DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Demokratik Sivil Siyaset ve Hukuk Devletinin İflası

Bir ülkenin asıl kaybı ve iflası, parasını kaybetmesi değil; yolsuzluklar dahil, kayıplarını önleyecek kurumlarını, hesap soracak siyasetini ve adaleti sağlayacak hukukunu kaybetmesidir!

Bir ülkenin asıl kaybı ve iflası, parasını kaybetmesi değil; yolsuzluklar dahil, kayıplarını önleyecek kurumlarını, hesap soracak siyasetini ve adaleti sağlayacak hukukunu kaybetmesidir!

En az iki yıldır bilindiği ileri sürülen ve 16 Eylül’de patlak veren FON VURGUNU, Türkiye’nin yalnızca finansal risklerini değil, siyasal sisteminin yapısal sorunlarını da bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.

Son 3 yılda astronomik değer artışlarıyla toplam büyüklüğü 12,7 trilyon TL’ye ulaşan yatırım fonları piyasasında, büyüklüğü 1,1 trilyon TL’yi bulan yedi portföy yönetim şirketine (PYŞ) bağlı 131 fonun tasfiyesi; 455.768 tekil yatırımcının doğrudan etkilenmesi, başta Borsa İstanbul olmak üzere 6,5 milyon insanın maruz kaldığı belirtilen 4,5 trilyon TL’lik değer kaybı, Merkez Bankası rezervlerinde 17 milyar $'lık erime, 7 milyar $'lık yabancı çıkışı ve ödeme zincirinde meydana gelen kırılmalarla birlikte değerlendirildiğinde, karşımızdaki tablonun sıradan bir piyasa krizinden ibaret olmadığı anlaşılacaktır.

Üstelik bunlar, meselenin ölçülebilen ekonomik sonuçlarıdır. Asıl tehlike, bütün bu sonuçları önlemesi gereken siyasal ve hukuksal mekanizmaların neden işlevsiz kaldığıdır.
Çünkü bir sistem, yalnızca ürettiği sonuçlarla değil, yanlışları önleme, ortaya çıkarma ve sorumlularından hesap sorma kapasitesiyle değerlendirilir.

İKİ YÜZYILLIK HEDEF, YİRMİ BEŞ YILLIK SAPMA!
Yaklaşık iki yüzyıldır, farklı rejimler ve siyasal tercihler üzerinden, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedefleyen bir dönüşüm hikâyesi yaşıyoruz.

Meşrutiyet, cumhuriyet, millî egemenlik, çok partili demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve çoğulculuk… Bütün bunlar, yalnızca yönetim biçimlerini değiştiren kavramlar değildir. Aynı zamanda iktidarın sınırlandırıldığı, yurttaşın hak sahibi olduğu, kurumların kişilerin üzerinde bulunduğu ve toplumun kendi geleceğini belirleyebildiği bir siyasal düzenin yapı taşlarıdır.

Ancak burada önemli bir sorunla karşılaşıyoruz: Bu dönüşümün kurumsal çerçevesini oluşturmakta ilerlerken, onu taşıyacak ekonomik, toplumsal ve kültürel kapasiteyi aynı ölçüde geliştiremedik.

Dolayısıyla modernleşme projemizin itici gücü, uzun süre toplumun organik taleplerinden çok, devlet seçkinlerinin tercihleri oldu. Kurumlar inşa edildi ama bu kurumları kişisel iradelerden bağımsız yaşatacak toplumsal ve siyasal kültür yeterince kökleşemedi.

Son yirmi beş yılda ise devletçi vesayet mekanizmalarını kırmak, çevreyi merkeze taşımak ve cumhuriyetin toplumsal meşruiyetini "makbul" vatandaşlıkla güçlendirmek iddiasıyla iktidara gelen siyasal anlayışın, aynı tarihsel sorunu başka biçimde yeniden ürettiğine tanık olduk.

Devleti toplumun hizmetine sunmak yerine, toplumu ve siyaseti devletin imkânlarına bağımlı hâle getiren düzen değişmedi; yalnızca bu imkânlara erişen aktörler değişti.

Devletin sağladığı statüler, roller, imtiyazlar ve kamu kaynakları üzerinden servet edinme imkânları, siyasal rekabetin önüne geçti. Demokrasi, ortak sorunlara çözüm üretme süreci olmaktan uzaklaşırken iktidarı elde etmenin ve elde tutmanın aracına dönüştü.

Böylece muasır medeniyet hedefimizin yerini, seçilmiş kişilerin iradesine göre şekillenen bir düzen aldı.

PARTİLER VAR, SİYASET YOK!
Fon vurgunun siyasal yansımalarında karşımıza çıkan bazı tepkiler, bu dönüşümün anlaşılması bakımından son derece öğreticidir.

Sorunun nasıl ortaya çıktığını, hangi kurumların neden görevini yapamadığını ve kimlerin hangi sorumlulukları taşıdığını sorgulamak yerine, “Bunu Reis’e nasıl yaparsınız?”, “Erdoğan’ı kim kızdırdı?” gibi kişiselleştirilmiş tepkilerin öne çıkması; hatta paranın geri getirilmesine ilişkin siyasi açıklamaların hukuki sorumluluk ve denetim süreçlerinin önüne geçmesi, sorunun zihinsel boyutunu gösteriyor.

Burada mesele herhangi bir kişinin niyeti hakkında hüküm vermek değildir. Mesele, devletin işleyişinin kişiler üzerinden açıklanması ve kurumsal sorumluluğun kişisel sadakatin gölgesinde kalmasıdır.

Demokratik düzende partiler, toplumun farklı kesimlerinin taleplerini siyasete taşıyan, alternatif programlar üreten ve iktidarı denetleyen kurumlardır. Kişiselleşmiş düzende ise partiler, tek bir kişinin meşruiyetini güçlendiren veya onun kararlarına mazeret üreten yapılara dönüşebilir.

Partilerin bulunduğu ama siyaset üretilemeyen, seçimlerin yapıldığı ama iktidarın etkili biçimde denetlenemediği, hukukun var olduğu ama herkese eşit uygulanmadığı bir düzende demokrasinin yalnızca biçimi kalır; özü aşınır.

Üstelik kamu kaynaklarının servet üretme aracına dönüşmesi, iktidarla muhalefet arasındaki ayrımı da aşındırır. Birbirlerine karşı mücadele eden aktörler, devletin imkânlarından yararlanma söz konusu olduğunda benzer davranış kalıpları geliştirebilirler.

Üzüm üzüme baka baka kararır!

Bu nedenle mesele, yalnızca iktidarın yanlışlarını sıralamak veya muhalefetin eksiklerini göstermek değildir. Asıl mesele, siyasal aktörleri benzer davranışlara yönelten düzeni değiştirebilmektir.

ÇÖZÜM, DAHA FAZLA KİŞİSEL İKTİDAR DEĞİL!
Fon vurgunun ekonomik sonuçları ağır olabilir. Fakat bu sonuçları ortadan kaldırmak adına alınacak önlemler, aynı zamanda siyasal sistemin daha da kişiselleşmesine yol açarsa, bugünkü krizi aşarken yarının daha büyük krizlerini hazırlamış oluruz.

İhtiyacımız olan, daha güçlü kişilere değil, daha güçlü kurumlara dayanan bir devlettir.

Finansal piyasalarda bağımsız ve etkili denetim; kamu yönetiminde şeffaflık; yargıda tarafsızlık; Mecliste gerçek denetim; siyasi partilerde demokratik işleyiş; kamu kaynaklarının kullanımında hesap verebilirlik…

Bunlar birbirinden bağımsız reform başlıkları değildir. Hukuk devletinin ve demokratik sivil siyasetin birlikte çalışmasını sağlayan ortak kapasitenin parçalarıdır.

Bir ülkede yanlış kararların bedeli yurttaşlara yükleniyor, sorumluların kim olduğu belirsizleşiyor ve çözüm arayışları kişilerin iradesine bağlanıyorsa, ekonomik istikrar da kalıcı olamaz. Çünkü sermayenin, emeğin ve toplumsal güvenin ihtiyaç duyduğu şey, yöneticilerin iyi niyetine duyulan umut değil, kuralların öngörülebilirliğidir.

YANAŞMA DÜZENİNDEN YURTTAŞLIK BİLİNCİNE!
Belki de en zor soru şudur: Yüzyıllardır karşılaştığı sorunları çözmek için kurumları ve kuralları değiştirmek yerine, mevcut sisteme yanaşmanın yollarını öğrenmiş bir toplumun başka seçeneği var mıdır?

Elbette vardır. Fakat bunun yolu, yalnızca yöneticileri değiştirmekten geçmez.
Yurttaşın devletten ayrıcalık değil hak talep etmesi, siyasetçinin sadakat değil hesap verebilirlik üretmesi, kurumların kişilere değil hukuka dayanması ve toplumsal taleplerin kişisel ilişkiler üzerinden değil demokratik siyaset aracılığıyla karşılanması gerekir.

Demokratik sivil siyaset, yalnızca sandığa gitmek değildir. Sandıkla gelen iktidarın sınırlandırılması, yurttaşın haklarının korunması ve iktidarın barışçıl yollarla değiştirilebilmesi demektir.

Hukuk devleti de yalnızca kanunların bulunması değildir. Kanunların iktidarı da bağlaması, kuralların kişilere göre değişmemesi ve herkesin eylemlerinin hukuki sonuçlarıyla yüzleşebilmesidir.

Türkiye'nin ihtiyacı, yeni bir kurtarıcı değil; kurtarıcılara ihtiyaç bırakmayacak bir sistemdir.

Fon vurgunu bize yalnızca paranın nasıl kaybedilebildiğini göstermedi. Kurumların, kuralların ve hesap verebilirliğin zayıfladığı bir düzende, ekonomik güvensizliğin nasıl siyasal ve toplumsal bir krize dönüşebileceğini de gösterdi.

Artık önümüzde iki seçenek var: Ya kişilerin iradesine bağımlı, kamu kaynakları etrafında kümelenen ve her krizde yeni bir kurtarıcı bekleyen düzeni yeniden üreteceğiz ya da iki yüzyıldır ulaşmaya çalıştığımız hedefin gerçek anlamını kavrayacağız.

Muasır medeniyet, güçlü insanların yönettiği bir ülke değil; en güçlü insanın bile hukukla sınırlandığı bir ülkedir.

Demokratik sivil siyaseti ve hukuk devletini yeniden inşa etmek, yalnızca bir yönetim tercihi değil, Türkiye'nin geleceğini belirleyecek tarihsel bir zorunluluktur.
Çünkü mesele artık kimin devleti yöneteceği değil, devletin hangi kurallarla yönetileceğidir!

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
10.10.2026
Bu makale 164 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Arama Yap!