Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi, son zamanlarda YENİ TÜRKİYE RÖNESANSI tasavvurumuza ilham kaynağı olmak üzere, insanlığın en parlak zihinsel dönüşüm hikâyelerinden biri olan Rönesans ve onun ürettiği değerler üzerine yoğun biçimde düşünüyor ve çalışıyorum. Bu merak ve tasavvurun temelinde ise, bir zamanlar özgürleştirici bir atılım olarak ortaya çıkan bu değerler sisteminin, bugün giderek bireysel “sahip olma” tutkusu ve bölgesel/küresel hegemonyayı sürdürmenin ideolojik araçlarına dönüşmesini şaşkınlıkla gözlemlemem yatıyor.
Rönesans, bir bakıma insan uygarlığının değerler hiyerarşisinde köklü bir yer değişiminin adıdır.
Dünyayı algılama ve anlamlandırmada yegâne öznenin kutsal olduğu, sorgulanamaz kabullerin hâkim bulunduğu bir dünyadan; insanın, aklın ve sorgulamanın merkeze yerleştiği bir düşünüş biçimine geçiştir.
Bu dönüşüm yalnızca bilgi üretiminde değil, siyasal meşruiyet anlayışında da köklü bir kırılma yaratmıştır. Güce ve kutsala dayalı iktidar anlayışı, yerini giderek insanın rızasına, toplumsal sözleşmeye ve dünyevi meşruiyet üretimine bırakmaya başlamıştır.
Aydınlanma ise bu zihinsel dönüşümün olgunlaşma sürecidir. Anlam arayışımızın kutsaldan insana, dogmadan rasyonaliteye, inançtan bilimsel olguya doğru yöneldiği tarihsel bir eşiktir.
Bu süreçte insan, akıl ve özgür irade değerler hiyerarşisinin tepesine yerleşmiştir. Hukuk, demokrasi, birey hakları ve evrensel ilkeler bu yeni zihniyetin kurumsal ifadeleri olarak ortaya çıkmıştır.
Ancak bugün yeni ve zorlayıcı bir soruyla karşı karşıyayız:
Eğer Aydınlanma’nın tepesine yerleştirdiğimiz insan, rasyonalite ve sosyal rızaya dayalı meşruiyet anlayışı yeni tehditlerle karşı karşıya ise ne yapacağız?
Daha da çarpıcı olan şudur: Rönesans ve Aydınlanma’nın ürettiği özgürleştirici değerler, zamanla yeni hegemonyaların ideolojik aygıtlarına dönüşmeye başlamıştır.
Evrensellik söylemi güç politikalarının aracı haline gelebilmekte, insan hakları dili jeopolitik rekabetin enstrümanı olarak kullanılabilmekte, demokrasi kavramı bile zaman zaman haksız müdahalelerin ve tahakkümün meşruiyet zeminine dönüştürülebilmektedir.
Bu durum, modern dünyanın ahlaki ve siyasi mimarisinde bir aşınma yaratmaktadır.
İnsani değerler, rasyonalite, hukuk ve demokrasi üzerine inşa edilmiş olduğu varsayılan dünya düzeni, giderek masumiyetini ve evrensel meşruiyet iddiasını kaybetmektedir.
Bu noktada asıl can alıcı soru şudur:
İnsan denilen varlığın “sahip olma” tutkusu ve hegemonya arayışı tarafından araçsallaştırılmış bu değerler sisteminin yerine yeni dönemde ne koyacağız?
Düşünüş biçimimizi hangi yöne dönüştüreceğiz?
Yeni zihinsel devrimimizin merkezine hangi özneyi yerleştireceğiz?
Belki de artık paradigma değişimin zorunlu sonucu olarak yeni bir Rönesans’a ihtiyacımız var.
Ancak bu kez merkezde yalnızca kutsalın yerine geçirdiğimiz “insan” değil; nörobilimin verileriyle daha iyi tanıdığımız insanın sınırlarını, gücünü denetleyen, ahlaki bir sorumluluk ve ortak yaşamın değerlerini önceleyen bir bilinç ve zihin dönüşümü yer almalıdır.
Akıl ile erdemin, özgürlük ile sorumluluğun, bilim ile etik duyarlılığın dengelendiği yeni bir değerler, ilkeler ve kurumlar sistemi…
Yeni Rönesans’ın öznesi; yalnızca bilen insan değil, kendini sınırlayabilen erdemli insan olmalıdır.
Yalnızca üreten insan değil, ürettiklerinin sonuçlarını da üstlenen insan…
Yalnızca güç arayan insan değil, adalet arayan insan…
Çünkü insanlığı ileri taşıyacak bir sonraki zihinsel sıçrama, muhtemelen sadece aklın kutsanmasından değil; aklın ahlakla, hukukla iç denetime tabi tutulması, erdemle kontrol edilmesiyle doğacaktır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü