Kimse kusura bakmasın…
Bazı gerçekleri, belli toplumsal kesimlerin sübjektif algılarını rahatsız etme pahasına konuşmak gerekir. Çünkü hakikatin ölçüsü, siyasi aidiyetlerimizin psikolojisi değildir.
Bir meseleyi konuşurken hiç değilse tarihsel arka planına, siyasi ve sosyolojik süreçlere göz atmadan gündem olan problemi doğru tespit edemez ve isabetli analizler yapamayız. Aksi halde siyasi polemiklerin magazinleştirme tuzağına düşmüş oluruz...
Bugün Türkiye’de CHP’nin maruz kaldığı hukuksuzlukları ve muhalefeti bile dizayn etmek çabalarını görmezden gelmek mümkün değildir.
Son yıllarda ortaya çıkan tablo maalesef ki; evrensel hukuk ilkelerini, demokratik siyasi rekabeti ve adalet duygusunu ciddi bir biçimde örseleyen hoyratça uygulanan siyaset mühendisliği görüntüsü vermektedir.
Yargının siyasallaştığına dair kaygılar, sadece muhalefetin propagandası değil; devlet-toplum ilişkilerinde hissedilen yapısal bir güven krizinin farklı toplum kesimlerine yansımasıdır.
Fakat tam da burada, Türkiye’nin kronikleşmiş hukuk-demokrasi açmazı veya açığını görebilmek için daha zor ama daha dürüst bir cümle kurmak zorundayız:
Bugün maruz kaldıkları hukuksuzluk ikliminin oluşmasında, tarihsel arka planına baktığımızda CHP’nin ve temsil ettiği siyasal geleneğin de ciddi sorumlulukları vardır.
Evet…
1950’ye kadar yaşanan birçok sert uygulama; genç cumhuriyetin rejim inşası süreci, dönemin uluslararası koşulları ve önceki yüzyılın travmalarının sonucu olarak devletin bekasına dair reflekslerle kısmen açıklanabilir.
Ancak özellikle 1950/1960 sonrası dönemde CHP’nin önemli bölümü, hukuk ve demokrasi ile devlet ideolojisi arasında tercih yapmak zorunda kaldığında çoğu zaman devleti, bürokratik vesayeti ve “rejimi koruma refleksini” tercih etti.
Toplumun ağırlıklı olarak "taşrada-çevrede" yaşayan geniş kesimlerinin siyasal taleplerini anlamak yerine, onları çoğu zaman “irtica”, “karşı devrim”, “potansiyel tehdit”, “tehlikeli çoğunluk” gibi ideolojik kavramlarla okudular.
Zorunlu olarak devlet eliyle yürütülen çağdaşlaşma projesi zamanla rasyonel bir modernleşme hedefinden çıkıp, sorgulanamaz siyasal dogmalara dönüştü.
İşte en büyük hata da burada yapıldı.
Çünkü modernleşme; toplumu dönüştürmeye çalışırken toplumu aşağılayan, iten-kakan bir dile dönüştüğü anda hiç bir millet değişimi içselleştiremez, rejim siyasal ve sosyolojik meşruiyet üretmez, sadece toplumsal tepkiler üretilir.
Türkiye’nin taşrasında yaşayan, rejimin sosyo-politik kurgusu ve kültürel olarak dışlandığını hisseden, yıllarca merkezin kibriyle karşılaşan milyonlar; siyaseti yalnızca temsil talebi olarak değil, aynı zamanda tarihsel rövanş alabilecekleri devlet gücünü ele geçirme aracı olarak görmeye başladılar.
Sonrasında ne oldu?
"Davamız" adı altında tepkisellik ve rövanş alma motivasyonunu başarılı bir siyasal projeye dönüştürenler, çok arzu ettikleri o devlet gücünü ele geçirdiler. Bir dönem devletin merkezinde bulunanların kullandığı hoyrat yöntemler, bu kez el değiştirmiş oldu.
Dünün mağdurları, devlet gücünü ele geçirince; hukuku, bürokrasiyi ve devlet imkanlarını aynı hoyratlıkla bu kez "vesayet odağı" dedikleri eski merkeze karşı yönelttiler.
Türkiye’de mesele hiçbir zaman gerçek anlamda demokratik hukuk devleti kurmak olmadı. Çünkü; hukuk ve demokrasinin nesnel koşulları ve sosyolojinin organik süreçlerini bu toplum hiç yaşamadı ki...
Maalesef mesele, sadece devlet sopasını kimin tutacağı meselesine indirgendi.
İşte Türkiye’nin asıl ve büyük trajedisi budur.
Bir taraf uzun yıllar “devleti toplumdan koruma” psikolojisiyle hareket etti.
Diğer taraf ise iktidara gelince “devleti ele geçirme” ve rövanş alma psikolojisine savruldu.
Farkında olmalısınız; her iki tarafta siyasal meşruiyetlerinin kaynağı saydıkları o psikolojik gerekçelerin unutulmasına bile izin vermiyorlar. "Cumhuriyet değerlerini savunan Atatürk'ün partisi"yle ve "vesayetçi sistem" tespit ve şikayetleri karşılıklı rövanş duygularını tahkim etmeye devam ediyorlar.
Oysa ki hukuk; rövanş aracı haline geldiği anda hukuk olmaktan çıkar.
Adalet, sadece kendi mahallesine çalıştığında artık adalet olmaz, devletin sopasına dönüşür.
Bugün gelinen noktada Türkiye’nin ihtiyacı; ne eski vesayetçi reflekslerin geri dönülmesi, ne de yeni dönemin rövanşist çoğunlukçu tahakküm anlayışının kalıcı hale gelmesidir.
Türkiye’nin ihtiyacı; devleti ideolojik kabilelerin ganimet savaşı olmaktan çıkaracak, demokratik hukuk devletini tahkim edecek yeni bir siyasal vizyon ve akıldır.
Çünkü artık anlamış olmamız gerekiyor ki, devletin sopası el değiştirdiğinde demokrasi gelmiyor, hukuk gelmiyor.
Sadece mağdur ile muktedirler yer değiştirmiş oluyor. İşte eninde sonunda bir ülkede yalnızca aktörler değişiyor, zihniyet değişmiyorsa; o toplum sürekli yeni gerilimler, sosyolojik fay hatları üretmeye mahkum kalıyor.
Biz ve bizde önceki nesiller sosyolojik kaderimiz olarak bu siyasal mahrumiyet ve mahkumiyeti iliklerine kadar yaşadı. Bedelini de canıyla, kanıyla ödedi...
Şimdi ki tarihi ve vicdani sorumluluğumuz ise; çocuklarımıza ve geleceğimize bu mahrumiyet ve mahkumiyet mirasını bırakmamak; bu maksatla referanslar olarak AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASİ gibi temel değerleri rehber edinmektir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi