DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Hukukçu mu Kanun Teknisyeni mi?

Bir insanın isminin önünde avukat, savcı, hâkim, akademisyen, profesör ya da adalet bakanı yazması onu otomatik olarak hukukçu yapar mı? Sonuçta yıllarca hukuk eğitimi almış, mesleki sınavlardan geçmiş ve hukuki faaliyetlerin merkezinde yer alan kişilerden söz ediyoruz.

Bir insanın isminin önünde avukat, savcı, hâkim, akademisyen, profesör ya da adalet bakanı yazması onu otomatik olarak hukukçu yapar mı?

Sonuçta yıllarca hukuk eğitimi almış, mesleki sınavlardan geçmiş ve hukuki faaliyetlerin merkezinde yer alan kişilerden söz ediyoruz. Ancak meseleye biraz daha derinden baktığımızda, bu unvanlar ile hukukçuluk arasında önemli bir fark bulunduğunu görürüz.

Çünkü hukuk yalnızca kanun maddelerini ezberlemek, mevzuatı uygulamak veya usul kurallarını işletmek değildir. Bunlar hukukun teknik yönünü oluşturur. Hukukçuluk ise bundan daha fazlasını ifade eder.

Gerçek anlamda hukukçu olabilmek için öncelikle hukukun neden ortaya çıktığını anlamak gerekir. İnsanlık tarihinin binlerce yıllık tecrübesi içerisinde hukuk; güç sahiplerini sınırlamak, toplumsal çatışmaları yönetmek, bireyi korumak ve adalet arayışını kurumsallaştırmak amacıyla ortaya çıkmıştır.
Bugün "hukukun üstünlüğü", "masumiyet karinesi", "adil yargılanma hakkı", "kuvvetler ayrılığı" veya "temel hak ve özgürlükler" dediğimiz ilkeler tesadüfen oluşmuş kavramlar değildir. Bunlar, insanlığın uzun mücadeleler sonucunda ürettiği ortak kazanımlardır.

Bizim gibi "Din-Devlet İkiz Kardeşliği" telakkisinin etkisinde siyasal kültüre sahip olunan coğrafyalarda, hukuk sadece devletin uzantısı, siyaset ve toplumsal mühendisliğin elverişli zor kullanma aracıdır.

Bu nedenle hukukçu, yalnızca normları bilen kişi değil; hukuk ilkelerinin arkasındaki tarihsel ve sosyolojik birikimi kavrayabilen kişidir.

Nitekim hukuk tarihine baktığımızda, büyük adaletsizliklerin önemli bir bölümünün kanunsuzluklardan değil, kanunların dogmatik biçimde uygulanmasından kaynaklandığını görürüz. Bir dönemin yürürlükteki hukuk düzeni içerisinde son derece "yasal" görülen uygulamalar, sonraki kuşaklar tarafından ağır hak ihlalleri olarak değerlendirilmiştir.
Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Her yasal olan şey adil olmayabilir.

Tam da bu noktada hukukçuluğun ikinci şartı ortaya çıkar: Dogmatik düşüncelerden uzaklaşarak, rafine bireyler haline gelebilmektir.

Dogmatizm, kişinin sahip olduğu dini, felsefi, etnik ve ideolojik fikirleri mutlak hakikat olarak görmesi ve farklı bakış açılarına kapanmasıdır.
Hukukun özü ise tam tersine şüphe, sorgulama ve muhakeme üzerine kuruludur. Mahkeme salonlarında karşı tarafın dinlenmesi, delillerin tartışılması, temyiz mekanizmalarının bulunması veya farklı mahkemelerin farklı yorum ve içtihatlar geliştirebilmesi, hukukun dogmatizme karşı geliştirdiği kurumsal ve tarafsız güvenlik sistemleridir.

Toplumsal çelişkimize bakın ki, kendi mahallesine dokunan bir haksızlık karşısında hukuk arayanlar, karşı mahalleye yönelen benzer uygulamaları sıkça meşru görebilmektedir.
Oysa hukukun en temel özelliği tarafsızlığıdır.
Eğer bir ilke yalnızca bizim için geçerliyse, o artık hukuk ilkesi değil, siyasi taleptir.
Bu nedenle Türkiye'nin önündeki asıl mesele yeni kanunlar yapmak değildir.
Zaten Cumhuriyet tarihi boyunca sayısız anayasa değişikliği, reform paketi ve yasal düzenleme yapılmıştır.

Sorun norm eksikliği değil, zihniyet eksikliğidir.
Çünkü hukuk devletleri kanunlarla değil, hukuk kültürüyle ayakta kalır.

Hukuk kültürü ise ancak farklı düşünebilen, kendi doğrularını mutlaklaştırmayan, gücü değil adaleti merkeze alan insanlar tarafından üretilebilir.
Bu nedenle hukukçunun en önemli vasıflarından biri, kendi kanaatlerinden bile şüphe edebilecek kadar rasyonel ve objektif birey olabilmektir.

Toplumların hukuk sistemlerine duyduğu güvenin temelinde yalnızca normlar değil, o normları uygulayan insanların hukuka dayalı adalet duygusuna sahip olduğuna ilişkin inanç da yatar.

Hukuk uygulayıcısı, normları uygularken onların dayandığı evrensel ilkeleri göz ardı edemez.
Bu anlamda "yerli-milli hukuk" sloganları sadece lakırdıdır.

Kanaatimce gerçek hukukçuluk, teknik yeterlilik ile adalet fikri arasındaki dengeyi kurabilmektir. Sadece vicdanla hareket etmek hukuku keyfiliğe dönüştürebilir; sadece normlara bağlı kalmak ise hukuku mekanik bir bürokratik faaliyete indirger.

Bu nedenle hukukçuluk, bir meslekten önce bir zihniyet meselesidir.
İsimlerimizin önündeki unvanlar bize makamlar kazandırabilir; fakat hukukçu olabilmek için bundan daha fazlası gerekir. Hukuk tarihini anlamak, toplumsal gerçekliği okuyabilmek, evrensel hukuk ilkelerini içselleştirmek, farklı fikirlere tahammül göstermek ve en önemlisi adalet duygusunu diri tutabilmektir...

Aksi halde yargısal mekanizmaların en üst makamlarında bile bulunabiliriz; fakat yaptığımız işin adı hukukçuluk değil, yalnızca kanun teknisyenliği olur

İşte bu sebeplerle Türkiye'nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu insanlar; kanunları ezbere bilen unvan sahipleri değil, evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda adalet fikrini içselleştirmiş gerçek hukukçulardır.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
13.06.2026
Bu makale 116 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!