DEMOKRATİK DEĞİŞİM

Aman Akıl Sağlığımızı Koruyalım Yeter !

(TERÖRÜN BİTMESİ İLE MESELENİN BİTMESİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR.)

Türkiye, belki de son elli yılın en önemli eşiklerinden birinden geçiyor.

Fakat biz yine aynı şeyi yapıyoruz: Tarihî, sosyolojik, jeopolitik bir meseleyi anlamaya çalışmak yerine, birbirimizi ikna etmeye; birbirimizi ikna edemeyince de acımasızca birbirimizi mahkûm etmeye çalışıyoruz.

TBMM’ye sunulan 13 maddelik “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleştirmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” üzerinden birkaç gündür yaşanan tartışmalar bunun yeni bir örneği.

Bir taraf “ihanet” diyor.
Bir taraf “barış” diyor.
Bir taraf “taviz” diyor.
Diğer taraf “ hani hukuk ve demokrasi?” diyor.

Ne yazık ki bütün bu büyük kelimelerin arasında, çoğu zaman teklifin asırlık amacı kayboluyor.

İnsan ister istemez soruyor:
Biz gerçekten bu meseleyi çözmek mi istiyoruz, yoksa kendi mahallemizin haklılığını ispat etmek peşinde miyiz?

Bu durumda da; "Aman akıl sağlığımızı koruyalım yeter!" diyoruz.
Çünkü yaklaşık kırk yıldır on binlerce insanımızın hayatına mal olmuş bir terör sürecinin sona ermesi ihtimali bile, günlük siyasi hesap ve polemiklerin malzemesi yapılmayacak kadar büyük bir meseledir.

Ben bir hukukçu ve siyasal iktidara da muhalif bir yurttaş olarak, elbette teklifin hukuk tekniğini, normatif niteliğini, olası sonuçlarını ve sakıncalarını sorgulayabilirim ve sorguluyorum da...

Ama aynı zamanda şunu da söylemek zorundayım:
Bir yasa teklifini yalnızca hukuk metni olarak okumak da her zaman yeterli değildir.
Çünkü bazen tarih, siyaset, sosyoloji ve jeopolitik; hukukun önünde gri alan gibi duran daha geniş bir gerçeklik oluşturur.
Hukukun görevi ise bu gerçekliği meşruiyet, öngörülebilirlik, denetim ve adalet çerçevesine taşımaktır.
Dolayısıyla mesele “evetçi” veya “hayırcı” olmak kadar da basit değildir.

Asıl mesele şudur:
Türkiye bu tarihsel eşiği, Cumhuriyet'i zayıflatan bir pazarlığa mı, yoksa Cumhuriyet'i toplumsal olarak daha da tahkim eden yeni bir başlangıca mı dönüştürecektir?
İşte asıl tartışmamız gereken budur.

Şunu birbirinden ayırmayı öğrenmek zorundayız:
Terörün sona ermesi başka şeydir, terörün doğurduğu bütün sorunların çözülmesi başka şey.

Silahların susması, tarihsel, sosyolojik ve siyasal meselelerin otomatik olarak ortadan kalkması anlamına tabi ki gelmez.
Fakat silahların susması, o meselelerin silahsız, siyasetsiz olmayan ama demokratik ve hukuki yollarla tartışılabilmesinin önünü açar.

Bence bunun üzerinde yeterince düşünmüyoruz.

1984'ten beri çocuklarımızı kaybettik.
Askerlerimizi, polislerimizi, korucularımızı, kamu görevlilerimizi şehit verdik, sivillerimizi kaybettik.

Örgüt mensupları da dahil olmak üzere on binlerce insan hayatını kaybetti.
Köyler boşaldı.
Şehirler travma yaşadı.
Kuşaklar boyunca korkular, öfkeler ve önyargılar taşındı.
Şimdi bütün bunların sona ermesi ihtimali belirdiğinde, ilk refleksimiz yine birbirimize bağırmak olmamalı.

Belki ilk defa biraz durup düşünmeliyiz.
Çünkü eğer Türkiye gerçekten “terör ve şiddet siyasal mücadelenin yöntemi değildir” noktasına gelebilecekse, bunun yalnızca bugünün güvenlik politikası bakımından değil, gelecek kuşakların siyasal kültürü bakımından da olağanüstü bir anlamı vardır.

Bir çocuğa, “Senin siyasi düşünceni savunmanın yolu silah değildir” diyebilmek…
Bundan daha büyük bir toplumsal kazanım olabilir mi?

Fakat burada çok önemli bir sınır vardır.
Terörün sona ermesi uğruna hukuktan vazgeçilemez.
Toplumsal bütünleşme uğruna adalet duygusu zedelenemez.
Barış adına hukuk devleti aşındırılamaz.
Millî birlik adına farklılıklar bastırılamaz.
Demokrasi adına şiddetin meşrulaştırılmasına da izin verilemez.

Yani Türkiye'nin önündeki mesele bir “ya o ya bu” meselesi değildir.
Hem güvenlik hem özgürlük.
Hem birlik hem çoğulculuk.
Hem devlet hem hukuk.
Hem millî bütünlük hem eşit ve makbul yurttaşlık.
Bunları aynı anda gerçekleştirebilecek bir siyasal akla ihtiyacımız var.

Asıl zor olan da budur.
Tam burada “Muhakeme Ahlâkı” dediğim mesele devreye giriyor.
Bir metne karşı çıkıyorsanız, önce okuyun.
Neye karşı çıktığınızı bilin. Bir metni savunuyorsanız, önce sonuçlarını düşünün.

Neyi savunduğunuzu bilin.
Sadece “bizim mahalle” öyle söyledi diye düşünce sahibi olunmaz.
Slogan, düşüncenin yerine geçemez.
Aforoz edilme korkusu, hukukçunun muhakemesinin önüne geçemez.
Milliyetçilik, düşünmeyi bırakmak değildir.
Muhalif olmak, her şeye karşı çıkmak değildir.
Devleti savunmak, her devlet politikasını savunmak değildir.

Barışı savunmak da her hukuki düzenlemeyi doğru kabul etmek değildir.
Akıl, tam da bütün bu ayrımları yapabilme yeteneğidir.
Türkiye'nin önündeki asıl fırsat ise kanun teklifinin 13 maddesinden çok daha büyüktür.

Eğer terör gerçekten sona erecekse, şimdi Cumhuriyet'in ikinci yüzyılını yeniden düşünme zamanıdır.
Çünkü yalnızca terörsüz bir Türkiye yetmez.
Hukuku güçlü bir Türkiye gerekir.
Yalnızca silahların sustuğu bir Türkiye yetmez.
Siyasetin şiddetten tamamen arındığı bir Türkiye gerekir.
Yalnızca toplumsal çatışmanın azaldığı bir Türkiye yetmez.
Birbirinin farklılığından korkmayan bir toplum gerekir.
Yalnızca güvenlikli bir Türkiye yetmez.
Özgür, adil, üretken ve zengin bir Türkiye gerekir.
İşte “toplumsal bütünleşme”yi burada anlamlı buluyorum.

Toplumsal bütünleşme, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Tam tersine: Farklı insanların aynı hukuk düzeninde, aynı siyasal meşruiyet içinde ve birbirlerinin hayat hakkını tanıyarak yaşayabilmesidir.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında ihtiyacımız olan yeni toplumsal sözleşmenin özü de burada yatmaktadır.

O halde artık “Kim kazandı?” sorusunu biraz geriye bırakalım.
“Kim taviz verdi?”
“Kim geri adım attı?”
“Kim siyasi olarak güçlendi?” Sorularını da bir süreliğine susturalım. Bunlar siyasetin gündelik sorularıdır.

Türkiye'nin bugün daha büyük bir soruya ihtiyacı var:
“Türkiye kazandı mı?” Eğer silah susacaksa…Eğer siyasal mücadele şiddetten arınacaksa… Eğer çocuklarımız terörün değil, özgürlüğün ve refahın geleceğine doğacaksa…
Eğer farklı kimlikler birbirlerinin düşmanı olmaktan çıkacaksa…
Eğer hukuk herkesten daha güçlü olacaksa…

Eğer Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı toplumsal bütünleşme ve ekonomik refah üzerine kurulacaksa…
O zaman önümüzdeki fırsatı küçümsemeyelim.
Ama aklımızı da kimseye teslim etmeyelim.
Çünkü barış için akıl, birlik için adalet, demokrasi için muhakeme, devlet için hukuk gerekir.

Artık Türkiye'nin en büyük ihtiyacı, birbirini yenmeye çalışan siyasi kamplar değil; birlikte düşünmeyi, birlikte yaşamayı öğrenmiş bir toplumdur.

Aman akıl sağlığımızı koruyalım yeter!
Çünkü kırk yılın acısını, elli yıl daha sürecek yeni bir kör dövüşüne dönüştürmek kadar büyük bir israf olamaz.

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Yayın Tarihi
08.08.2026
Bu makale 162 kişi tarafından okunmuştur.
Bu Haber İçin Yorum Yapın
NOT: E-Mail adresiniz web sitemiz üzerinde yayınlanmayacaktır.
CAPTCHA Image
Bu makaleye ilk yorumu yazan siz olun.

Yazara Ait Diğer Makaleler

Çerez Kullanımı

Kullandığımız çerezler hakkında bilgi almak ve haklarınızı öğrenmek için Çerez Politikamıza bakabilirsiniz.

Daha Fazla

Arama Yap!