Yaşadığımız bu dönemde doğruyu söylemek, yanlışları dile getirmek büyük cesaret istiyor. Çünkü doğru söylemenin bir getirisi yok. Eğer gerçeği söylerseniz ya itibarsız hale getiriliyor ya da çeşitli yaptırımlarla karşılaşıyorsunuz. Sadece doğruyu söyleyenlerin susturulmaya çalışıldığı bir ortamda, özgürlük ve adaletten bahsedilebilir mi?
Gerçekleri söylemek, iktidarın hatalı politikalarına yapıcı eleştiriler getirmek, aslına bakılırsa iktidarın işine yarar. Eleştiri, doğru kararların alınması ve hatadan dönülmesi için bulunmaz bir fırsattır. Lakin içinde bulunduğumuz tabloda yönetimin hatalı uygulamalarını ve hukuksuzlukları dile getiren muhalifler sistematik olarak dışlanmaktadır.
Hak, hukuk ve adaletin göz ardı edildiği, özgürlüklerin alabildiğince kısıtlandığı ve korku ikliminin hâkim olduğu bir ülkede; demokratik değerler ve ilkeli siyaset olmaz. Böyle olunca da gerek iktidarda gerekse muhalefette meydan şakşakçılara ve her şeye “eyvallah” diyenlere kalıyor. Zira insanlar, “en güvenli liman, hiçbir şey söylememektir” diye düşünüyor!
Hiçbir toplum yolsuzluklar, yasaklar ve yoksulluk karşısında suskun kalarak sorunlarını çözemez, iyiye ulaşamaz. Bir zamanlar bir slogan vardı: “Susma sustukça sıra sana gelecek!” Bu sloganı atanlara genellikle sol görüşlü olduğu için kızar, tepki gösterirdik! Geçen zaman onları haklı çıkardı. Milletin sustuğu bir ülkede; susmanın ve kaderine boyun eğmenin bedeli çok ağır oluyor.
Nazi karşıtı, Alman ilahiyatçı, Pastor Martin Niemöller'in sözleri bu durumu çarpıcı bir şekilde anlatır: “Önce Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim. Sonra Komünistler için geldiler, sesimi çıkarmadım, çünkü komünist değildim. Daha sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sessiz kaldım. Sonunda benim için geldiklerinde, ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”
“Sessizlik, aslında bir tür suç ortaklığıdır.”
Yazdığım eleştirel yazılar, genellikle yöneticilerin hatalı yönetim tarzına yöneliktir. Ve yıkıcı olmaktan öte yapıcı ve düzenleyicidir. Böyle olmasına rağmen özeleştiriye bile tahammül edemiyorlar.
Eski mahallede birlikte oturduğumuz bazı arkadaşlar ya arkamızdan konuşuyor ya hakaret ediyor ya da selamı sabahı kesiyorlar. Bazıları ise "Sus ve karışma" diyerek, aba altında sopa gösteriyor. Ne yazık ki iktidarlar, hatalı ve yanlış uygulamalarını eleştirenleri sevmiyor. Bu yüzden eleştiriden ders almak yerine eleştireni cezalandırmayı seçiyor!
Hannah Arendt’a göre; “otoriter eğilimlerin güçlendiği siyasi ortamlarda gazetecilik, gerçeklik ile iktidar arasındaki mücadelede taraf olmak” anlamına geliyor. Çünkü toplum olarak en büyük zaafımız, “gerçeklerden değil, o gerçeklerin söylenmesinden rahatsız olmak.” Allah var, gam yok.
Rahmetli arkadaşım, Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi; “İnanmadığım yolda milyonlarla yürüyeceğime, inandığım yolda tek başıma yürürüm.” Ya da “haksız bir dava uğruna sultanlık yapacağıma, gerekirse haklı davada tek başıma yürüyeceğimi söylüyorum.”
Unutulmasın ki hukukun, adaletin, özgürlüğün ve demokrasinin…Gelişimin, değişimin ve dönüşümün kapısı; sessizlik sınırının aşılması ile aralanabilir. Böyle olursa vicdanının sesini, para sesinden üstün tutan… Gerçeklerin peşinde koşan… Haksızlıklara şiddete başvurmadan hukuk çerçevesinde isyan eden, özgür bir toplum haline dönüşebiliriz.
Bir Hikâye
Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur. Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi.
İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:
– Son sözün nedir? Der ki:
– Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır.
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
-Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten kurtulur. Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar: Der ki:
-Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum.
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur...
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:
-Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur... Sıra fizikçiye gelir. Ona da Son sözünü söyle derler. Der ki:
-Ben ne Allah’a inanan bir papazım ne de adalete güvenen bir hâkim. Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.
Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar.
Toplumdaki "düğümler" ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!
Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır.