Bilinci oluşturan kök sebepleri aramadan toplumsal davranışı açıklayabilir miyiz?
Bazen bir makale üzerine başlayan fikir teatisi, yazılmış makalenin sınırlarını aşarak hepimizin üzerinde yeniden düşünmesi gereken daha büyük bir soruyu önümüze koyar.
Geçtiğimiz günlerde, Sefa YÜRÜKEL'in “Siyasal İslam’ı İktidara Getiren Toplumun Sosyolojik Anatomisi: Ümmet Bilincinden Yurttaşlık Bilincine Geçemeyen Bir Toplumda Demokrasinin İmkânsızlığı” başlıklı bir makale üzerine yaptığım kısa değerlendirmede, meselenin yalnızca “toplumsal bilinç” veya “siyasal bilinç” üzerinden açıklanmasının eksik kalacağını ifade etmiştim.
Bilinç elbette önemlidir.
Fakat asıl soru şudur:
O bilinci üreten nedir?
Bu soruyu sormadan, bilinci bağımsız ve kendiliğinden oluşmuş bir toplumsal gerçeklik veya "bilimsel olgu" gibi ele almak; sonucu sebep yerine koyma riskini taşır.
Nitekim muhatabımın verdiği cevap, tartışmayı tam da olması gereken yere taşıdı. Bilincin ekonomik koşullardan, sınıfsal ilişkilerden, eğitimden, tarihsel deneyimlerden, kültürel yapılardan ve içinde yaşanılan maddi gerçekliklerden bağımsız oluşamayacağını kabul ederek, meselenin “bilinç mi, maddi koşullar mı?” ikilemine indirgenemeyeceğini ifade etti.
Bence muhatabımın bu cevabi kabulü, yalnızca söz konusu makalenin geliştirilmesi açısından değil, toplum ve siyaset üzerine yaptığımız bütün değerlendirmeler açısından son derece önemlidir.
Çünkü insanı anlamadan toplumu, toplumu anlamadan da siyaseti anlamamız mümkün değildir.
İnsan tarihin dışında yaşamaz.
İnsan dünyaya geldiğinde boş bir zihne sahip olabilir; fakat asla boş bir dünyaya doğmaz.
Bir aileye, bir kültüre, bir ekonomik düzene, bir coğrafyaya, bir tarihsel hafızaya, bir dil dünyasına ve belirli kurumların içine doğar.
Daha sonra bütün bu çevresel şartlarla etkileşerek kendi zihinsel dünyasını kurar.
Bu nedenle insanın düşünce biçimini yalnızca “kişisel tercih” olarak değerlendirmek çoğu zaman yanıltıcıdır.
İnsanın korkularının bile bir tarihi vardır.
Aidiyetlerinin bir tarihi vardır.
Otoriteye bakışının bir tarihi vardır.
Özgürlük anlayışının, mülkiyet algısının, adalet duygusunun ve hatta “iyi toplum, sevap-günah" tasavvurunun bile bir oluşum süreci vardır.
Buradan hareketle, herhangi bir toplumun bugünkü siyasal davranışını anlamaya çalışırken yalnızca bugünün seçim sonuçlarına, siyasal tercihlerine veya söylemlerine bakmak yeterli değildir.
Bugünkü davranışın arkasında dünün deneyimleri, onun arkasında da daha eski tarihsel süreçler vardır.
İşte antropoloji, tarih ve sosyoloji tam da bu nedenle birbirinden koparılamaz.
Bilinç sonuçtur; fakat bir süre sonra sebebe dönüşür.
Burada son derece önemli bir paradoksla karşılaşıyoruz.
Toplumsal bilinç, büyük ölçüde maddi ve tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıkar.
Fakat ortaya çıktıktan sonra artık yalnızca bir “sonuç” değildir.
Sebep olarak kendi sonuçlarını da üretmeye başlar.
Belirli bir toplumsal bilinç belirli siyasal tercihleri besler.
Siyasal tercihler belirli iktidar ilişkileri yaratır.
İktidar ilişkileri kurumları şekillendirir.
Kurumlar ekonomik ve sosyal hayatı yeniden düzenler.
Yeni ekonomik ve sosyal şartlar ise toplumun bilincini bir daha yeniden biçimlendirir.
Böylece başlangıç ile sonuç sürekli yer değiştirir.
SEBEP SONUCU, SONUÇ DA SEBEBİ ETKİLER.
Toplum dediğimiz şey biraz da böyle bir geri besleme sistemidir.
Bu nedenle “her şey maddi şartların sonucudur” diyerek ne insanın iradesini yok sayabiliriz ne de “her şey insanların düşüncelerinden ibarettir” diyerek maddi gerçekliği görmezden gelebiliriz.
Gerçek hayat, bu iki alanın sürekli etkileşiminden oluşur.
"Toplum böyle düşünüyor” demek sorularımıza aradığımız cevap olarak yetmez.
Sosyal bilimlerde en kolay yapılan hatalardan biri, gözlenen davranışı "bağımsız olgu" gibi açıklama olduğunu zannetmektir.
“Bu toplum muhafazakârdır.”
“Bu toplum otoriterdir.”
“Bu toplum yurttaşlık bilincine ulaşamamıştır.”
“Bu toplum demokrasi kültürünü içselleştirememiştir.”
Bütün bunlar ilk bakışta birer tespit olabilir.
Ama henüz açıklama değildir.
Çünkü gerçek açıklama, hemen ardından şu soruyu sorar:
Neden?
Neden böyle bir toplum oluşmuştur?
Neden insanlar devletten haklarını koruyan bir kurumdan çok, kendisini koruyan bir otorite olarak söz etmektedir?
Neden birey ile devlet arasındaki ilişki çoğu zaman hak ve özgürlükler üzerinden değil, sadakat ve himaye üzerinden kurulmaktadır?
Neden modern yurttaşlık bilinci bazı toplumlarda güçlü biçimde gelişirken bazı toplumlarda etnisite, cemaat, tarikat, aşiret, mezhep, hemşehrilik veya başka aidiyet biçimleri siyasal davranış üzerinde daha etkili olabilmektedir?
Bu soruların cevabını yalnızca “bilinç” kavramının içinde arayamayız. Çünkü bilinç de bir organik süreçlerin "tarihsel üretimidir."
"Zihniyet devrimi şart" diyerek bir zihni değiştirmek istiyorsanız önce onu üreten dünyanın değişkenlere bakmalıyız.
İşte burada “DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK” meselesi, siyasal ve sosyolojik analiz açısından da hayati bir önem kazanıyor.
Doğru düşünmek yalnızca bilgi sahibi olmak değildir.
Bir olgunun görünen yüzü ile kök sebepleri arasındaki isabetli bağlantıyı kurabilmektir.
Önce gözlem yaparız.
Sonra veri toplarız.
Ardından muhakeme ederiz.
Fakat muhakemenin gerçek sınavı burada başlar:
Gördüğümüz şey gerçekten sebep midir, yoksa daha derinlerdeki süreçlerin sonucu mudur?
Toplumun bugünkü davranışını doğrudan “toplumsal ve siyasal bilinç” ile açıklamak, eğer bilincin nasıl oluştuğunu araştırmıyorsak, bizi tam da bu noktada yanıltabilir.
Bir toplumun zihinsel kodlarını değiştirmek istiyorsak, yalnızca o kodlarla mücadele etmek yetmez.
O kodları üreten eğitim sistemine, ekonomik ilişkilere, devlet-toplum ilişkisine, hukuk düzenine, kültürel yapılara, tarihsel travmalara ve kurumsal alışkanlıklara da bakmak gerekir.
Çünkü zihinsel dönüşümün toplumsal altyapısı vardır.
DEMOKRASİ YALNIZCA SANDIKTA BAŞLAMAZ
Bu perspektif bizi demokrasi meselesinde de daha derin bir noktaya götürür.
Demokrasiyi yalnızca seçim yapmak olarak görürsek, toplumsal bilincin önemini abartabilir veya yanlış yerde arayabiliriz.
Oysa demokrasi, bireyin kendisini devlet karşısında bir “tebaa” değil, hak sahibi bir "yurttaş" olarak görebilmesini gerektirir.
Fakat yurttaşlık bilinci yalnızca anayasal bir tanımlama ve normatif düzenlemelerle üretilemez.
Bunun için bireyin ekonomik ve hukuki açıdan özerkleşmesi, hukukun güvenilir bir kurum hâline gelmesi, eğitimin eleştirel düşünmeyi geliştirmesi, devletin yurttaşa karşı sorumluluklarının kurumsallaşması ve toplumun kendi örgütlenme kapasitesinin gelişmesi gerekir.
Başka bir ifadeyle:
Yurttaşlık bilinci yalnızca anlatılarak değil, toplumsal dinamikler yaşanılarak öğrenilir.
İnsan kendisini hukuk karşısında güvende hissediyorsa hukuka inanır.
Kendi iradesinin kurumlar üzerinde etkili olduğunu görüyorsa katılım kültürü geliştirir.
Devletin kendisini koruyan değil, kendisine hesap veren bir kurum olduğunu deneyimliyorsa devlet algısı değişir.
Dolayısıyla demokrasi kültürü de bir “zihin kodu” olmaktan önce uzun bir kurumsal ve tarihsel deneyimin sonucudur.
TARİHİ BUGÜNDEN GERİYE DOĞRU OKUMAK
Belki de en büyük metodolojik hatamız, bugünkü toplumu bugünün kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktır.
Oysa bugünü anlamak için bazen geriye doğru uzun bir yolculuğa çıkmak zorundayız.
İnsanın doğayla ilişkisine…
Toplulukların oluşumuna…
İktidarın ortaya çıkışına…
Din, devlet ve toplum ilişkilerinin tarihine…
Üretim biçimlerinin değişimine…
Şehirleşmeye…
Sanayileşmeye…
Modernleşmeye…
Bireyin ortaya çıkışına…
Nihayetinde modern yurttaşlığın doğuşuna…
Çünkü insanlık tarihi, yalnızca iktidarların ve savaşların tarihi değildir.
Aynı zamanda insanın kendisini nasıl tanımladığının tarihidir.
“Ben kimim?”
“Biz kimiz?”
“Devlet nedir?”
“Toplum nedir?”
“Bireyin hakkı nedir?”
“Meşru iktidar nedir?”
“Adalet nedir?”
Bu sorulara verilen cevaplar değiştikçe toplumların siyasal yapıları da değişmiştir.
ASIL İHTİYACIMIZ OLSAN ŞEY; ORGANİK DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK
Bütün bunlardan sonra benim için asıl mesele artık “bilinç mi maddi gerçeklik mi?” sorusu değildir.
Bu soru zaten yanlış kurulmuş bir sorudur.
Asıl mesele, insanı ve toplumu parçalarına ayırmadan düşünebilmektir.
Antropolojiyi tarihten, tarihi sosyolojiden, sosyolojiyi ekonomiden, ekonomiyi kültürden, kültürü de insanın zihinsel dünyasından koparmamak…
Çünkü bunların tamamı aynı hayatın farklı yüzleridir.
İnsan çevresini değiştirir.
Çevresi insanı değiştirir.
İnsan kurumlar kurar.
Kurumlar insan davranışlarını biçimlendirir.
Toplum değerler üretir.
Ürettiği değerler daha sonra toplumun kendisini yeniden üretir.
İşte biz bunların bütününe "organik süreçler" diyebiliriz.
Kanaatimce bugün siyaset üzerine konuşurken en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur:
Parçaları birbirinden koparmadan "organik süreçlerle" düşünmek.
Çünkü herhangi bir toplumsal olgunun yalnızca bize görünen yüzünü açıklamak, yanlış olmak zorunda değildir.
Ancak çoğu zaman eksik olacaktır.
Oysa hakikate biraz daha yaklaşmak istiyorsak, görünenin arkasındaki görünmeyeni; bugünün arkasındaki dünü; bilincin arkasındaki maddi gerçekliği ve davranışın arkasındaki tarihsel süreci aramak zorundayız.
Belki de gerçek muhakeme tam burada başlıyor: Sonucu görmekle yetinmeyip, sonucu doğuran süreci aramak.
Nihayetinde şunu kabul etmek: İnsanın varoluşsal hikâyesini anlamadan toplumsal bilinci; toplumsal bilinci anlamadan siyasal davranışı;
siyasal davranışı anlamadan da bir rejimin neden ve nasıl ortaya çıktığını anlayamayız.
Çünkü toplumlar yalnızca düşündükleri şeylerden ibaret değildir.
Toplumların tarihi aynı zamanda, neyi neden, nasıl düşündüklerinin de tarihidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü