"KRİZ TELLALLIĞI YAPMAK EKONOMİYE SABOTAJDIR"
R.T. ERDOĞAN
ASIL TESPİT;
YOLSUZLUKLAR, GELECEĞİMİZE SABOTAJ DÜZENLEMEKTİR!
Haftalardır bütün Türkiye’yi derinden sarsan, toplumsal değerlerimizi ve ortak aidiyetlerimizi aşındıran fon vurgunlarını konuşuyoruz. İlk planda doğal olarak ekonomik kayıplara, astronomik kazançlara, şüpheli işlemlere ve kriminal vakaların şaşırtıcı yaygınlığına odaklanıyoruz. Ancak yaşadığımız hadisenin gerçek büyüklüğünü yalnızca kaybedilen paralarla ölçmeye kalkarsak, asıl felaketin ne olduğunu anlamakta gecikiriz.
Çünkü bazı yolsuzluklar yalnızca bugünün kaynaklarını tüketmez; yarının imkânlarını, toplumun adalet duygusunu ve bir ülkenin kendisini yeniden üretme kapasitesini de ortadan kaldırır.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın, ihracatçılarla yaptığı toplantıda, “Kriz tellallığı yapmak ekonomiye sabotajdır” mealindeki açıklaması, meselenin vahametini kavramak yerine kamuoyundan sükûnet bekleyen bir yaklaşımın ifadesidir. Oysa bütün kurum ve kuralların siyasal iradeye bağımlı hâle geldiği bir düzende, sorumluluğun büyüklüğüyle orantılı bir hesap verme yükümlülüğü de vardır.
Sayın Cumhurbaşkanı, ekonomiye asıl sabotajı yapanlar, yolsuzluk iddialarını gündeme getirenler değil; bu iddiaların ortaya çıkmasını önleyemeyen, ortaya çıktıktan sonra da etkili ve bağımsız denetim mekanizmalarıyla hesap sorulmasını sağlayamayan düzenin aktörleridir!
Elbette ekonomik istikrar önemlidir. Elbette doğrulanmamış iddialarla panik yaratmak, finansal sistemi gereksiz yere sarsmak doğru değildir. Fakat yolsuzlukları konuşmakla yolsuzlukların kendisini birbirine karıştırmak, teşhisi hastalıkla özdeşleştirmekten başka bir şey değildir.
Asıl sabotaj, toplumu uyaranların sesinde değil; uyarılara rağmen işlemeyen denetim mekanizmalarında, hesap vermeyen güç odaklarında ve hukukun herkese eşit uygulanmasını engelleyen düzenin kendisinde aranmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, yetkiyi merkezileştirmek kadar, o yetkinin doğurduğu sonuçların hesabını vermek de yönetmenin ayrılmaz bir parçasıdır.
PARANIN ÖTESİNDE, TOPLUMUN GELECEĞİ YAĞMALANIYOR!
Karşı karşıya olduğumuz meselenin ekonomik boyutu kadar, hatta uzun vadede ondan daha önemli olan bir toplumsal boyutu var.
Bir ülkede çalışmak, üretmek, öğrenmek, yenilik yapmak ve liyakat göstermek yerine; doğru çevrelere yaklaşmanın, siyasal himaye edinmenin ve kamu kaynaklarına erişmenin zenginleşmenin kestirme yolu olduğuna inanılmaya başlanırsa ne olur?
İnsanların emekle elde edilebileceklerine inandıkları gelecek ellerinden alınır. Gençlerin yeteneklerini geliştirme motivasyonu zayıflar. Girişimcilik, üretim ve yenilikçilik yerini ilişki yönetimine, imtiyaz arayışına ve rant paylaşımına bırakır. Toplumun ortak yetenek havuzu, verimlilik üreten bir kaynak olmaktan çıkar; ayrıcalıklı azınlıkların tükettiği bir imkâna dönüşür.
İşte bu nedenle yolsuzluk, yalnızca kamu parasının özel servete aktarılması değildir. Aynı zamanda toplumsal hareketliliğin, fırsat eşitliğinin ve gelecek kuşakların hayat kurma imkânlarının gasp edilmesidir.
Demokratik toplumların en önemli özelliklerinden biri, bireylerin ve toplumsal kesimlerin meşru yollarla yükselme, statülerini değiştirme ve yeteneklerini hayata geçirme imkânına sahip olmasıdır. Bu yatay ve dikey geçişkenlik kanalları tıkandığında, insanlar sisteme duydukları güveni kaybeder. Adaletin yerini ayrıcalık, liyakatin yerini sadakat, başarının yerini himaye aldığında ise toplumsal sözleşme sessizce çözülmeye başlar.
YANAŞMA DÜZENİ, YALNIZCA EKONOMİYİ DEĞİL, AHLAKI DA ÇÜRÜTÜR!
Son yıllarda üretim, yenilikçilik ve katma değer yaratma iddiasıyla ortaya çıkan kimi aktörlerin, başarılarını kamu kaynaklarına ve ayrıcalıklı ilişkilere erişim üzerinden büyütmeleri, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir meseledir.
Burada sorun, belirli bir siyasi görüşe mensup insanların varlığı değildir. Sorun, herhangi bir görüşün mensubiyetini hukukun üzerinde bir ayrıcalığa dönüştürmektir.
Devlet cihazını çoğulcu toplumsal dinamiklerin önünü açmak yerine sivil girişimleri bastırmak, rekabeti daraltmak ve kendisine yakın çevreleri korumak için kullanırsanız, bir süre sonra yalnızca muhaliflerin değil, “bizim mahallenin çocukları”nın da ahlaki savrulmasına zemin hazırlarsınız.
Çünkü denetlenmeyen güç, sahibinin ideolojik kimliğine göre ahlaklı hâle gelmez. İnsanın ihtiraslarını sınırlayan hukuk ve hesap verebilirlik yoksa, dün adaletsizliğe karşı mücadele ettiğini söyleyenler, bugün aynı imtiyazların yeni sahiplerine dönüşebilir.
“Şimdi sıra bizde” anlayışı, geçmişin mağduriyetlerini geleceğin ayrıcalıklarına dönüştürmenin bahanesidir. Böylece değişen yalnızca kazananlar olur; adaletsizliğin kendisi varlığını sürdürür.
Yanaşma düzeninin en büyük başarısızlığı, yalnızca kaynakları yanlış dağıtması değil, yanlış davranışları ödüllendiren bir toplumsal ahlak üretmesidir.
Bu düzen içerisinde dürüstlük, safdillik; liyakat, engel; hukuk ise aşılması gereken bir bürokratik ayrıntı gibi görülmeye başlanır. Toplumun değerler hiyerarşisi altüst olur. Başarıyla ayrıcalık, cesaretle pervasızlık, girişimcilikle kamu imkânlarını istismar etmek arasındaki sınırlar silikleşir.
Sonunda toplum, ortak kurallara güvenini kaybeder. Sosyolojinin anomi kavramıyla açıkladığı bu durum, yalnızca kuralsızlık değil, ortak normların bağlayıcılığını yitirmesidir. İnsanlar neyin doğru olduğunu bilmedikleri için değil, doğru davranmanın artık bir anlam taşımadığına inandıkları için kurallardan uzaklaşırlar.
ÇÖZÜM, SESSİZLİKTE DEĞİL; HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNDEDİR!
Böylesine derin bir sorunun çözümü için mucizevi reçetelere ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan, insanın ihtiraslarını tanıyan; gücü sınırlayan; kamusal kaynakları denetleyen ve ortak hayatın kurallarını herkes için bağlayıcı kılan bir devlet anlayışıdır.
İnsanlık tarihi, iyi niyetin tek başına yeterli olmadığını defalarca göstermiştir. Nörolojinin ve davranış bilimlerinin ortaya koyduğu gerçekler de insanın ödül, çıkar ve statü arayışından bağımsız düşünülemeyeceğini hatırlatıyor. Mesele, insanın kusursuz olmasını beklemek değil; kusurlarının topluma verebileceği zararı sınırlayan kurumlar inşa etmektir.
Bu nedenle ihtiyacımız olan, kişilerin ahlaki üstünlüğüne dayanan bir yönetim değil; kişilerin niyetlerinden bağımsız olarak işleyen bir hukuk düzenidir.
Bağımsız yargı, etkili denetim, şeffaf kamu harcamaları, liyakate dayalı atamalar, özgür basın, gerçek rekabet ve hesap verebilir yönetim, demokratik hukuk devletinin birbirinden ayrılamayacak unsurlarıdır. Bunlar ekonomik kalkınmanın önünde duran engeller değil, kalkınmanın güvenilir ve sürdürülebilir olmasının şartlarıdır.
Kamu kaynaklarına erişimin ayrıcalık olmaktan çıkarılması, yolsuzluk iddialarının bağımsız biçimde soruşturulması ve sorumluların kimliklerine bakılmaksızın hukuk önünde hesap vermesi, güvenin yeniden kurulmasının başlangıcıdır.
Toplumdan sükûnet istemek kolaydır. Zor olan, o sükûneti mümkün kılacak adaleti tesis etmektir.
Unutmayalım: Ekonomik kayıplar telafi edilebilir; sermaye yeniden biriktirilebilir. Fakat bir toplumun adalet duygusu aşınır, gençleri emekle yükselme umudunu kaybeder ve dürüstlük bir dezavantaj hâline gelirse, kaybedilenleri yerine koymak çok daha uzun zaman alır.
Yolsuzluk, bugünün servetini çalarken yarının imkânlarını da çalar. Yanaşma düzeni, bugünün ayrıcalıklarını dağıtırken geleceğin liyakatini yok eder. Hukuksuzluk ise bütün bunları mümkün kılan zemini hazırlar.
Bu yüzden mesele, kriz tellallığı yapıp yapmamak değildir. Mesele, ülkenin geleceğini kimlerin, hangi kurallarla ve kimin hesabına yönettiğidir.
Türkiye’nin ihtiyacı, yolsuzlukların konuşulmadığı yapay bir sükûnet değil; yolsuzlukların mümkün olmadığı bir kurumsal düzendir.
Geleceğimize yönelik sabotajı durdurmanın yolu, gerçeği susturmaktan değil, hukuku yeniden devletin ve siyasetin üzerine çıkarmaktan geçiyor.
Çünkü demokratik hukuk devleti yalnızca bugünün adaletini sağlamaz; yarının Türkiye’sini kurabilecek insanların, yeteneklerin ve umutların da güvencesidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü