Mesele Bir Kişi Değil, Türkiye'nin Kurumsallaşma Sorunudur
Bu sabah kamuoyu, Ahbap Derneği Başkanı Haluk Levent hakkında yürütülen soruşturma ve kamuoyuna yansıyan ağır iddialarla uyandı. Soruşturmanın hukuki boyutu elbette bağımsız yargının konusudur ve herkes gibi Haluk Levent de kesinleşmiş bir yargı kararı verilinceye kadar masumiyet karinesinden yararlanır.
Fakat siyaset bilimi açısından asıl tartışılması gereken konu, tek tek kişilerden çok daha büyük bir meseledir.
Asıl soru şudur:
Türkiye neden hemen her alanda "kişilere güvenen", fakat "kurumlara güveni inşa edemeyen" bir ülke görünümü vermektedir?
Bugün kamuoyu iki farklı ihtimal arasında bölünmüş durumdadır.
BİRİNCİ İHTİMAL; sivil toplumun güçlenmesini istemeyen otoriter eğilimlerin, toplumsal dayanışmanın sembolü hâline gelen bir yapıyı etkisizleştirmek istemesidir.
İKİNCİ İHTİMAL ise çok daha derin ve düşündürücüdür.
Eğer iddiaların herhangi bir bölümü doğru çıkarsa, bu yalnızca bireysel bir hata olmayacaktır.
Bu durum, Türkiye'de kamu kurumlarından sonra sivil toplum kuruluşlarının da yeterince kurumsallaşamadığını gösterecektir.
Çünkü güçlü kurumlarda sistem kişiler üzerine kurulmaz.
Sistem; görev tanımlarına, çok katmanlı denetime, bağımsız iç kontrole, şeffaf muhasebeye ve hesap verebilir yönetime dayanır.
Kurumsallaşmanın temel ilkesi şudur:
İyi insanlar hata yapmayabilir; fakat iyi kurumlar hata yapılmasını zorlaştırır.
Sosyal psikoloji bize insanların büyük kitleler tarafından güvenilir kabul edilmeye başladıklarında "ahlaki dokunulmazlık" algısı oluşturabildiklerini göstermektedir.
Bu durum literatürde "halo etkisi" olarak adlandırılır.
Bir kişinin geçmişte yaptığı büyük iyilikler, insanların daha sonraki davranışlarını sorgulama eğilimini zayıflatabilir.
Oysa demokratik toplumlarda güvenin konusu kişiler değil, kurumlardır.
Modern devletlerin en büyük başarısı da budur.
Kim yönetime gelirse gelsin sistemi değiştiremez.
Kim görev alırsa alsın denetlenebilir.
Kim ne kadar seviliyor olursa olsun hesap verebilir.
İşte tam bu noktada Ahbap tartışması yalnızca bir dernek tartışması olmaktan çıkmaktadır.
Asıl mesele Türkiye'nin kurumsallaşma kapasitesidir.
Yıllardır kamu yönetiminde eleştirdiğimiz kişiselleşme eğilimi acaba sivil toplumda da mı görülmektedir?
Yardım faaliyetleri bir kişinin vicdanı üzerine mi kurulmuştur, yoksa kurumsal mekanizmalar üzerine mi?
Bağımsız denetim mekanizmaları gerçekten etkin midir?
Kararlar kolektif biçimde mi alınmaktadır?
Risk yönetimi çalışmakta mıdır?
Yönetim kurulları gerçek anlamda denetim yapabilmekte midir?
İşte cevap bekleyen sorular bunlardır.
Siyaset bilimi açısından gelişmiş demokrasiler yalnızca güçlü devletlerden oluşmaz.
Aynı zamanda güçlü üniversiteler, güçlü meslek kuruluşları, güçlü vakıflar, güçlü dernekler ve güçlü sivil toplum örgütlerinden oluşur.
Ancak bu kurumların ortak özelliği "iyi insanların yönetmesi" değildir.
Ortak özellikleri, kötü yönetim ve niyetleri bile sınırlayabilecek kurumsal mekanizmalara sahip olmalarıdır.
Çünkü modern demokrasiler güveni insanların karakterine değil, kurumların işleyişine inşa eder.
Bugün yaşanan tartışma sonunda yargı nasıl bir karar verirse versin, Türkiye'nin çıkaracağı en önemli ders şu olmalıdır:
Toplumların geleceği kahramanlar üzerine değil, kurumlar üzerine kurulmalıdır.
Kahramanlar gelir geçer. Liderler değişir. İktidarlar değişir. Muhalefet değişir.
Fakat güçlü kurumlar ayakta kaldığı sürece toplum da ayakta kalır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz hâlâ iyi insan arayan bir toplum muyuz, yoksa artık bunun yanında iyi kurumlar inşa etmeyi öğrenebilecek kadar demokratik olgunluğa ulaşabilecek miyiz?
Çünkü Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, daha fazla kahraman değil; daha fazla kurumsallaşmadır.
Unutmayalım ki, Demokratik hukuk devleti, sadece iyi insanların değil; kötü ihtimalleri bile yönetecek kadar güçlü kurumların rejimidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü