Bir arkadaşım, hakkında çıkarılan gerçek dışı ve kötü niyetli söylentiler nedeniyle yaşadığı üzüntüyü şöyle dile getiriyordu: “Hocam, hakkımda çıkarılan fesatça dedikodular beni çok üzüyor; uyku düzenim bile bozuldu.”
İnsan, hakkında söylenenlerden hiç etkilenmeyebilir mi? Elbette hayır. Üzülmek, öfkelenmek ve kendini anlatma ihtiyacı duymak son derece insani tepkilerdir. Asıl mesele, başkalarının söylediklerinden hiç etkilenmemek değil; bu olumsuzluğu nasıl yöneteceğimizi öğrenmektir.
1. Dışarıdaki Gürültü mü, İçerideki Vicdan mı? Öncelikle kendimize şunu hatırlatabiliriz: “Vicdanen rahatım. Ben kim olduğumu, ne yaptığımı ve ne yapmadığımı biliyorum.”
İnsanların konuşmasını bütünüyle engelleyemeyiz. Herkesin zihnine girip hakkımızdaki yanlış düşünceleri düzeltemeyiz. Başkalarının ne düşündüğü onların dünyasıdır; bizim asıl sorumluluğumuz kendi sözümüz, davranışımız ve vicdanımızdır. Vicdanımız rahatsa, kontrol edemediğimiz dış seslerin hayatımız üzerindeki hükmünü de azaltabiliriz. Gerisi, yalnızca rahatsız etmesine izin verdiğimiz ölçüde etkili olan bir gürültüdür.
2. Bizi Olaylardan Çok, Onlara Verdiğimiz Anlam Yorar: Hakkımızda söylenenlerin bizi üzmesi doğaldır; ancak bu sözlerin zihnimizde ne kadar büyüyeceğini büyük ölçüde onlara yüklediğimiz anlam belirler.
“Başkaları böyle söylüyorsa herkes böyle düşünüyordur”, “Adım tamamen lekelendi” ya da “Bunu mutlaka herkese açıklamalıyım” biçimindeki düşünceler, söylentinin kendisinden çok daha yorucudur. Oysa kendimize şunu söyleyebiliriz: “Başkalarının ne söylediğini kontrol edemem; fakat söylenenlerin iç dünyamda ne kadar yer kaplayacağına ben karar verebilirim.” Ruhsal özgürlük; her şeyi değiştirebilmek değil, değiştiremeyeceğimiz şeylerin üzerimizdeki etkisini azaltabilmektir.
3. “Neden?” Sorusundan “Ne Yapabilirim?” Sorusuna: “Neden benim hakkımda böyle konuştular?”, “Niçin bunu yaptılar?” gibi sorular bizi haklı çıkarabilir; fakat çoğu zaman çözüme ulaştırmaz. Tam tersine, aynı olayın etrafında dönüp durmamıza ve ruhsal olarak tükenmemize yol açar. Haklı çıkmak bir stres nedenidir; stresin ruhsal yönden olumsuz etkilemesi kaçınılmaz.
Geçmişe ve soruna takılıp kalmak yerine geleceğe ve çözüme yönelmek gerekir: “Şimdi ne yapabilirim?”, “Nasıl davranırsam kendimi koruyabilirim?”
“Neden?” geçmişi sorgular; “Nasıl?” ise geleceğin yolunu açar. Zihnimiz soru-cevap yöntemiyle çalışır; sorduğumuz soru alacağımız cevabın rengini belirler. Örneğin: "Burada aklına güvendiğim profesyonel biri olsaydı nasıl davranırdı?" sorusu bizi tepkisel olmaktan çıkarıp yapıcı bir zemine taşır.
4. Her Söylentiye Cevap Vermek Gerekmez. Hayat, başkalarının yanlış algılarını tek tek düzeltmeye çalışmak için fazlasıyla kısadır. Her dedikodunun peşinden koşmak, enerjimizi bize kötülük yapanların yönetimine bırakmaktır.
Bazen açıklama yapmak, sınır koymak ve gerçeği ortaya koymak gerekir. Özellikle söylenti kişinin ailesine, işine veya itibarına somut zarar veriyorsa sessiz kalmak doğru olmayabilir. Buradaki temel ölçütümüz şudur: “Bu söz yalnızca bir gürültü mü, yoksa hayatıma somut zarar veren bir saldırı mı?” Gürültüyse mesafe koymak; zarara dönüşmüşse sakin, belgeli ve ölçülü bir karşılık vermek en isabetli yoldur.
5. Kendi Yolunda Yürümeye Devam Etmek: Engel olamayacağımız asılsız söylentiler her zaman çıkabilir. Fakat bütün enerjimizi başkalarının zihnindeki yanlışlıkları düzeltmeye harcarsak, kendi hayatımızı yaşamaya gücümüz kalmaz.
Üzülmek mümkündür, öfkelenmek de… Fakat orada kalmak zorunda değiliz. Son olarak kendimize şunu söyleyebiliriz: “Ben kim olduğumu biliyorum. Gerekli yerde gerçeği söyler, gerekli yerde sınırımı koyarım. Değiştiremeyeceğim sözlerin peşinden koşmak yerine, değiştirebileceğim hayatıma yönelirim. Vicdanım netse kendi yolumda yürürüm; gerisi yalnızca dışarıdaki gürültüdür.