Tarih tekerrür etmez; fakat milletlerin hafızasına benzer sorular bırakır.
Osmanlı Devleti'nin son iki yüzyılına baktığımızda Mora'nın, Girit'in ve Balkanların kaybını yalnız askerî yenilgilerle açıklayamayız. Milliyetçilik hareketleri, büyük devletlerin müdahaleleri, reform ve özerklik talepleri, ekonomik ve askerî zayıflama birbirini besleyen süreçler hâlinde gelişmiştir. Sonunda Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması'yla Anadolu'nun dahi parçalanmak istendiği noktaya sürüklenmiştir.
Sevr’in yıldönümünde tartışılan “Terörsüz Türkiye” süreci ve bunun hukukî zeminini oluşturması düşünülen “çerçeve yasa”ya tarihî hafızayı bütünüyle dışarıda bırakarak bakamayız.
Bugünün Türkiye'si elbette 19. yüzyıl Osmanlı Devleti değildir. Tarihte hiçbir olay diğerinin bire bir tekrarı olmaz. Fakat kimliklerin siyasallaştırılması, iç meselelerin ulusla arası areneya taşınması, dış güçlerin müdahalesi, silahlı örgütlerin siyasî hedefleri ve devlet egemenliğinin tartışmaya açılması bakımından tarih bize üzerinde düşünülmesi gereken örnekler sunmaktadır.
MORA İSYANININ ULUSLARARASI MESELEYE DÖNÜŞMESİ
Mora İsyanı 1821'de başladı. Mora, Osmanlı Devleti'nin daha sonra defalarca karşılaşacağı bir mekanizmanın erken örneğini oluşturdu .Aynı oyunlar benzer sebepleri oluşturarak devam etti.
Rum milliyetçiliği yalnız Osmanlı Devleti ile Rum tebaa arasındaki bir mesele olarak kalmadı. Avrupa'daki Helen hayranlığı, Rusya'nın Ortodoks siyaseti ve İngiltere, Fransa ve Rusya'nın Doğu Akdeniz'deki çıkarları meseleyi uluslar arası sorun haline getirdi.
1827'de Navarin'de Osmanlı-Mısır donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları tarafından tahrip edilmesi, meselenin artık yalnız Osmanlı'nın iç işi olmadığını açıkça gösterdi.
Sonuçta bağımsız Yunanistan ortaya çıktı.
Mora'nın tarihimize bıraktığı temel soru şudur:
Bir devletin kendi vatandaşlarıyla ilgili meselesi yabancı devletlerin jeopolitik müdahale alanına dönüştüğü zaman, hak meselesi nerede biter, egemenlik meselesi nerede başlar belirsiz hale gelir. Bu belirsizlik devamlı çatışma alanı doğurur.
DEVLETİ BİR ARADA TUTMA ARAYIŞI
1839 Tanzimat Fermanı’nı Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için Mustafa Reşit paşa tarafından hazırlanan, Namık kemal, Şinasi ve Ziya Paşalar tarafından edebi olarak geliştirilip kamuya mal edilen bir ıslahat hareketidir. Osmanlı Devleti’nin iç bünyesi ve dış dinamikler bunu gerektiriyordu. Tanzimat reformunu batılı devletlerin Osmanlı'ya dayatması olarak değerlendirmek eksik olur.
Osmanlı'nın askerî, idarî ve ekonomik sorunları vardı. Bu sorunları akli manada çözme fikri III.Selim’le başlamıştır. II. Mahmud döneminde devam ettirilmiştir. Tanzimat bu modernleşmenin devamıydı.
Tanzimatla; can, mal ve namus güvenliği, vergilerin belirli esaslara bağlanması ve askerlik düzeninin yeniden oluşturulması hedefleniyordu. Tanzimat aynı zamanda farklı din ve topluluklardan oluşan Osmanlı tebaasını yeni bir hukuk düzeni içerisinde bir arada tutma arayışıydı.
Fakat Osmanlı'nın karşısındaki tarihî güç yalnız kendi iç sorunları değildi. Avrupa’da
Milliyetçilik çağı başlamıştı.
EŞİTLİKTEN ULUSLARARASI MÜDAHALEYE
1856 Islahat Fermanı'na gelindiğinde Avrupa devletlerinin etkisi Tanzimat'a göre çok daha belirgindi.
Kırım Savaşı sonrasındaki uluslararası ortamda Osmanlı'nın Hristiyan tebaasının hukukî durumu Avrupa diplomasisinin önemli meselelerinden birine dönüşmüştü.
Gayrimüslimlerin devlet hizmetine girmeleri, eğitim ve mahkemelerdeki durumları, din ve mezhep ayrımının kaldırılması gibi hükümler getirildi. Halbuki Osmanlı tebaasındaki her vatandaş devlet hizmetine alınıyor bakanların %70.i yakını gayrı Müslimlerden oluşuyordu. Enderun’dan yetişen gayrı müslim çocukları Osmanlı bürokrasisini oluşturuyordu. Bu rağmen batı azınlık hakları diye dayatıyordu. Aynen bu günkü Kürt sorunu denilen yapay sorun gibi.
Halk diline bunun “gâvura gâvur demenin yasaklanması” şeklinde yansıması hukuki düzenlemenin kaba bir özetidir.
Burada hukuk önünde eşitlik ilkesine itiraz edilemez.
Fakat asıl soru başkadır:
Osmanlı vatandaşının hukukunu Osmanlı Devleti mi belirleyecektir, yoksa yabancı devletler belirli toplulukların hamiliğini üstlenerek Osmanlı'nın iç işlerine müdahale hakkı mı elde edecektir?
Rusya Ortodoksların, Fransa Katoliklerin hamiliğini öne çıkarırken İngiltere de kendi stratejik çıkarları doğrultusunda Osmanlı coğrafyasındaki gelişmelere müdahil oldu.
Buna karşılık Anadolu'nun yoksul Türkmen’inin, Alevi topluluklarının veya Balkanlarda saldırıya uğrayan Müslümanların sorunları Avrupa diplomasisinde aynı ölçüde karşılık bulmadı.
Demek ki mesele yalnız insan hakları değildi.
Hak söylemi ile büyük devletlerin çıkar siyaseti iç içe yürüdü. Bu günde farklı değildir.
1876: EŞİTLİK DE VAR, DEVLETİN BÖLÜNMEZLİĞİ DE
1876 Kanun-ı Esasi’yi Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mithat Paşalar hazırladı. Dış baskılar İmparatorlukta baş gösteren ayrılıkçı milliyetçi unsurlar Osmanlı aydınında Millet-i hakime’nin Türk unsurunu idrak vesilesi oldu. Anayasanın birinci maddesi Osmanlı ülkesini “yekvücud” kabul ediyor ve hiçbir sebeple ayrılık kabul etmeyeceğini belirtiyordu.[1]
Aynı anayasanın 8. maddesi Osmanlı tabiiyetinde bulunan herkesi din ve mezhep farkı gözetmeden “Osmanlı” sayıyor; 17. maddesi ise kanun önünde eşitlik ilkesini benimsiyordu.[1] Fakat meclise giren Rum milletvekili Boşo “ Ben Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyım” diyordu.
Osmanlı'nın ilk anayasası iki temel ilkeyi birlikte savunuyordu:
Vatandaşların eşitliği ve devletin bölünmezliği.
Müslüman, Hristiyan ve Yahudi aynı anayasal düzen içerisinde yaşayacak; farklı topluluklar mecliste temsil edilecekti.
Fakat anayasal eşitlik Balkan milliyetçiliklerini durduramadı.
Çünkü bazı milliyetçi hareketlerin hedefi artık yalnız “eşit Osmanlı vatandaşı olmak” değildi.
Hedef kendi siyasî egemenliklerini kurmaktı. Şimdi acaba PKK. Kendi siyasi emellerinden vazgeçti mi acaba ? Bu mümkün mü?
REFORMDAN ÖZERKLİĞE, ÖZERKLİKTEN KOPUŞA
Girit bu tarihî sürecin üzerinde özellikle durulması gereken örneklerinden biridir.
Önce reform talepleri vardı. Sonra mesele uluslar arası arenaya taşındı. Büyük devletler devreye girdi. Özerklik geldi.
Fakat özerklik son durak olmadı.
Girit sonunda Osmanlı egemenliğinden çıktı ve Yunanistan'a bağlandı.
Ayrılıkçı siyasî hedef devam ediyorsa kardeşlik vs. lafları nihai çözüm değildir.
Girit örneği buna bir güzel örnektir.
BALKANLAR VE UNUTULAN TÜRK DRAMI
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Berlin Antlaşması ve ardından gelişen Balkan milliyetçilikleri imparatorluğun çözülmesini hızlandırdı.
1912-1913 Balkan Savaşları'na gelindiğinde mesele artık yalnız kültürel hak değildi.
Topraktı. Egemenlikti. Sınırdı.
Osmanlı Devleti yalnız toprak kaybetmedi. Yüz binlerce Müslüman ve Türk yerlerinden edildi, öldürüldü veya Anadolu'ya göç etmek zorunda bırakıldı.
Kemal Karpat'ın nüfus, göç ve Balkan milliyetçilikleri üzerine çalışmaları, bu büyük demografik dönüşümün Osmanlı'nın son dönemini ve Cumhuriyet Türkiye'sinin toplumsal yapısını anlamak bakımından önemini ortaya koymaktadır.[2]
Fahir Armaoğlu'nun siyasî tarih çalışmaları ise büyük devletlerin Osmanlı coğrafyasındaki mücadelesini uluslararası güç dengeleri içerisinde değerlendirmemize imkân vermektedir.[3]
MESELE ARTIK HAK DEĞİL TOPRAKTI
10 Ağustos 1920'de Osmanlı Devleti'nin önüne Sevr konuldu.
Sevr'i Tanzimat'ın veya Islahat Fermanı'nın doğrudan sonucu olarak göstermek tarihî bakımdan doğru değildir. Zamanın şartlarına göre Osmanlı toplumu yıkıma evrildi.
Bu arada ,Osmanlı-Rus savaşları, Balkan milliyetçilikleri, ekonomik bağımlılık, büyük devletlerin paylaşım politikaları, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı'nın yenilgisi vardır.
Fakat yaklaşık yüz yıllık Şark Meselesi'nin sonunda gelinen nokta düşündürücüdür.
Başlangıçta Osmanlı Devleti'nden belirli topluluklara reform ve hak isteyen büyük devletler, 1920'de artık Osmanlı coğrafyasının nasıl paylaşılacağını tartışmaktadır.
Mesele artık hak değildi.
Topraktı ve egemenlikti.
Millî Mücadele'nin tarihî anlamı burada ortaya çıktı.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Sevr'e karşı başka bir imparatorluk kurmaya çalışmadılar.
Bağımsız ve millî bir devlet kurdular. Enver Paşa ve ekibi Osmanlı dev eti büyüklüğünde bir Turan hayali için mücadele verdi. Atatürk gerçekçiydi. Türk’ün bağımsızlığı için mücadele etti.
Lozan bu mücadelenin uluslararası hukuk belgesidir.
BİLGE KAĞAN'DAN CUMHURİYET'E
Türk devlet düşüncesinin kökleri Cumhuriyet'ten çok daha eskidir.
Orhun Yazıtları'nda Türk kağanlarının devlet kuruculuğu anlatılırken:
“Başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm.”[4]
ifadesi kullanılır.
Fakat bu ifadenin arkasındaki iki kavram daha önemlidir:
İl ve töre.
İl, siyasî teşkilatlanmayı ve devleti; töre ise, bu devletin hukuk ve düzenini ifade eder.
Türk devlet anlayışında devletin görevi; ilini tutmak, töresini korumaktır.
Modern devlet dilinde bunun karşılığı:
Egemenlik ve hukuktur.
Cumhuriyet'in “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi de millî devlet anlayışının temelidir.
“KÜRT SORUNU” MU, PKK SORUNU MU?
Bugün tartışmanın düğümlendiği noktalardan biri “Kürt sorunu” kavramıdır.
Ben daha önce yayımladığım çalışmalarımda Kürt kimliği, Kürtçe adı verilen dilin oluşumu ve bu meselenin tarihî-siyasî arka planı hakkındaki görüşlerimi ayrıntılı biçimde ortaya koydum. Bu makalede aynı tartışmayı tekrar etmeyeceğim.
Buradaki sorumuz farklıdır:
Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu mesele etnik bir sorun mudur, yoksa silahlı örgüt ve egemenlik sorunu mudur?
Benim cevabım açıktır:
Kürt vatandaşla bizim bir sorunumuz yoktur. Türkiye'nin PKK sorunu vardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün vatandaşları hukuk önünde eşittir.
Fakat PKK, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı onlarca yıl silahlı faaliyet yürütmüş bir örgüttür.
Bu iki kavramın birbirine karıştırılması, PKK'nın siyasî taleplerinin bütün Kürt vatandaşların talepleriymiş gibi sunulması yanlıştır.
Milyonlarca vatandaşın siyasî iradesi silahlı bir örgütün tekeline bırakılamaz.
Prof. Dr. Birgül Ayman Güler'in kamu yönetimi, yerelleşme, bölgeselleşme ve üniter devlet üzerine görüşleri bu tartışma bakımından önemlidir.[5]
Güler'in üzerinde durduğu temel meselelerden biri, bölgeselleşme politikalarının etnik siyasetle birleştiğinde üniter devlet üzerinde yaratabileceği sonuçlardır. Nitekim Güler, bölge yönetiminin federal yapılanmaya, etnik temelli siyasetin ise millet bütünlüğünün parçalanmasına dönüşebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Yerel yönetim başka şeydir.
Etnik temelde bölgesel siyasî egemenlik başka şeydir.
Kültürel farklılık başka şeydir.
Federasyon başka şeydir.
Bu kavramları birbirine karıştırdığımız anda idarî düzenleme tartışmasından çıkar, devletin kuruluş yapısını tartışmaya başlarız.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın dahi Suriye için federalizmi reddederek merkezî devlet içinde bütünleşmeyi savunması dikkat çekicidir. Barrack, ABD'nin geçmişte Irak ve Suriye'de oluşturduğu yarı özerk Kürt yapılarını ‘parçalanmış federalizm’ olarak nitelemiş ve bu politikanın Ortadoğu'yu ‘Balkanlaştırdığını’ söylemiştir. Öyleyse aynı tarihî coğrafyada Türkiye'ye etnik temelli federasyon, özerklik veya egemenlik paylaşımı önerilmesinin hangi gerekçeyle savunulabileceği ayrıca sorgulanmalıdır.” Zaten Terörist başı da aynı anlama gelen laflar söylemiştir.
Fakat Üniter Devlet yapısını tahrip edecek ikinci dil bahsinde ısrarcı olmaları nihai amaçlarını ifade etmektedir.
ÜNİTER DEVLET, FEDERASYON VE DİL
Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir.
Federal devlette merkezî devlet ile federe birimler arasında anayasal olarak belirlenmiş bir yetki paylaşımı bulunur. Üniter devlette ise devlet egemenliği tektir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 3. maddesi:
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
hükmünü taşımaktadır.[6]
Üstelik Anayasa'nın 4. maddesine göre 3. madde değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Anayasa'nın 6. maddesi de egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını hükme bağlamaktadır.
Dolayısıyla etnik temelde federe devlet veya ayrı bir siyasî egemenlik alanı oluşturulması Türkiye'nin mevcut anayasal kuruluş düzeniyle bağdaşmaz.
Yerel yönetimlerin idarî yetkilerinin tartışılması başka şeydir. Fakat bu yetkilerin ayrılıkçı hedeflere yönelmesi af edilemez. Diyarbakır belediyesinin Kürtçe tabela kullanması ve Personelin Kürtçe öğrenmeye zorlanması vs. gibi.
Egemenlik etnik veya bölgesel temelde paylaşılamaz..
Aynı ayrımı dil konusunda da yapmak gerekir.
Vatandaşın ana dil olarak kabul ettiği dili konuşması, öğrenmesi ve kültürünü yaşatması başka şeydir; devletin ortak kamusal dilinin yanında etnik coğrafyaya dayanan ikinci bir resmî dil düzeninin kurulması başka şeydir.
Üstelik Anayasa'nın 42. maddesi, Türkçeden başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamayacağını ve öğretilemeyeceğini açıkça hükme bağlamaktadır. Yabancı dil öğretimi ve yabancı dille eğitim ise ayrıca kanunla düzenlenmektedir.
Dolayısıyla kavramları birbirinden ayırmalıyız:
Kültürel dil hakkı başka, devlet dili başka; yabancı dil öğretimi başka, etnik temelde ikinci resmî eğitim dili başka; yerel yönetim başka, federe egemenlik başkadır.
Çerçeve yasa tartışılırken bu anayasal sınırlar özellikle korunmalıdır.
ÇERÇEVE YASA: ADINA DEĞİL SONUCUNA BAKALIM
Bugün “çerçeve yasa” adı altında tartışılan düzenlemeye de bu tarihî ve anayasal birikim içerisinden bakmak gerekir.
Terörün sona ermesini kim istemez?
Bir tek askerimizin, polisimizin veya vatandaşımızın daha ölmemesi hepimizin ortak arzusudur.
Fakat silahlı örgütün silah bırakması devlete verilmiş bir taviz değildir.
Silah bırakmak hukuk düzeninde zaten olması gereken durumdur.
Asıl soru şudur:
Silah bırakmanın karşılığında devlet ne vermektedir?
Eğer mesele silahlı örgütün kendisini gerçekten feshetmesi, silahlarını teslim etmesi ve şiddete bulaşmamış kişilerin hukuk içerisinde topluma kazandırılmasıysa bunun şartları ayrıca tartışılabilir.
Fakat silahlı mücadele sonucunda PKK. Hendeklere tıkılmış yenilmiştir. Bu yenilgi karşısında örgüt kendisini feshetmiştir. Buna rağmen Terör örgütü başını muhatap alarak yasa hazırlamak anlaşılır değildir. Terör örgütünün silah bırakma karşılığında anayasal veya siyasî tavizler gündeme geliyorsa mesele değişir. Taviz Türk Devlet geleneğine yakışmaz.
Türkiye'nin üniter yapısı, egemenliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve ortak devlet dili herhangi bir silahlı örgütle yapılacak pazarlığın konusu olamaz.
DEVLET KENDİ KATİLİNİ AFFEDER Mİ?
Çerçeve yasa tartışmasının en hassas noktalarından biri af meselesidir.
Suçları birbirinden ayırmak gerekir.
Silah kullanmamış bir örgüt mensubunun durumu ile insan öldürmüş, bombalama gerçekleştirmiş, asker, polis veya sivillerin ölümüne doğrudan katılmış kişinin durumu aynı değildir.
Devlet hukuk düzeni içerisinde belirli suçlar hakkında af veya ceza politikası belirleme yetkisine sahiptir.
Fakat burada ahlakî ve hukukî bir sınır vardır:
Devlet kendisine karşı işlenmiş bazı suçları bağışlayabilir; fakat öldürülen vatandaşının yaşam hakkını siyasî pazarlığın bedeli hâline getirmemelidir.
Öldürülen asker, polis ve siviller yalnız devletin kayıp hanesine yazılmış rakamlar değildir; geride hakları ve hukukları korunması gereken aileler bırakmışlardır.
Devletin barışı arama yükümlülüğü kadar mağdurun hukukunu koruma yükümlülüğü de vardır.
Bu nedenle devleti yıkmaya yönelik silahlı faaliyet ile vatandaşlara karşı işlenen ağır şiddet suçları siyasî pazarlığın konusu yapılmamalıdır.
BARIŞ KİMİNLE YAPILIR?
“Barış” kavramını da doğru kullanmak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti ile PKK iki devlet değildir.
Ortada birbirine denk iki egemen devlet arasında yapılmış bir savaş yoktur.
Bir tarafta egemen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, diğer tarafta bu devlete karşı silahlı faaliyet yürütmüş bir örgüt vardır.
Dolayısıyla iki devlet arasındaki “barış” modelini buraya taşımak kavramları tersine çevirebilir.
Devlet hukuk düzenini hâkim kılar; silahlı örgüt silah bırakır ve tasfiye olur. Örgütle pazarlık yapılmaz.
Bundan sonra şiddete karışmamış insanların topluma kazandırılması hukuk içerisinde değerlendirilebilir.
Ama egemenlik müzakere edilmez.
MORA'DAN BUGÜNE TARİHİN SORDUĞU SORULAR
Mora bugünkü Türkiye değildir.
Girit bugünkü Güneydoğu Anadolu değildir.
PKK da 19. yüzyıl Balkan milliyetçi hareketlerinin bire bir tekrarı değildir.
Fakat tarihî olayların aynı olmaması, tarihî mekanizmaları karşılaştırmamıza engel değildir.
Sorularımız şunlardır:
Bir iç mesele uluslar arası arenaya taşınıyor mu?
Etnik kimlik siyasî egemenlik talebine dönüştürülüyor mu?
Yabancı devletler ve uluslararası güç merkezleri meseleyi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda kullanıyor mu?
Silahla gerçekleştirilemeyen siyasî hedeflerin hukuk yoluyla elde edilmesi amaçlanıyor mu?
Yerelleşme, bölgeselleşme, federasyon veya ikinci resmî dil taleplerinin nihai siyasî hedefi nedir?
PKK. Mensupları ve sempatizanları ideal ve hedeflerinden vazgeçtiler mi?
Mora'yı, Girit'i, Balkanları ve Sevr'i yaşamış bir milletin bu soruları sorması tarihî paranoya değildir.
Tarihî hafızadır.
İL TUTULUR, TÖRE KORUNUR
Osmanlı Devleti Mora'yı kaybetti.
Girit'i kaybetti.
Balkanları kaybetti.
Sonunda önüne Sevr konuldu.
Türk milleti Sevr'i kabul etmedi.
Millî Mücadele verdi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu.
Bugün geçmişin bire bir tekrarını yaşamıyoruz. Fakat devletlerin geçmişlerinden ders alma yükümlülüğü vardır.
Çerçeve yasa da bu tarihî bilinçle değerlendirilmelidir.
Terör sona ersin.
Silahlar kayıtsız ve şartsız bırakılsın.
Yalnız PKK adı değil, örgütün Türkiye'de ve Türkiye dışında devam eden bütün silahlı yapılanmaları tasfiye edilsin.
Şiddete bulaşmamış insanların topluma dönüşü hukuk içerisinde değerlendirilsin.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısı, egemenliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü ve ortak devlet dili hiçbir siyasî pazarlığın konusu yapılmasın.
İnsan öldüren, bombalama yapan, asker, polis ve sivillerin ölümünden sorumlu olanların durumu “barış” kelimesinin arkasında görünmez hâle getirilmesin.
Devletin merhameti olabilir.
Devletin hukuk içerisinde uzlaşma yolları olabilir.
Ama devletin kendi varlığından vazgeçme hakkı yoktur.
Bilge Kağan'ın devlet anlayışının özüyle:
İl tutulur, töre korunur.
Cumhuriyet'in diliyle:
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Mora'dan Girit'e, Balkanlardan Sevr'e ve bugünün çerçeve yasa tartışmalarına uzanan tarihin bize bıraktığı en önemli ders budur.
KAYNAKLAR
[1] Kânûn-ı Esâsî (1876), md. 1, 8, 17 ve 18; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, “1876 Kânûn-ı Esâsî”.
[2] Kemal H. Karpat, Balkanlar'da Osmanlı Mirası ve Milliyetçilik, Timaş Yayınları.2.baskı., İstanbul.2012.
[3] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789–1914).Türk Tarih Kurumu.Ankara.1997.
[4] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul. 1995.
[5] Birgül Ayman Güler. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları; ayrıca üniter devlet, bölgeselleşme ve etnik siyaset üzerine makaleleri.
[6] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, md. 3, 4, 6 ve 42; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi.
[7] Zafer Toprak. Türkiye'de Yeni Hayat. İnkılap ve Travma .1.Baskı.1908–1928. Doğan Kitap, İstanbul.2017.
11Temmuz 2025’te New-York’taki Forein Press Center toplantısında yaptığı konuşma.