Cumhuriyet'i kutlamak yetmez; vaatlerini ne ölçüde gerçekleştirdiğimizi de sorgulamalıyız.
Bugün, 29 Ekim 2026. Cumhuriyetimizin ilanının üzerinden 103 yıl geçti; 104. yılına giriyoruz. Her yıl olduğu gibi bugün de büyük bir coşkuyla Cumhuriyet Bayramı'mızı kutluyoruz. Bu coşku haklıdır. Çünkü Cumhuriyet, tarihimizin en önemli siyasal dönüşümlerinden biridir.
Ancak Cumhuriyet'i anlamak, yalnızca kuruluşunu yüceltmekle sınırlı kalamaz. Cumhuriyet'in hangi tarihsel ihtiyaçlardan doğduğunu, hangi değerleri esas aldığını ve bu değerleri ne ölçüde hayata geçirebildiğini de sorgulamak zorundayız.
Çünkü bir siyasal rejimin büyüklüğü, yalnızca ilan ettiği ilkelerle değil, o ilkeleri toplumun ortak hayatında ne ölçüde gerçekleştirebildiğiyle ölçülür.
Daha önceki bazı yazılarımda da ifade ettiğim gibi, Cumhuriyet yarım kalmış bir projedir. Bu tespit, Cumhuriyet'in tarihsel önemini küçümsemek veya kurucu değerlerini tartışmasız bir kutsallık alanına hapsetmek için değil; tam tersine, Cumhuriyet'in vaat ettiği insani ve toplumsal hedefleri ciddiye aldığımız için yapılmalıdır.
CUMHURİYET'İN EN BÜYÜK VAADİ: MİLLÎ EGEMENLİK
"Cumhuriyet değerleri" hiyerarşisinin en üstünde, egemenliğin kaynağının millette olduğu ilkesi bulunur.
Monarşide egemenlik bir hanedanın, teokratik yönetim anlayışlarında ise ilahî bir meşruiyet iddiasının kaynağına bağlanabilir. Cumhuriyet ise siyasal meşruiyetin kaynağını millette arar. Hiç kimse, yalnızca doğduğu aile, sahip olduğu servet, mensup olduğu toplumsal kesim veya ileri sürdüğü kutsallık iddiası nedeniyle başkaları üzerinde doğuştan gelen bir yönetme hakkına sahip değildir.
Bu ilkenin doğal sonucu, eşit yurttaşlıktır.
Her birey, yalnızca insan ve yurttaş olması nedeniyle hak sahibidir. Temel hak ve özgürlüklerden yararlanmak, hukuk karşısında eşit muamele görmek, yetenekleri ölçüsünde gelişmek ve fırsat eşitliğinden yararlanmak; Cumhuriyet'in tamamlanması gereken temel vaatleridir.
Dolayısıyla Cumhuriyet, yalnızca devlet başkanının seçimle belirlenmesi veya monarşinin kaldırılması değildir. Cumhuriyet, siyasal iktidarın kaynağını değiştirdiği kadar, iktidarın sınırlarını ve vatandaşın devlet karşısındaki konumunu da değiştirmeyi gerektirir.
Asıl mesele, egemenliğin kime ait olduğundan ibaret değildir; egemenliğin kim tarafından, hangi kurallarla ve kimin yararına kullanıldığıdır.
PEKİ, EGEMENLİĞİN KULLANIMINDA MİLLET NEREDE?
Cumhuriyet'in ilanıyla egemenliğin kaynağı konusunda tarihsel ve erdemli bir tercih yapılmıştır. Peki, bu tercihin gerektirdiği siyasal, hukuki ve toplumsal düzeni kurabildik mi?
Seçimlere katılmak, sandıkta oy kullanmak ve yönetimi belirli aralıklarla değiştirebilmek elbette çok önemlidir. Ancak demokrasi, yalnızca seçim gününden ibaret değildir. Seçimlerin özgür ve adil olması; vatandaşın bilgiye erişebilmesi; farklı görüşlerin örgütlenebilmesi; yargının bağımsızlığı; iktidarın denetlenebilmesi ve temel hakların güvence altında bulunması gerekir.
Sandık, millî egemenliğin vazgeçilmez araçlarından biridir; fakat tek başına yeterli değildir.
Çoğunluğun desteğini alan bir iktidar da hukukla bağlıdır. Kamu gücü, seçim kazanmış olmayı sınırsız yetki belgesi sayamaz.
Devletin kaynakları, iktidarı elinde bulunduranların ganimeti değil, bütün toplumun ortak varlığıdır.
İşte Cumhuriyet'in yarım kalan tarafı, egemenliğin kaynağına ilişkin ilkeyle egemenliğin kullanımında ortaya çıkan gerçeklik arasında oluşan o geniş mesafede aranmalıdır.
Türkiye'nin farklı dönemlerine baktığımızda, bu sorunun yoğunlaşmış olmasına karşın yalnızca bugüne ait olmadığını görürüz. Siyasal iktidarların el değiştirmesi, tek başına demokratik zihniyetin ve kurumsal düzenin değişmesini maalesef sağlamamıştır. Sadece gücü ele geçiren muktedirlerle mazlumlar sık sık yer değiştirmiştir.
Anayasal güvenceler zaman zaman zayıflamış; denetim mekanizmaları etkisizleşmiş; devlet ile iktidar arasındaki sınırlar "ötekiler" aleyhine aşınmıştır.
Kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verebilirlik yerine ayrıcalıkların, kayırmacılığın, yağmaların ve rant ilişkilerinin öne çıktığı her durumda, Cumhuriyet'in eşit yurttaşlık vaadi derin yaralar almıştır.
Egemenliğin millete ait olduğu bir ülkede millet, yalnızca iktidarı belirleyen seçmen kitlesine indirgenemez.
Millet; hakkını arayabilen, yönetime katılabilen, iktidarı denetleyebilen, kamu kaynaklarında eşit faydalanan ve hukukun güvencesi altında yaşayabilen yurttaşlardan oluşur.
YARIM KALAN PROJENİN ADI: DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ
Cumhuriyet'in tarihsel kazanımlarını teslim etmek zorundayız. Ancak bu kazanımları, retorik yaparak ulaşılması gereken hedeflerin yerine koyamayız.
Cumhuriyet'i demokratik hukuk devletiyle taçlandırabildik mi? Bilimsel düşüncenin, özgür araştırmanın ve eleştirel aklın toplumsal gelişmenin temel dinamikleri hâline gelmesini sağlayabildik mi? Ekonomik kalkınmayı, üretilen zenginliğin adil paylaşımını ve bireylerin insanca yaşayabilecekleri koşulları güvence altına alacak kurumları kurabildik mi?
Bütün bu sorular, yalnızca ekonomik büyüklüklerle veya seçim sonuçlarıyla cevaplanamaz. Hukukun üstünlüğü, gelir ve fırsat eşitliği, eğitim kalitesi, bilimsel üretim, toplumsal hareketlilik ve kamu yönetiminin hesap verebilirliği gibi göstergeler üzerinden değerlendirilmelidir.
Çünkü kalkınma, yalnızca daha fazla üretmek değil; insanın yeteneklerini geliştirebildiği, emeğinin karşılığını alabildiği ve geleceğini güven içinde planlayabildiği bir toplum düzeni kurmaktır.
Böyle bir düzenin kurulması ise yalnızca iyi niyetli yöneticilere bağlı değildir. Kuralları kişilerin iradesinden bağımsızlaştıran, iktidarı denetleyen, liyakati güvence altına alan ve vatandaşın hakkını kurumsal mekanizmalarla koruyan bir devlet yapısı gerektirir.
Başka bir ifadeyle, Cumhuriyet'in tamamlanması için yalnızca yönetici kadroların değil, demokratik süreçlerin, zihniyetin, kurumların ve ortak hayatı düzenleyen kuralların da dönüşmesi gerekir.
KENDİ ASR-I SAADETİMİZİ ARAMAK YERİNE…
Tarihin hiçbir dönemini eleştiriden muaf tutmadan, kendimize şu soruyu sormalıyız: Cumhuriyet'in ilanından bugüne kadar geçen 103 yılda, hangi sorunları çözdük; hangilerini dogmatik takıntılarımızla yeni biçimlerde ve yeniden ürettik?
Geçmişi bütünüyle karalamak da geçmişin belirli dönemlerini kusursuzluk mertebesine yükseltmek de muhakemenin önündeki zihinsel engellerdir. Tarihsel gerçeklik, hamasetin veya nostaljinin değil; kanıtların, karşılaştırmaların ve eleştirel düşüncenin konusu olmalıdır.
Cumhuriyet'i sevmek, onun hakkında soru sormaktan kaçınmak değildir. Aksine, Cumhuriyet'in temel ilkelerini gerçekten benimsemek, bu ilkelerin hayata geçirilmesini engelleyen nedenleri bilimsel olarak araştırmayı gerektirir.
Bu nedenle, 29 Ekim'in coşkusunu muhasebe ve özeleştiriyle tamamlamalıyız. Cumhuriyet'i yalnızca geçmişten devralınmış bir miras olarak değil, geleceğe karşı üstlenilmiş yüksek bir sorumluluk olarak görmeliyiz.
Çünkü tarihsel bir devrimin başarısı, kuruluş yıldönümlerinde ne kadar coşkuyla kutlandığıyla değil, sonraki kuşaklara nasıl bir ülke ve nasıl bir gelecek bırakabileceğimizin düşünsel ve kurumsal kapasitesiyle ölçülür.
Cumhuriyet'in 104. yılına girerken ihtiyacımız olan şey, kurucu değerlerimizi sloganlarla tekrarlamak değil; onları hukukta, demokraside, bilimde, ekonomide ve eşit yurttaşlıkta somutlaştıracak yeni bir toplumsal irade ve mutabakattır.
Cumhuriyet'i tamamlamak; egemenliğin kaynağını ve kullanımını gerçekten millete ait kılmak, devleti bütün yurttaşların devleti hâline getirmek ve hiç kimsenin hukuk karşısında ayrıcalıklı olmadığı bir düzen kurmaktır.
Cumhuriyetimizin 104. yılı kutlu olsun!
Daha demokratik, daha özgür, daha adil ve daha müreffeh bir Türkiye'yi kurma irademiz daim olsun.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü