mi?
Ardından yüz binlerce insan gözaltına alındı, yüz binlercesi yargılandı, yüzlerce insan hakkında idam kararı verildi ve 50 kişi idam edildi.
Fakat 12 Eylül’ün bıraktığı mirası yalnız rakamlarla anlatmak mümkün değildir.
Çünkü o dönemin belki de en ağır miraslarından biri, insanların birbirlerini siyasi görüşleri üzerinden tanımlamanın ötesine geçerek birbirlerini düşman olarak görmeye başlamalarıydı.
Buradan şunu da söylemek gerekir: Bugün yaşadığımız pek çok toplumsal kırılmanın izleri, o dönemde derinleşen ayrışmalarda aranabilir.
O zamandan bu zamana…
Toplumun düşünce, siyaset, akademi ve kamu hayatındaki önemli insanları ağır baskılarla susturuldu; ülkenin yetişmiş insan gücü büyük zarar gördü.
Kanaatimce toplumların da bireylerin de kırılma noktaları vardır; bazen yaşananlar uzun yıllar boyunca hafızada ve kurumlarda iz bırakır.
O dönemde Türkiye’nin yaşadığı tam da böyle bir kırılmaydı.
Türkiye’nin yaşadığı bu süreci yalnız kendiliğinden gelişen olayların toplamı olarak okumak da eksik kalacaktır. İçerideki gerçek siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerin üzerine Soğuk Savaş’ın uluslararası güç mücadeleleri de binmişti. Kimin hangi olayda ne ölçüde rol oynadığı ise ancak belgeyle ortaya konulabilir. İşte bu yazıda yapmaya çalışacağımız şey de budur.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
İnsanların farklı düşünmesi sorun değildir.
Bir insan sağcı olabilir.
Bir başkası solcu olabilir.
Biri muhafazakâr, diğeri sosyalist olabilir.
Biri laik olabilir, diğeri dini hayatının merkezinde yaşayabilir.
Bir yurttaşın etnik, kültürel veya siyasi aidiyeti diğerinden farklı olabilir.
Demokratik toplum zaten herkesin aynı düşünmesi demek değildir.
Tam tersine demokrasi, birbirinden farklı insanların birbirlerini yok etmeye çalışmadan aynı ülkede yaşayabilmesidir.
Sorun fikirlerin farklılığı değildir.
Sorun, fikrin kimliğe; kimliğin cepheye, cephenin düşmanlığa dönüştürülmesidir.
İşte güzel yurdumuzun başına gelen de tam olarak buydu.
SAĞCI DA SOLCU DA ÖNCE İNSANDI… AMA BU TEMEL UNUTULDU…
12 Eylül öncesinde Türkiye ağır bir siyasi şiddet ortamından geçiyordu.
Sokak çatışmaları vardı.
Suikastlar vardı.
Silahlı örgütler vardı.
Siyasi cinayetler vardı.
Devlet kurumlarında ve toplumda ciddi gerilimler yaşanıyordu.
Silahlı Kuvvetler ve Emniyet Teşkilatı dâhil olmak üzere devlet kurumlarında da siyasi ve ideolojik ayrışmaların etkileri hissediliyordu.
12 Eylül 1980 askerî darbesi öncesindeki süreçte Türk Polis Teşkilatı içinde de belirgin bir siyasi ve ideolojik kutuplaşma yaşanmıştı.
Dönemin Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki yaklaşık 50 bin polisin kutuplaşmasına yol açan ve 12 Eylül askerî müdahalesiyle tamamen kapatılan bu iki ana yapılanma şunlardı:
POL-DER (Polis Derneği): Kendilerini "Halkın Polisi" olarak tanımlayan, genellikle sol görüşlü, sosyal demokrat polis memurlarının bir araya geldiği dernektir. 1970'lerin ortalarında kurulan POL-DER, kısa sürede yaklaşık 17-18 bin üyeye ulaşarak teşkilat içindeki en kitlesel oluşumlardan biri hâline gelmişti.
POL-BİR (Polis Birliği): POL-DER'in teşkilat içindeki gücünü kırmak amacıyla 1978 yılında "Devletin Polisi" sloganıyla karşıt bir cephe olarak kurulan dernektir. Genellikle sağ görüşlü, milliyetçi polis memurlarından oluşuyordu ve üye sayısının 22 bin civarına ulaştığı bilinmektedir.
Tabloyu görüyor musunuz?
Dolayısıyla o dönemde yaşananların tamamını tek bir merkezin yönettiği büyük bir senaryoya indirgemek tarihsel gerçekliği basitleştirmek olur.
Resim daha büyük...
Türkiye’nin kendi sorunları vardı.
Siyasetin hataları vardı.
Devlet kurumlarının zaafları vardı.
Silahlı yapıların sorumluluğu vardı.
Ve bireylerin de kendi eylemlerinden doğan sorumlulukları vardı.
Fakat 12 Eylül geldiğinde başka bir hukuk anlayışı ortaya çıktı.
Yıllar sonra 12 Eylül Davası’nda Kenan Evren’e kamuoyunun hafızasına kazınan:
“Bir sağdan, bir soldan astık.”
İfadesinden ne kastettiği de soruldu.
Evren bu sözü söylediğini kabul ederek, sağda ve solda olanların bulunduğunu ve bununla hiçbir tarafı tutmadıklarını, “bitaraf(!)” olduklarını anlatmak istediklerini söyledi.
Darbeci zihniyet, kendi adalet anlayışını yıllar sonra da savunmaktan geri durmamıştır.
Ve bu darbeyi Anayasaya dayanarak, oradan doğan görev ve sorumlulukla yaptıklarını söyleyerek güya bir meşruiyet algısında bulunmuştur. Ama öncesinde oluk oluk kan akarken yine aynı sorumluluk ve görevleri yapmak milleti koruyup kollamak da gerekmez miydi?
O dönemde hukuk devleti, demokratik meşruiyet ve bireysel haklar ağır biçimde zedelenmişti.
İşte belki 12 Eylül’ün hukuk anlayışını sorgulamamız gereken noktalardan biri tam burasıdır.
Oysa adalet, sağdan ve soldan eşit sayıda insan cezalandırmak değildi.
Adalet bir terazinin iki kefesine siyasi kimlikleri koyup sayısal denge kurmak hiç değildir.
Adalet; suçu, delili, faili, savunmayı ve bireysel sorumluluğu değerlendirir.
İnsan sağcı veya solcu olduğu için değil, kanunlarca suç sayılacak kendi fiilinden dolayı yargılanır.
Daha açık bir ifadeyle önce otorite demokratik nizamlar içinde bireylerin suça sürüklenmesine gidecek yollarda tüm tedbirleri alır, vatandaşını suç işlenecek zeminlerden uzaklaştırır, buna rağmen bireyler suç işlerse kanunlar çerçevesinde gerekli hukuki yaptırımları yapar, doğrusu da budur.
Dolayısıyla siyasi aidiyetler arasında cezalandırma dengesi kurmak tarafsız adalet anlayışı değildir.
Çünkü:
İşkence sağcıya yapılınca da suçtur, solcuya yapılınca da.
Hukuksuzluğun ideolojisi olmaz.
Adalet mağdurun siyasi görüşünü sormaz.
Hukuk insanı önce insan olarak görür.
ÖNCE BİRBİRİMİZE YABANCILAŞTIK
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde farklı dönemlerde farklı kutuplaşma eksenleriyle karşılaştık:
Sağcı-solcu.
Alevi-Sünni.
Laik-dindar.
Türk-Kürt.
Seküler-muhafazakâr.
İktidar-muhalefet.
Bunlar elbette aynı türden kategoriler değildir.
Fakat ortak tehlike aynıdır:
Bunlardan herhangi birinin insanları birbirine karşı düşmanlaştırmanın aracına dönüştürülmesi.
İnsanı yalnız ait olduğu grubun etiketiyle okumaya başladığımız anda bireyi kaybederiz.
Karşımızdaki artık Ahmet, Mehmet, Ayşe veya Fatma değildir.
“Sağcıdır.” “Solcudur.” “Alevidir.” “Sünnidir.” “Türktür.” “Kürttür.”
İnsanın yerine etiket geçtiğinde bir sonraki aşama:
Ötekileştirmedir.
Ardından düşmanlaştırma gelir.
Sonra karşı tarafa yapılan haksızlığın normal görülmesi...
Demokratik toplumların direnmesi gereken kırılma noktası tam olarak burasıdır.
Aynı tarihsel dönemde Türkiye’nin geleceğini onlarca yıl etkileyecek başka bir gelişme daha yaşandı. PKK’nın örgütsel kuruluş süreci 1978’de şekillendi. Türkiye böylece yalnız sağ-sol şiddetiyle değil, ilerleyen yıllarda çok daha ağır bir terör sorunuyla da karşı karşıya kalacaktı.
FAKAT ASIL HİKÂYE 12 EYLÜL’DE BAŞLAMADI
Bir adım daha geriye gitmek gerekiyor.
Çünkü 12 Eylül’ü yalnız 1970’lerin sağ-sol çatışması üzerinden okumak, Türkiye’nin yaşadığı büyük tarihsel dönüşümün önemli bir bölümünü eksik bırakır.
Cumhuriyet’in kuruluşuna dönelim.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen Millî Mücadele yalnız askerî bir zafer değildi.
Bir egemenlik mücadelesiydi.
Bir milletin geleceğinin başka başkentlerde belirlenmesine karşı verilen mücadeleydi.
Türkiye’nin kendi geleceği hakkında kendisinin karar verebilmesi mücadelesiydi.
Atatürk döneminde Türkiye, “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı doğrultusunda bölgesel iş birlikleri ve denge arayışları geliştirdi.
Genç Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 10 Kasım 1938’de hayatını kaybetti. Türkiye için büyük bir tarihsel dönem kapanıyor, dünya ise çok daha sert bir güç mücadelesine doğru ilerliyordu.
Ardından dünya savaşı patlak verdi...
İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ise artık Atatürk’ün yaşadığı dünya yoktu.
DÜNYA İKİYE BÖLÜNDÜ, TÜRKİYE CEPHE ÜLKESİ OLDU
Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri.
Diğer tarafta Sovyetler Birliği.
Türkiye bu iki büyük güç arasındaki mücadelenin en kritik coğrafyalarından birinde bulunuyordu.
Sovyet baskısı ve güvenlik kaygıları Türkiye’yi Batı’ya yaklaştırdı.
1947: Truman Doktrini.
1948: Marshall Planı.
1952: NATO üyeliği.
Burada tarihi kolaycı biçimde okumamak gerekir.
Türkiye’nin Batı’ya yönelmesi yalnız dışarıdan dayatılmış bir süreç değildi.
Ankara’nın da Sovyet tehdidi karşısında yaptığı bilinçli bir güvenlik tercihiydi.
Fakat bununla birlikte Türkiye’nin askerî ve güvenlik yapısının Batı ittifakıyla entegrasyonu giderek derinleşti.
Askerî yardım.
Silah tedariki.
Eğitim.
Üsler ve tesisler.
İstihbarat iş birliği.
NATO yapılanmaları.
Türkiye artık Soğuk Savaş’ın dışında duran bir ülke değildi.
Mücadelenin tam cephesindeydi.
Ve Soğuk Savaş yalnız sınırların ötesinde yaşanmadı.
Askerî doktrinlerde yaşandı.
İstihbaratta yaşandı.
Ekonomide yaşandı.
Siyasette yaşandı.
Üniversitelerde yaşandı.
Sendikalarda yaşandı.
Basında yaşandı.
Toplumsal hareketlerde yaşandı.
Ve insanların birbirlerine bakışında yaşandı.
SOĞUK SAVAŞ’IN KARANLIK ALANI: ÖZEL HARP VE KONTRGERİLLA TARTIŞMALARI
Türkiye’nin yakın tarihini incelerken Özel Harp, kontrgerilla ve NATO ülkelerindeki
“stay-behind” yapılanmalarına ilişkin tartışmaları yok saymak mümkün değildir.
Soğuk Savaş şartlarında muhtemel bir Sovyet işgaline karşı gizli direniş yapılanmaları birçok NATO ülkesinde oluşturuldu; bu yapılar daha sonraki yıllarda çeşitli soruşturmalara, parlamento tartışmalarına ve akademik çalışmalara konu oldu.
Türkiye’de de Seferberlik Tetkik Kurulu ve daha sonra Özel Harp Dairesi adıyla faaliyet gösteren yapıların Soğuk Savaş güvenlik doktrini içindeki yeri ile NATO ülkelerindeki “stay-behind” yapılanmaları arasındaki ilişkiler uzun yıllardır araştırma, siyasi tartışma ve Meclis gündemlerinin konusu olmuştur.
Fakat burada önemli bir sınır çizmek zorundayız:
Bir gizli güvenlik yapılanmasının varlığı başka şeydir; ülkede meydana gelen her siyasi cinayeti, provokasyonu veya toplumsal olayı o yapıya bağlamak başka.
İkincisi için olay olay delil gerekir.
6–7 Eylül 1955 olayları bu tartışmaların en önemli örneklerinden biridir.
Olayların örgütlenmiş niteliği ve devlet içindeki bazı unsurların rolüne ilişkin ciddi tarihsel çalışmalar ve yıllar sonra ortaya çıkan tanıklıklar vardır.
Ancak buradan “6–7 Eylül’ü CIA yaptı” sonucuna geçmemizi sağlayacak aynı kuvvette açık birincil belge bulunmamaktadır.
Bu nedenle tarih konusunda ölçümüz şu olmalıdır:
Şüphemizin bittiği yerde belge başlamıyorsa, hüküm vermeyeceğiz.
SONRA DEMOKRASİYE ASKERÎ MÜDAHALELER GELDİ
27 Mayıs 1960.
Seçilmiş hükûmet devrildi.
Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi. 27 Mayıs, sonraki yıllarda kimi çevrelerce “karşı devrim” olarak da nitelendirildi; ancak bu yorum, tarihsel ve siyasal bir değerlendirmedir.
Ardından Talat Aydemir darbe girişimleri.
12 Mart 1971 Muhtırası.
Ve 12 Eylül 1980.
Sonraki yıllarda 28 Şubat ve 27 Nisan e-muhtırası...
Cumhuriyet’in demokrasi tarihinde tekrar tekrar karşılaşılan ağır bir sorun ortaya çıkmıştı:
Milletin sandıkta verdiği yetkinin üzerine zaman zaman başka güçler çıkıyordu.
Peki bütün bunları yalnız dış güçlerle açıklamak mümkün müdür?
Hayır.
Yalnız Türkiye’nin iç siyasetiyle açıklamak yeterli midir?
O da hayır.
Gerçeği bu iki kolay cevabın arasında aramak gerekir.
27 MAYIS: BELGELER NE DİYOR?
27 Mayıs’ın ABD tarafından yaptırıldığına ilişkin yıllardır çeşitli iddialar ileri sürülmüştür.
Ancak mevcut Amerikan belgeleri bu kesin hükmü destekleyecek nitelikte değildir.
ABD Ankara Büyükelçiliğinin 27 Mayıs 1960 günü Washington’a gönderdiği değerlendirme, müdahaleyi esas itibarıyla Türkiye’nin iç siyasi şartları çerçevesinde ele alıyordu.
Dolayısıyla:
“27 Mayıs’ı ABD yaptı.” demek bugün elimizdeki belgelerin taşıyabileceğinden daha ağır bir hükümdür.
Bunu kabul etmek dış nüfuz tartışmasını zayıflatmaz.
Tam tersine, gerçekten belgeli örneklerle iddiaları birbirinden ayırmamızı sağlar.
12 MART: WASHINGTON NE KADARINI BİLİYORDU?
12 Mart 1971’e geldiğimizde çok ilginç bir Amerikan belgesiyle karşılaşıyoruz.
Tarih: 10 Mart 1971.
Muhtıradan iki gün önce.
Amerikan istihbarat belgesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst komuta kademesinde yapılan olağanüstü toplantıyı ayrıntılı biçimde kaydediyor.
Toplantıya kuvvet komutanlarından ordu ve kolordu komutanlarına kadar geniş bir askerî kadronun katıldığı ve kötüleşen siyasi durum karşısında ordunun alacağı tedbirlerin görüşüldüğü belirtiliyor.
Bu çok önemlidir.
Çünkü Amerikan istihbaratının gelişmeleri son derece yakından izlediğini gösterir.
Ama yine aynı sınırı çizelim:
Bilmek başka şeydir.
Yönetmek başka şeydir.
Bu belge Washington’ın 12 Mart’ı yönettiğini değil, gelişmeleri olağanüstü yakından takip ettiğini kanıtlar.
1974 KIBRIS: DIŞ BASKININ ARTIK TARTIŞMASIZ OLDUĞU YER
Dış baskının gerçek olup olmadığını tartışırken elimizde çok daha açık bir örnek vardır:
Kıbrıs.
Türkiye’nin 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında ABD Kongresi Türkiye’ye yönelik silah ambargosunu devreye soktu.
Ambargo 5 Şubat 1975’te yürürlüğe girdi. ABD Başkanı Gerald Ford dahi yaptığı açıklamada ambargonun Türkiye ve Batı güvenliği üzerinde ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyordu.
Amerikan devletinin Ağustos 1975 tarihli güvenlik politikası çalışması ise çok daha çarpıcıdır.
Belgede ABD’nin Türkiye’ye önceki kuşak boyunca 3 milyar dolardan fazla askerî teçhizat sağladığı ve Türk birliklerinin neredeyse tamamen Amerikan menşeli silahlarla donatılmış olması nedeniyle Türkiye’nin savaş malzemesi bakımından ABD’ye bağımlılığının neredeyse tam olduğu kaydedilmektedir.
İşte burada artık tahminden söz etmiyoruz.
Belgeden söz ediyoruz.
Türkiye bunun karşısında edilgen de kalmadı.
1975’te ABD ile savunma ilişkilerini yeniden tartışmaya açtı ve Amerikan tesislerinin faaliyetlerine karşı tedbirler aldı. Amerikan kayıtlarına göre 25 Temmuz’da Türkiye, ülkesindeki 27 ABD üssünün faaliyetlerini durdurma kararı aldı; bunların dördü istihbarat toplama tesisiydi.
Bu bize iki şeyi aynı anda gösteriyor:
Türkiye dış baskıya maruz kalabiliyordu.
Ama Türkiye gerektiğinde dış baskıya karşı koyabilecek devlet iradesini de gösterebiliyordu.
1970’LER: TÜRKİYE’NİN İÇİ GERÇEKTEN YANIYORDU
Burada kendi tarihimizle de yüzleşmeliyiz.
1970’lerin şiddeti hayal ürünü değildi.
Türkiye’nin gerçek bir siyasi krizi vardı.
Ekonomik kriz vardı.
Devlet otoritesinde aşınma vardı.
Sağ ve sol silahlı yapılar vardı.
Cinayetler vardı.
Toplumsal kutuplaşma vardı.
Siyasi sistemin ciddi tıkanmaları vardı.
Dolayısıyla bütün bunları:
“Bir yabancı istihbarat örgütü Türkiye’de düğmeye bastı ve her şey başladı.”
diye açıklamak tarih değildir.
Fakat aynı Türkiye’nin dünyanın en kritik Soğuk Savaş cephelerinden biri olduğunu unutmak da tarih değildir.
Dolayısıyla daha zor soruyu sormamız gerekir:
Türkiye’de gerçekten var olan toplumsal çatışmalar, dış güçlerin çıkar hesaplarının kullanabileceği bir zemine dönüştü mü? Kim dönüştürdü?
Bazı noktalarda belge vardır.
Bazı noktalarda güçlü emareler vardır.
Bazı noktalarda yalnız iddialar vardır.
Bunların üçünü birbirine karıştırmamak gerekir.
12 EYLÜL VE WASHINGTON: ŞİMDİ BELGELER KONUŞSUN
Ve 12 Eylül’e geliyoruz.
Burada elimizde artık doğrudan Amerikan devlet belgeleri bulunmaktadır.
12 Eylül 1980 günü ABD Ulusal Güvenlik Konseyi çalışanı Paul B. Henze, Başkan Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’ye Türkiye’deki askerî müdahalenin Yunanistan, Kıbrıs ve NATO bakımından sonuçlarını değerlendiren bir memorandum gönderdi.
Henze aynı gün hazırladığı başka bir değerlendirmede müdahaleyi olumlu bir gelişme olarak görüyor, bunun Amerikan veya NATO karşıtlığından kaynaklanmadığını belirtiyor ve ABD’nin askerî müdahaleyi kamuoyu önünde eleştirmemesini savunuyordu. Bu husus ABD Dışişleri Bakanlığının yayımladığı resmî belge dipnotunda açıkça kayıtlıdır.
Fakat bundan daha dikkat çekici bir kayıt vardır.
19 Eylül 1980 tarihli ABD Ankara Büyükelçiliği telgrafının dipnotunda, Türkiye’deki ABD Ortak Askerî Yardım Misyonu şefinin askerî müdahaleden önceden haberdar edildiği belirtilmektedir. Kendisine ayrıca müdahalenin ABD ile ilişkilerde değişiklik anlamına gelmediği ve Türkiye’deki Amerikan vatandaşlarının korunacağı güvencesinin verildiği kaydedilmektedir.
Bu kayıt önemlidir.
Çok önemlidir.
Ama yine belgenin söylemediğini ona söyletmeyeceğiz.
Bu belge:
“ABD darbeyi planladı.” demiyor.
“ABD darbeyi emretti.” demiyor.
Fakat artık şunu söylememize imkân veriyor:
Amerikan tarafındaki belirli bir askerî yetkili, 12 Eylül müdahalesinden gerçekleşmeden önce haberdar edilmişti.
İşte belge ile iddia arasındaki fark budur.
Ve 19 Eylül tarihli aynı Amerikan telgrafında askerî yönetimin oluşturacağı yeni sistemin hedefinin Türkiye’yi “demokratik, laik ve Batı yanlısı” tutmak olacağı değerlendirmesi yapılıyordu.
Washington darbeyi yakından takip ediyordu.
Türkiye’nin Batı ittifakındaki yerini önemsiyordu.
Yeni yönetimin dış politika yöneliminin değişmemesini önemsiyordu.
Bunlar artık yorum değil.
Belgedir.
PAUL HENZE VE “BİZİM ÇOCUKLAR” MESELESİ
Tam burada yıllardır tartışılan meşhur anlatıya geliyoruz:
“Our boys did it.” “Bizim çocuklar yaptı.”
Bu söz Türkiye’nin siyasi hafızasına yerleşmiştir.
Ancak ifadenin tam biçimi, kimin kime söylediği ve sonraki aktarımları tartışmalıdır.
Dolayısıyla bunu Amerikan devletinin darbeyi üstlendiği bir itiraf gibi kullanmak doğru değildir.
Fakat Henze’nin 12 Eylül günü Brzezinski’ye Türkiye’deki müdahalenin sonuçlarını değerlendiren memorandum gönderdiği artık Amerikan devlet arşivinin yayımladığı belgeyle sabittir.
Dolayısıyla tartışmalı sözü tartışmalı olarak bırakacağız.
Çünkü:
BELGENİN SÖYLEDİĞİNİ SÖYLEYECEĞİZ. SÖYLEMEDİĞİNİ ONA SÖYLETMEYECEĞİZ.
Bence tarih yazmanın namusu da burada başlar.
DIŞ GÜÇLER Mİ, BİZİM HATALARIMIZ MI?
Belki artık bu sorunun yanlış sorulduğunu söylemek gerekiyor.
Çünkü cevap:
Ya biri ya diğeri olmak zorunda değildir.
Türkiye’nin kendi hataları olabilir.
Ve dış güçlerin Türkiye üzerinde çıkarları olabilir.
İçeride siyasi kutuplaşma olabilir.
Ve dış aktörler bundan yararlanmak isteyebilir.
Devlet kurumları hata yapabilir.
Ve yabancı istihbarat örgütleri o zaafları değerlendirmeye çalışabilir.
Bunların hiçbiri diğerini ortadan kaldırmaz.
Asıl mesele şudur:
DIŞ GÜÇLERİN NÜFUZ EDEBİLECEĞİ TOPLUMSAL VE KURUMSAL ZEMİNİ BİZ NEDEN OLUŞTURUYORUZ?
Çünkü dış müdahaleden söz ederken yalnız dışarıya bakmak yetmez.
Aynaya da bakmak gerekir.
EMPERYALİZM HER ZAMAN POSTALLA GELMEZ
Millî Mücadele’nin bize bıraktığı en önemli derslerden biri budur.
Bağımsızlık yalnız sınırların korunması değildir.
Siyasi bağımsızlıktır.
Ekonomik bağımsızlıktır.
Karar verme bağımsızlığıdır.
Bir milletin geleceğine başka başkentlerin karar vermemesidir.
Modern dünyada büyük güç rekabeti de yalnız askerî işgallerle yürütülmez.
Ekonomiyle yürütülebilir.
Diplomasiyle.
Askerî ilişkilerle.
İstihbaratla.
Propagandayla.
Teknolojiyle.
Enerjiyle.
Finansla.
Nüfuz mücadeleleriyle.
Ama her başarısızlığımızın arkasında yabancı devlet aramak da bağımsızlık değildir.
Çünkü böyle yaptığımızda kendi sorumluluğumuzu ortadan kaldırırız.
Kötü yönetimi dış güçlere yükleriz.
Hukuksuzluğu dış güçlere yükleriz.
Liyakatsizliği dış güçlere yükleriz.
Kutuplaşmayı dış güçlere yükleriz.
Bu bizi güçlendirmez.
Zayıflatır.
DIŞ MÜDAHALENİN EN BÜYÜK PANZEHİRİ
Bir ülkeye dışarıdan nüfuz etmek isteyen herhangi bir güç için en elverişli ülke hangisidir?
İnsanlarının birbirine güvenmediği ülke.
Kurumlarının zayıfladığı ülke.
Hukukun tartışmalı hale geldiği ülke.
Siyasetin düşman kamplara ayrıldığı ülke.
İnsanların birbirlerini siyasi görüşlerinden, mezheplerinden veya etnik kimliklerinden dolayı tehdit olarak gördüğü ülke.
Çünkü toplumsal fay hattı yoksa onu kullanmak da zordur.
Bu nedenle emperyalizme verilecek en güçlü cevap yalnız:
“Kahrolsun emperyalizm!” demek değildir.
Daha zorunu yapmaktır:
Hukuku güçlendirmek.
Demokrasiyi güçlendirmek.
Liyakati güçlendirmek.
Devlet kurumlarını güçlendirmek.
Ekonomik bağımsızlığı güçlendirmek.
Ve hepsinden önemlisi:
Milletin birbirine olan güvenini güçlendirmek.
ATATÜRK’ÜN ASIL MİRASI: EGEMENLİK
Mustafa Kemal Atatürk’ü yalnız savaş kazanan büyük bir komutan olarak okumak eksiktir.
Onun bıraktığı en büyük siyasi miraslardan biri:
Egemenlik fikridir.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”
Bu yalnız saltanata karşı söylenmiş tarihsel bir söz değildir.
Bir devlet felsefesidir.
Türkiye’nin geleceğine; yabancı başkentler karar vermemelidir.
Askerî vesayet karar vermemelidir.
Silahlı örgütler karar vermemelidir.
Kendisini millet iradesinin üzerinde gören hiçbir yapı karar vermemelidir.
Kararı millet vermelidir.
Hukuk içinde.
Demokrasi içinde.
Özgür iradesiyle.
MESELE TÜRK-KÜRT DEĞİLDİR
Aynı ayrımı etnik meselelerde de yapmak zorundayız.
Bir terör örgütüyle mücadele etmek başka şeydir.
Bir halkı veya etnik kimliği terör örgütüyle özdeşleştirmek başka.
PKK bir terör örgütüdür.
Fakat milyonlarca Kürt vatandaşın bir terör örgütüyle özdeşleştirilmesi asla doğru değildir.
Terör örgütüyle mücadele etmek ile bir etnik kimliği suç kategorisine dönüştürmek aynı şey değildir.
Türk ile Kürt’ü birbirinin doğal düşmanı gibi göstermek hem Türkiye’nin toplumsal gerçekliğiyle bağdaşmaz hem de terörün arzuladığı ayrışmayı derinleştirir.
Terörle mücadele devletin görevidir.
Hiçbir siyasi hesap, hiçbir seçim stratejisi ve hiçbir kısa vadeli çıkar, bir etnik kimliğin terör örgütüyle özdeşleştirilmesini meşru kılamaz. Böyle bir yaklaşım yalnız milyonlarca yurttaşa haksızlık etmekle kalmaz; terör örgütünün arzuladığı toplumsal ayrışmaya da hizmet eder.
Birlikte yaşama iradesini korumak ise hepimizin sorumluluğudur.
ADALETİN SAĞI SOLU OLUR MU? ELBETTE OLMAZ.
Bir solcunun hakkı ihlal edildiğinde sağcı susuyorsa,
Bir sağcının hakkı ihlal edildiğinde solcu susuyorsa,
Bir dindara haksızlık yapıldığında seküler seviniyorsa,
Bir sekülere haksızlık yapıldığında dindar bunu önemsiz görüyorsa, orada hukuk herkes için zayıflar.
Çünkü:
Hukuksuzluk normalleştiğinde adres seçmez.
Bugün başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalan kişi, yarın aynı hukuksuzluğun kendi kapısına gelmeyeceğinin garantisini veremez.
Adalet talebi siyasi aidiyetten daha büyük olmak zorundadır.
SİYASETİN HAFIZASI KISA, MİLLETİN ACISI ÖMÜRLÜK...
Dün birbirine ağır sözler söyleyen siyasetçilerin, yarın aynı masada oturabildiğini ve anlaşabildiğini gördük.
Dün “asla” denilen ittifakların yarın kurulabildiğini gördük.
Dün kırmızı çizgi ilan edilen meselelerin değişen şartlarla yeniden değerlendirilebildiğini gördük.
Siyasi aktörlerin “dava”, “beka”, “demokrasi”, “vatan”, “millet”, “bayrak”, “Atatürk” veya “Atatürkçülük” “Çağdaşlık” “Laiklik” “Özgürlük” “Din İman” “Irk” vb. gibi güçlü kavramlarla seçmenlerini mobilize ettikten sonra, değişen şartlarda daha önce karşı çıktıkları pozisyonlara yaklaşabildiklerini de gördük.
Peki beklenen siyasi erdem, bu değişikliklerin kamuoyuna açık ve dürüst biçimde anlatılması, demokratik sorumluluğun gereği değil midir? En azından olası olağanüstü değişimin dönüşümün gerekçeleriyle kendi seçmenlerine izahı gerekmez mi?
Bunda tek başına yanlış bir şey yoktur.
Çünkü siyaset aynı zamanda müzakere ve uzlaşma sanatıdır.
Bunu da kabul edelim.
Ama siyasetçiler en zıt rakipleriyle yeniden konuşabiliyorlarsa onların sert dili yüzünden birbirine düşman olan vatandaşlar ne olacaktır?
Mahallede bozulan arkadaşlık?
Aile içindeki kavga?
İşyerindeki husumet?
Siyaset pozisyon değiştirebilir; toplumda oluşturulan nefret ise yıllarca yaşayabilir.
Elbette sorumluluğu yalnız siyasetçiye yüklemek de doğru değildir.
Yurttaş da kendi sözünden ve davranışından sorumludur. Hiçbir siyasi söylem insanın komşusuna düşmanlık etmesinin mazereti olamaz. Vatandaşın sorumluluğu, siyasi aktörlerin eylem ve söylemlerini dikkatle değerlendirmek; değişen şartları öğrenmek ve kendi demokratik tutumunu buna göre yeniden gözden geçirebilmektir. Takım tutar gibi siyasi parti taraftarlığı yapmak yerine her siyasi aktörü sözü, eylemi ve değişen tutumları üzerinden sorgulayabilmek gerekir.
12 EYLÜL’Ü LANETLEMEK YETMEZ
Her 12 Eylül’de darbeyi lanetlemek kolaydır.
Asıl mesele 12 Eylül’e giden toplumsal psikolojinin yeniden oluşmasına izin vermemektir.
Bir ülkenin insanları birbirlerini hain, düşman, satılmış veya yok edilmesi gereken insanlar olarak görmeye başlamışsa tehlike yalnız sokakta değildir.
Zihinlere yerleşmiştir.
Demokratlık yalnız kendi düşüncemizin özgürlüğünü savunmak değildir.
Bizimle taban tabana zıt düşünen insanın hukukunu da savunabilmektir.
Çünkü özgürlük yalnız bizim mahalleye aitse onun adı özgürlük değildir.
Adalet yalnız bizim tarafta olduğunda hatırlanıyorsa onun adı adalet değildir.
Demokrasi yalnız bizim kazandığımız seçimlerde değerliyse onun adı demokrasi değildir.
46 YIL SONRA MESELE HÂLÂ AYNI
Dünya değişti.
Soğuk Savaş geldi ve geçti.
Generaller geldi ve gitti.
Partiler kuruldu.
Partiler kapandı.
Liderler değişti.
İttifaklar değişti.
Ama Türkiye’nin önündeki temel mesele değişmedi:
Bu ülkenin kaderine kim karar verecek?
Cevap bellidir:
DEMOKRASİ VE MİLLET.
Ne Washington.
Ne Moskova.
Ne başka bir başkent.
Ne bir general.
Ne bir terör örgütü.
Ne kendisini millet iradesinin üzerinde gören herhangi bir yapı.
Millet.
Ama bunun için milletin önce birbirine güvenmesi gerekir.
Sağcı sağcı olarak kalsın.
Solcu solcu olarak kalsın.
Muhafazakâr muhafazakâr, sosyalist sosyalist olsun.
İnsanların inancı, düşüncesi ve siyasi tercihi kendilerine aittir.
Kimsenin aynılaşmasına gerek yok; zaten demokratik toplumda bu ne mümkündür ne de gereklidir.
Çünkü Cumhuriyet’in gücü herkesin aynı düşünmesinde değildir.
Birbirinden farklı milyonlarca insanın aynı Cumhuriyet’e sahip çıkabilmesindedir.
Ve 12 Eylül’den 46 yıl sonra belki artık soruyu yalnız siyasetçilere değil; toplumsal ayrışmadan, devlet kurumlarının zayıflamasından ve Türkiye’nin kendi içinde karşı karşıya gelmesinden çıkar sağlayabilecek içerideki ve dışarıdaki tüm güç odaklarına yöneltmek gerekir:
MADEM TÜM İTTİFAKLARA AÇIKTINIZ, MİLLETİ NEDEN KAVGA ETTİRİYORSUNUZ?
Aynı düşünmek zorunda değiliz.
Aynı siyasi görüşü paylaşmak zorunda değiliz.
Aynı hayat tarzına sahip olmak zorunda değiliz.
Ama aynı devletin vatandaşları olarak birbirimizin hukukunu savunmak zorundayız.
Çünkü dışarıdan gelebilecek müdahaleye karşı bir ülkenin ilk savunma hattı yalnız sınırları değildir.
Hukukudur.
Demokrasisidir.
Kurumlarıdır.
Ekonomik ve siyasi bağımsızlığıdır.
Ve hepsinden önce:
Birbirine düşman olmayan milletidir.
12 Eylül’den alınması gereken ders yalnız bir darbeyi mahkûm etmek değildir.
Asıl ders, bir daha hiçbir gücün — içeriden veya dışarıdan — Türkiye’nin farklılıklarını Türkiye’nin zayıflığına dönüştürebileceği bir ortam oluşturmamaktır.
Çünkü aynı düşünmek zorunda değiliz.
Ama birbirimizi düşman görmek zorunda da değiliz.
Ve bütün bu uzun tarihin bize bıraktığı en yalın ders belki de şudur:
CUMHURİYET’İ KORUMANIN YOLU, MİLLETİ BİRBİRİNE DÜŞMAN ETMEMEKTEN GEÇER.
Sabırla okudunuz için teşekkürler..